16 Haziran 2010 Çarşamba

Kaos ve Mitoloji (6): Şans Tanrıları ve Bir Garip Çekici Olarak Aşk - Barış Safran


(İndigo Dergisi'nden)

Geçen yazıda bahsettiğimiz pekiştirici ve dengeleyici geribesleme süreçleri, Ovidius’un aktardığı Narcissos’un hikâyesinde olduğu gibi, kaostan yeni bir düzenin oluşması esnasında son derece önemli bir rol oynar. Narcissos, göl kenarında suda gördüğü kendi yansımasına aşık olur ve bir türbülans yaşar. Kaos teorisinde önemli bir yeri olan türbülans kavramı, kısaca ve kabaca ifade edersek, belirli türden kaotik süreçleri anlatmak için kullanılan bir kavramdır. Önemli kaos teorisyenlerinden Ruelle ve Takens, türbülansın oluşumunu açıklamak için “garip çekici” kavramını ileri sürmüşlerdir. Bir sistemin zaman içerisindeki evriminin içerdiği ölçülemeyen küçük mikro değişimlerin orantısız ölçüde sonuçlarının olabileceği ve çekici ve itici kuvvetlerin zaman içinde beklenmedik ve öngörülemeyen denge durumlarının ortaya çıkışına sebep olduğu şeklindeki genel kavramları anlamak için doğrusal olmayan diferansiyel denklemlerine ya da fraktalların matematiksel detaylarına girmemize gerek yoktur. Bir at nalının tek çivisinin eksik olmasının nasıl bir savaşın kaybedilmesine ve tarihin akışının değişmesine sebep olduğunu anlatan şiir tasvir edebilir.

Kuantum kuramında Kuvvetler Dengesi adlı yaklaşıma göre evrende tüm kuvvetler aslında dört tane temel kuvvete; hatta konuyu biraz daha basitleştirecek olursak “bir merkezi noktadan yayılmayı sağlayan itici kuvvet” ve “bir merkezi noktaya doğru toplanmayı sağlayan çekici kuvvet”, olmak üzere iki tane temel kuvvete indirgenebilirler. Tüm evren olaylarını, canlı-cansız ayırımı yapmadan doğada gördüğümüz her varlık ve olguyu da kapsayan fiziki veya sosyal olayları, bu iki kuvvetin dengesi veya dengesizliği olarak açıklamak mümkündür. Doğadaki her oluşumu bu perspektiften açıklamak mümkündür. Bir canlı hücrenin merkezinde hücre çekirdeği ve etrafında protein (protoplazma) maddesi ve en dışta koruyucu hücre zarı vardır. Bu yapı, atom gibi, merkezi bir nokta etrafında dengeli bir yapının varlığını korumasına dayalı itici ve çekici kuvvetlerin etkisi altındadır. İtici kuvvetler hücreyi büyütürken, çekici kuvvetler hücreye besin girmesini sağlarlar. İki kuvvet sanki bir arada varmış gibi görünür ama aslında ard-ardadırlar. Bir ağaç meyvesi da aynı şekilde bir yandan büyürken diğer yandan beslenir. Belli bir büyüklüğe varınca büyümesi durur ve olgunluğa ulaşınca dalından düşer. Yani kuvvetlerden bir tanesi etkisini kaybettiği anda sistemin dengesi de değişir ve yeni bir durum oluşur.

Bu olguları daha iyi anlayabilmek için kaos kuramını ve fraktal yapıları incelemek gerekir. Fraktal yapılarda basit bir denklemin sürekli kendi üstüne dönüşümü ile karmaşa elde edilir. Çekici ve itici merkez bu basit denklem olmaktadır ki bu merkeze de strange attractor (garip çekici) adı verilmiştir. Bu noktada Narcissos’un dengesini yitirmesine sebep olan aşk, bir garip çekici olarak yorumlanabilir. Narcissos kendine aşık olduğu için gölün başında sudaki yansıması karşısında gözlerini alamamış, hareketsiz kalmıştır. Pekiştirici geribesleme nedeniyle kendini izledikçe daha çok âşık olmuş, aşık oldukça da yansımasına daha çok bağlanmıştır. Böylece sistemin normal işleyişinin gerektirdiği yeme-içme gibi faaliyetlerden uzaklaşmış; entropi yasası gereği ve türbülans süreci sonunda canından olmuştur. Ancak kaostan yeni bir düzen oluşmuş, sistem gölün üzerinde bir başka biçimde, nergis çiçekleri olarak kendini açığa vurmuştur.

Yine geçen yazımızın sonlarında bahsettiğimiz Yunan mucizesi kavramı, kaos kavramı ve felsefenin doğumuyla birlikte düşünüldüğünde, üzerinde konuşulmaya değer bir önem arz etmektedir. Kaos ve Mitoloji başlıklı yazı dizimizin ilk yazısından beri okuduğunuz üzere, şimdiye dek bahsettiğimiz hep Yunan mitolojisi olmuştur. Bunun çok çeşitli sebepleri var elbette. Her şeyden önce, bugün kullandığımız haliyle kaos (Khaos) kelimesi, günümüzdeki kullanımından farklı bir biçimde (tanrısal bir güç olarak) da olsa, ilk kez Hesiodos, Ovidius gibi Yunan şairlerinin mitopoetik metinlerinde görülmüştür. Ayrıca yine bugün bildiğimiz anlamda bilim ve felsefenin doğumu da pek çok yazar tarafından ve pek çok kaynakta Yunanlılarla ilişkilendirilmekte, bir Yunan mucizesinden söz edilmektedir. Aslında Yunanlılardan önce Mısır ve Mezopotamyalılar ciddi bir bilimsel faaliyet içinde olmuşlar, Çin ve Hindistan’da da önemi asla azımsanamayacak bir felsefi düşünce geleneği yaratılmıştır.

Bu gerçeği akıldan çıkarmasak da, genelde, Yunanlıların, her ne kadar Doğu düşüncesi ve biliminden yararlanmış olsalar da, genelleme ve teoriye yükselmiş, bilgiyi pratik bir kaygı içinde olmadan, bizatihi kendisi için istemiş olmalarından ötürü, rasyonel düşüncenin başlatıcısı oldukları kabul edilir. Bilim ve felsefe dışında doğu ve batı mitolojileri arasında da benzer paralellikleri saptamak mümkündür. Sözgelimi geçen yazıda kaos teorisi perspektifinde ele aldığımız şans kavramı,Yunan mitolojisinde Tike adındaki şans tanrıçası ile eğretilenirken, Hindu inanışında Lakşmi ve Anuradha, Şinto dininde Yedi Şanslı Tanrı gibi kavramlarla karşılanır.

Tike, (Yunanca Τύχη (tihi), talih) Yunan mitolojisi'de bir kentin talihini ve genel olarak refahını ve kaderini belirleyen tanrıçanın adıdır. Çıkışı ile ilgili olarak, Hermes ve Afrodit'in kızı olmasının yanı sıra başka kaynaklara göre, Zeus Eleutherios'un çocuğu ve (Hesiodos'un Theogonia'sında) Okeanos adlı titanın kızı olarak da anılmaktadır. Moiralar, Yunan mitolojisinde kader Tanrıçalarıdır ve Moira'larin en güçlüsüdür Tyche. Hellence talih, kader, moira gibi, Tyche de ölümlülere her şeyi doğumlarıyla beraber verir ve umulmayan başarı tanrıçasıdır. Ege bölgesinde Helenistik çağda yer alan kentlerin madeni paralarında görüntüsüne sıkça rastlanır . Tykhe kimi zaman kör ya da gözleri bağlı, riskin sembolü olarak tasvir edilir. Kimi zaman da bir bereket boynuzu ya da bir gemi dümeni tutmuş olarak gösterilir. Genellikle kanatlı olarak düşünülmüştür. Lakşmi (Sanskritçe: लक्ष्मी lakṣmī) Hindu inanışında tanrı Vişnu'nun karısıdır. Bolluk, iyi şans ve güzellik tanrıçasıdır. Yine Anuradha, Hinduizm'de iyi şans tanrıçasıdır. Dakşa'nın kızı, Chandra'nın karısıdır. Ayrıca Bharani'nin kız kardeşidir. Talihin Yedi Şanslı Tanrısı (七福神, Shichi Fukujin?), ya da Yedi Şanslı Tanrı, Şinto dininde iyi talihin yedi tanrısıdır, Japon mitolojisinde ve folklorunda da. Oymalara ve diğer temsillere sık sık konu olurlar. Geleneksel olarak, hepsi ayrı konularla ilgilidir: Ebisu veya Hiruko (蛭子), ya da Kotoshiro-nushi-no-kami (事代主神): balıkçıların ya da tüccarların tanrısıdır. Genellikle bir morina balığı ya da levrek taşırken gösterilir. Aynı zamanda sağlık ve küçük çocukların koruyucusudur. Yedi Şanslı Tanrı'dan (七福神, Shichifukujin) da biri olan Hiru-Ko, bu yedi tanrı içinde Japon kökenli olan tek tanrıdır. İzanagi ile İzanami'nin oğlu olan Hiru-Ko sakat doğmuştur. Daikokuten (Daikoku): Servet ve ticaret tanrısıdır. Zenginlik tanrısı ve çiftçilerin koruyucusudur. Genellikle iri yarı, esmer betimlenir ve sağ elinde dilekleri gerçekleştirdiğine inanılan asası, sırtında içi kıymetli eşyalarla dolu çantası olur ve pirinç çuvalının üstünde oturur şekilde betimlenir. Genellikle Daikokuten ile Budacılık yoluyla Japonya' ya gelen "Sekiz Korkunçlar"dan biri olan Hint tanrısı Mahakala arasında bağ kurulur. Bishamonten: Savaşçıların tanrısıdır. Benzaiten (Benten-sama): Bilginlik, sanat ve güzelliğin tanrıçasıdır. Fukurokuju: Mutluluk, sağlık ve uzun ömür tanrısıdır. Ömür uzunluğunu ve bilgeliği simgeler. Fukurokuju' nun bir zamanlar Taocu bir bilge olarak yeryüzünde yaşadığına inanılır. Genellikle uzun kafalı, saçsız bir ihtiyar olarak tasvir edilir ve genellikle yanında uzun ömürlülüğü simgeleyen geyik, kaplumbağa veya turna bulunur. Hotei: Bereket ve iyi sağlığın şişman tanrısıdır. Juroujin (Gama), ise uzun ömür tanrısıdır. Jengu (çoğulu: Miengu), Kamerun'un Sawa etnik gruplarındaki özellikle Duala, Bakweri ve Sawa insanları tarafından yoğun biçimde inanılan deniz ruh ve tanrılarıdır. Bakweri insanları arasında, Jengu adı Liengu (çoğulu: Maengu) olarak da geçer. Miengu inancı, Mami Watalarla yoğun benzerlikler gösterir biçimde betimlenmiş olsa da, aslında tüm Jengu inançları birbirine benzerdir denebilir. Deniz kızlarının farklı bir türü olduklarına da inanıldığı görülmüştür.

Tike’nin Roma mitolojisindeki karşılığı Fortuna’dır. Eski Romalılar ilk önce Predeist bir çağ yaşamışlar. Bu çağda Romalılar hiç bir Tanrıya tapmamışlar. Buna rağmen iyilik ve kötülük anlayışına sahiplermiş ve büyü ile uğraşırlarmış. Zamanla inançlarında ölümsüzler Lar'lar ile Penat'lar ortaya çıkmıştır. Her Roma ailesinin bir Lar'ı, birkaç tane de Penat'ı vardı; bu Tanrılar, yalnız o ailenin olur, kendilerine tapınaklarda tapılınamazdı. Bütün şehri koruyan Larlar ile Penatlar da bulunurdu ayrıca.

Artan savaşlar, ulusların kaynaşması ile birlikte Tanrı inancı Roma'ya da gelmiş. Böylece Yunanların Olimpos Tanrılarını Romalılar da kabul etmiş, yalnız adlarını değiştirmişler. Fortuna, Roma mitolojisinde şansın cismani hali, tanrıçasıdır. Yunan mitolojisindeki Tyche'ye denktir. Fortuna her zaman olumlu değildir: bazen şüphelidir (Fortuna Dubia); değişen şans olabilir (Fortuna Brevis) veya mutlak şeytani şans (Fortuna Mala) olabilir. Fortuna genel olarak, kaderin tanrıçası olarak da bilinir. Hayattaki farklı yönlere göre bu tip farklı isimler altında Roma İmparatorluğunun her yanında tapılırdı, adına birçok tapınak bulunurdu. Ayrıca Abundantia, Roma mitolojisinde fazla etkin olmayan bolluk, başarı ve şans Tanrıçasıdır. Fatum, Talih Tanrısıyken, Fors ise Tesadüf Tanrısıdır.

Yıldırım’a göre, Mısır ve Mezopotamya’da bilimin olgu toplama, pratik ilgi ve ihtiyaçlara cevap arama aşamasının ötesinde teorik nitelikteki sorulara yönelemediği; Çin ve Hindistan’daki felsefenin mitolojik ve dini açıklamayla iç içe geçmiş olduğu yerde, Yunanlı pratik kaygılardan uzak bir biçimde, anlamak ve merakını gidermek için bilim yapmış, felsefeyi dini ya da mitolojik açıklamadan bağımsız bir açıklama tarzı olarak öne sürmüştür. Başka bir deyişle, Çin ve Hint düşüncesi, çoğunlukla dini düşünceyle karışmış olup zaman zaman da pratik bir nitelik arz etmekteydi. Oysa Yunan da felsefe, dini ya da mitolojik düşünceden kopuşun sonucunda, doğal olayların doğaüstü nedenlerle değil de, doğal nedenlerle açıklanması gerektiği inancıyla, insan aklına dayanan bağımsız bir faaliyet olarak başlamıştır. Yine Çin, Hint, Mısır ve Mezopotamya’daki bilimsel ve felsefi düşüncenin pratik bir yönelimi olduğu yerde, Yunanlı doğaya çıkar gözetmeksizin, bilmek amacıyla bilmek için yönelmiş, tek tek örnek ve olgularda kalmayıp, genel olana ve teoriye yükselmiştir.

Sayılı’ya göre, Yunan felsefesi ve rasyonel düşüncesi seviyesine erişilmesi için dini ve mitolojik dünya görüşünün hakimiyet ve otoritesinden sıyrılmak zaruri idi. Yahut da karşılıklı olarak bu felsefi ve ilmi zihniyetin ışığı altındaki eski geleneklerin olduğu gibi kalması, tenkitçi düşüncenin sarih etkileri altında önemli istihalelere uğramaması imkansızdı. Nitekim, durum gerçekten böyle olmuştur. Mitostan logosa, geleneğe bağlılıktan aklın egemenliğine geçilmesi, eleştirici bir zihniyetin doğası ve olumlu etkisi sayesinde mümkün olmuş, her iki olay birbiriyle yakın münasebetli olarak yer almış ve yürümüştür. Ayrıca, Yunan dünyasında ve tarihinde böyle bir eleştirici zihniyetin doğması için de çeşitli elverişli şartların meydana gelmiş olduğu iddia edilebilir. Yazımız, bir dahaki sayıda, bu eleştirici hür düşüncenin ne kadar yaygın, etkili olduğu ve bunun doğmasına elverişli şartların neler olmuş olabileceği üzerinden, ilk filozof kabul edilen Thales’in görüşleri ve mitolojideki kaos kavramıyla paralellikleriyle devam edecektir.

KAYNAKLAR
Ahmet Cevizci, İlkçağ Felsefesi Tarihi, Asa Kitabevi, Bursa, 2001.
Aydın Sayılı, Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1966.
Cemal Yıldırım, Bilim Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1983.
Christopher Hodgkinson, Yönetim Felsefesi: Örgütsel Yaşamda Değerler ve Motivasyon (Çeviri Editörleri: İbrahim Anıl – Binali Doğan), Beta, İstanbul, 2008.
Wikipedia ve Ekşisözlük’teki ilgili maddeler ve çeşitli internet kaynakları.

Kaos ve Mitoloji (5): Geribildirim, Şans ve Kaos - Barış Safran


(İndigo Dergisi'nden)

İlk yazımızda kaos kavramı ve felsefenin doğumu arasındaki paralellikten, ikinci yazımızda kaos kavramının ilk kullanıldığı mitolojik metinler ve şiirlerden, üçüncü yazımızda ünlü şair Ovidius’un kaotik yaşamından ve dördüncü yazımızda ise Narsist’in Dönüşümü öyküsünden bahsetmiştik. Kaos ve Mitoloji başlıklı yazı dizimizin bu bölümünde ise şans faktörü ve geri-besleme süreçlerinin kaos teorisindeki yerine, mitoloji penceresinden bakmaya çalışacağız.

İlk mitolojik metinlerin edebi biçimi de olan şiir, yalnızca çekici yüzeysel anlatımları içeren, belli ölçülere dayalı yaratı değildir, özünde insanı kapsayan bir etkinlik bulunmalıdır, onun kalıcılığı buradadır. Bu durumu birkaç kez yineledik, daha da yineleriz, bıkmayız, bu da sorunun öneminden geliyor. Ülkemizde şiir bir eğlence, gönül okşama, duyguları yayma aracı sayılır kimilerince, düşünsel içerikle donatılması önemsenmez. Çok sevdiğim, bugün hayatta olmayan ünlü bir romancımızla konuşurken bana: “Versinler, sağlasınlar bana istediğim olanakları, oturup esenlikle romanımı yazayım, al sana bir Tolstoy” demişti. Bu sevimli yazarımız, yetişme ortamını, bilgisel geleneği, düşünsel birikimleri, yazarı besleyecek kaynakların özgünlüğünü, verimliliği hep göz ardı ediyordu. Oysa çağımızda, yeryüzünün en ileri ülkesinde bile, kimsenin Tolstoy olabilecek gücü yoktur. Durum şiir için de böyledir, kimse Ovidius olamaz. Kendi yetenekleriyle nereye götürebilirse oraya değin gidebilir. Benzer şekilde, “Ruh Üstüne” (1758) adlı yapıtı Sorbonne Üniversitesi’nce lanetlenmiş ve cellatlarca yakılma onuruna sahip Helvetius’a (1715-1771) göre de “her bireyde onun yetenekleri ve erdemleri, kendisine sağlanan eğitimin bir sonucudur”. Ona göre deha şans eseridir. Eğer Shakespeare hırsızlık yaparken yakalanmasaydı yün tüccarı olacaktı. Konu açılmışken Darwin’in “Tesadüf hayatın yaratıcısıdır” sözünü hatırlamadan olmaz. O Darwin ki Karl Marks “Das Kapital”i kendisine ithaf etmiştir. Benzer şekilde Emerson da: “Hayat olsa olsa küçük ve riskli bir müessesedir. Fakat insanoğlunun hayatın istikrarsızlığı ve rasgeleliliğine karşı kendine korumaya yönelik cılız çabaları nafile görünüyor. Çıkarılabilecek en iyi ders onu şansa bırakmaktır.”, der. Yazar Luke Rhinehart da kült klasik “Zar Adam” romanının devamı niteliğinde olan “Zar Adamın Peşinde” de yarattığı Luke karakterinin günlüğünden alıntıladığı bölümlerden birinde şans konusuyla ilgili olarak şunları belirtir:
“İlk başta Şans vardı. Şans Tanrı'yla birlikteydi ve Şans Tanrı'ydı:
Bizler ve 20. yy.lın aydın bilim adamları bu kadarından eminiz. Eski zamanda fizik bilimi iradeyi kabul ederken, şimdilerde şansı kabul etmiştir. Eskisi herşeyin bir nedeni olduğunu ve mutlak nedensel bağlantıları kabul ederken, yenisi mutlak rastlantısallığı kabul etmiştir. Eskiler daha derinleri irdeledikçe nedenleri, modern fizikçi ise derinleri irdeledikçe daima şansı bulmuştur.
The New York Times gazetesi, Nobel ödüllü bir biyoloğa sormuş, "Tanrı evreni yaratırken zar mı atıyormuş?"
Cevap, "Evet" olmuş.”

Şiirde yetenek, doğanın verdiklerine geleneksel bilgi birikimlerinin eklenmesiyle gelişir; bunun ötesine geçmek, yeni bir çığır açmak kişisel çabaların geliştirici gücüne bağlıdır. Ozan, kuşların yuva kuruşu gibi, değişmeyen ölçekler, yaşamsal devinimler içinde kalırsa bir su çevrintisi olmaktan öteye geçemez. Ne güzeldir büyük su çevrintileri, döner bir odak çevresinde, köpükler saçar, yuvarlaklar çizer, suyun düşüş hızı çoğaldıkça değişir seslerinin yankısı. Bu noktada Gleick, bir bilim adamı ve bir şairin bu manzara karşısında benzer şekilde etkilendiğini ancak farklı noktalara ulaştıklarını ifade eder. Biri şiir yazacak, diğeriyse teori üretecektir. Bir çağlayanın dibinde kaynayan suda yan yana yüzen iki köpüğe bakın. Çağlayanın tepesindeyken aralarındaki mesafe ne kadardı, tahmin edebilir misiniz? Hayır. Geleneksel olarak fizikçiler, ne zaman karmaşık bir sonuçla karşılaşsalar karmaşık bir neden aramışlardır. Kaos üzerine yapılan modern çalışmalar,1960'larda, oldukça basit matematiksel denklemlerin, her bir parçası çağlayan kadar güçlü sistem modelleri oluşturabileceğinin anlaşılmasıyla başlar. Sisteme giren verilerdeki en ufak değişiklikler, çıkışta büyük değişimlere yol açabilmektedir. Bu durum, örneğin atmosferde 'kelebek etkisi' diye bilinen bir olayla, biraz da şaka yollu, örneklenebilir: Bugün Pekin'de uçmakta olan bir kelebeğin dalgalandırdığı hava yarın New York'ta fırtınaya dönüşebilir. Kaos kâşifleri dönüp de geriye baktıklarında, geçmişten bugüne uzanan ve bugünkü çalışmalarını etkileyen izlerle karşılaşmaktadırlar. Benzer şekilde, Anadolu’da çağlayanları gören; yüksekten dökülen, tabana düşerken köpüren suların ezgilerini duyan, tadına varan kişide binlerce yılın ötesine giden bilgi birikimi varsa, kırsal kesim insanlarının düşünsel evrenini anlamak için Karacaoğlan’dan yola çıkarak Ovidius’a ulaşması pek yorucu olmaz. Bu yaklaştırmam, bazılarınıza ters gelebilir, birçok yazımda olduğu gibi. Onlara söyleyecek bir sözüm var: siz, ülkemizde; yazın alanında uzman, yetkili geçinen kişiler olarak, Anadolu’da üretilen şiirin kaynaklarına ilişkin bir çalışma bilir misiniz? Siz, bundan 90 yıl önce (1920’den biraz geride), ortaya konan kaynaklar dışında bir birikim alanı gördünüz mü? Siz, Anadolu’da, 1071 öncelerine giden, binlerce yıl eskiye varan bir uygarlığın adını duydunuz mu? Dahası var:

Olmadı tenhaca bir işaret çemende yar ile
Üstüme göz dikti nergisler nigehban oldu hep

diyen Osmanlı ozanı Nedim’in (öl. 1730) dizelerinde geçen “nergis”in geçen yazıda incelediğimiz Ovidius’un şiirinde önemli, duygulu bir bölüm olan “Narcissos”la bağlantısını bilir misiniz? İşte bütün sorun burada.

Bu açıklamayı biraz katı bulan okuyucular çıkabilir, özellikle doksan beş yılın ötesindeki sözde “bilginler”in yapıtlarına dayanarak söz kalabalıklarından yararlanmaya kalkışabilir. Bu da, saygıdeğer, eğlenceli bir girişimdir. Başkalarını eğlendirmek, güldürmek de bir beceri ister. Çağını, çağının binlerce yıl gerilerine giderek anlamak, anlatmak kolay değildir. Çağının içinde, kış uykusuna yatan yılan gibi yaşamak, alanlarda sarıkla dolaşmayı bir üstünlük sayan yozlaşmış başların üstünlük sağlama eylemidir. Sarık, boyasına ne olursa olsun, içinin boşluğunu gizlemek için ufalmış bir başı, olduğundan daha büyük göstermeye yarar. Uygarlık tarihinde, başın çevresine dolanan sarığın içinden verimli bir ürünün çıktığını gösteren bir kanıt bilinmiyor. Ovidius’un, şiirlerinde işlenen konuların çoğunu, bizim ozanlarımızın düzenlemeleri gerekirdi. Bizim ozanlarımız, Anadolu ilkçağını yeterince bilseler, tanıma gereği duysalar, geçmişe kaynakları öğrenme bilinciyle yönelseler bambaşka bir yazın ortamında olurduk, şiirimiz besleyici bir toprağa ekilirdi. Bizim, üzerinde yaşadığımız Anadolu toprağının ilk verimli kaynaklarına gitmekten duyduğumuz korkuyu açıklamak başka bir yazının konusudur. Ancak Ovidius’un anlattığı Narcissos’un Dönüşümü hikâyesi, tam da kaotik süreçlerle alakalıdır.

Dinamik karmaşıklık problemlerinde iki ayrı tip geri besleme süreci vardır: Pekiştirici ve dengeleyici. Dengeleyici (veya istikrar yaratıcı) geri besleme ortada amaca yönelik bir davranış olduğunda işlev yapar. Eğer amaç hareket etmemekse dengeleyici geri besleme bir arabadaki frenlerin çalıştığı türden işlev yapacaktır. Eğer amaç saatte 100 km. süratle gitmekse dengeleyici geri besleme 100 km yapacak şekilde gaz pedalına basmanıza yol açacaktır ama daha hızlı değil. Amaç belirgin bir hedef olabilir, bir firmanın istenilen bir pazar payına ulaşmaya çalışması gibi. Ya da örtük bir hedef olabilir, reddetsek bile yine de bağlı kaldığımız bir kötü alışkanlık gibi.

Dengeleyici geri beslemenin denetiminden kurtulmuş minik ve çoğu kez tesadüfî bir değişme, bir kez başlayınca, kendini kuvvetlendirerek büyür. Sapma veya kararsızlık, daha fazla sapmaya, kararsızlığa veya yeni bir oluşuma meydan verecek şekilde, artar, gelişir veya pekişir. Benzer şekilde evrim de sapmaların yükselme ortamının bulunması şartıyla ve sapmalar sayesinde olanaklıdır. İşte bunu sağlayan, pekiştirici geri beslemedir. Pekiştirici geri besleme, minik sapmaları veya hataları her çevrimde daha da büyülterek pekiştirir. Sapmaları olumladığı için buna aynı zamanda olumlayıcı geri besleme denir.

Dawkins de evrim teorisiyle ilgili olarak evrimi yönlendiren süreçler olarak geri-besleme ve sistem ilkörneklerini son derece başarılı bir biçimde ortaya koyar. Pekiştirici (olumlayıcı) geri beslemenin evrim sürecinde devreye girmesiyle tavus kuşunun kuyruğu örneğinde olduğu gibi yarattığı inanılmaz sonuçlar, Kör Saatçi’de ayrıntılı olarak incelenebilir. Sözgelimi dişi kuşların uzun kuyruklu erkekleri seçme geniyle uzun kuyruk genini bir arada taşımalarıyla oluşan düz geri besleme ve patlamalı yapı ya da dişi tercihiyle kullanım kolaylığının çakıştığı ters geri besleme ve dengeleyici yapı aynı konuya farklı bir disiplin açısından yaklaşmaktadır.

Pekiştirici geri besleme süreçleri büyümenin motorudur. Ne zaman işlerin büyümekte olduğu bir durumdaysanız, pekiştirici geri beslemenin rolü olduğuna emin olabilirsiniz. Pekiştirici geri besleme ivme kazanan bir düşüşe de yol açabilir. Bu tür düşme düzeninde damlalar gittikçe daha büyük damlalar haline gelirler, örneğin mali bir panik olduğunda, banka aktiflerindeki azalma gibi. Burada olay sapmanın daha da kuvvetlendirilmesi yönündedir. Doğrusal olmayan sistemlerde, böyle bir geri besleme, başlangıçtaki ufak farklılıkları sürekli ve değişik yönlerde büyüterek sistemi tamamen farklı sonuçlara ulaştırır. Çünkü lineer olmayan bir sistem eğri ile temsil edilir. Bu yüzden kaos, sadece doğrusal olmayan sistemlerde görülür.

Şiiri, özellikle ilkçağdan kalanları, okuyup değerlendirirken çok ölçülü davranmak, onu üretildiği ortamın uygarlık aşamasına göre anlamak gerekir. Avrupa felsefe tarihçileri arasında, felsefenin başlangıç sorunlarını araştırırken, Homeros’un, Hesiodos’un dizelerine başvuranların, onlardan birtakım felsefe düşünceleri çıkarmaya çalışanların, bir başka deyişle bizim de ilk yazıda yaptığımız gibi felsefenin doğumuyla mitolojiyi ilişkilendirenlerin sayısı az değildir. Sözgelimi, Walther Kranz, Antik Felsefe adlı yapıtına Homeros ile Hesiodos’tan seçtiği dizelerle başlar, bu ilkçağ filozoflarında felsefeye öncülük eden sorunların bulunduğunu örneklerle açıklar. Hakiki anlamda veya modern çağa özgü bildik anlamı içinde felsefe, M.Ö. 6. yüzyılda bugünkü Batı Anadolu kıyılarında, İyonya’da başlamıştır. Başka bir deyişle, rasyonel düşünce bugünden tam yirmi altı yüzyıl önce Yunan’da zuhur etmiştir. Ama, felsefenin ya da rasyonel düşüncenin Antik Yunan’da doğuşu, izahı imkansız bir olay veya sadece bir ulus, hatta bir ırkın üstün bir takım özellikleriyle açıklanabilecek bir mucize değildir:

Yunanlıların ilimde, felsefede, edebiyatta ve güzel sanatlarda kaydettikleri büyük başarıyı ifade etmek için “Yunan mucizesi” tabiri kullanılmıştır. Bu söz, bu Yunan başarılarının izahının imkansız olduğunu ifade etmektedir. Yunan mucizesi sözü, gerek bilimde bu başarıları hazırlamış ve mümkün kılmış olan Yunan zihniyet ve entelektüel ortamının bu önemli başarıyı anlaşılabilir duruma sokması ve gerekse Yunanlıların kendilerinden daha eski medeniyetlere çok şeyler borçlu olmaları bakımından mübalağalı ve hatalı bir zihniyeti temsil eder. Her iki bakımdan da Yunanlıların bilimdeki hamlelerini tarihi devamlılık anlayışı içinde açıklamanın mümkün olduğunu söylemek tamamen yerinde olur. Tarihi olayların kesin izahını vermenin genellikle güç olduğu tezi savunulabilir. Fakat burada, yani Yunan biliminin doğuşu ve gelişmesinde, istisnai bir durumla karşılaşıldığı şeklinde bir iddia öne sürülmesi makul ve isabetli değildir. Bu bağlamda, yazı dizimizin sonraki bölümlerinde, hem Yunan felsefesinin başlangıcında evrenin oluşumunu açıklamak için ilk filozofların kaos kavramından ve mitolojiden beslendikleri kaynakları araştıracağız, hem de kaos kavramı çerçevesinde Yunan mitolojisinin kendisinden önceki uygarlıkların mitolojilerinden etkilendikleri noktaların izini süreceğiz.

KAYNAKLAR
Ahmet Cevizci, İlkçağ Felsefesi Tarihi, Asa Kitabevi, Bursa, 2001.
Aydın Sayılı, Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1966.
Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi Cilt 3 (Çev: Muammer Sencer), Say Yayınları, İstanbul, 2002.
James Gleick Kaos (Çev: Fikret Üçkan), TUBITAK, Ankara, 1997.
Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, 8.Basım, İstanbul, 1996.
Publius Ovidius Naso, Dönüşümler (Çev: İ.Z.Eyüboğlu), Payel Yayınevi, İstanbul, 1994.
Walther Kranz, Antik Felsefe, Sosyal Yayınları, 1994.
Wikipedia ve Ekşisözlük’teki ilgili maddeler ve çeşitli internet kaynakları.