18 Mart 2010 Perşembe

Kaos ve Mitoloji (4): Narcissus’un Dönüşümü - Barış Safran

İndigo Dergisinden (http://www.indigodergisi.com/) Mart 2010


Kaos ve Mitoloji yazı dizimizin ilk yazısında kaos kavramının ilk göründüğü yerler olarak mitolojik metinlerden ve sonra ikincide de şiirin biçimsel anlamda kaos kavramını açıklamakta en uygun türlerden biri olduğundan bahsetmiştik. Üçüncü yazıdaki konumuz, Ovidius’un kaotik yaşamı ve kişiliği ile şiirlerinin biçimsel anlamda kaotik olmasının dışında, yapıtlarının kaotik içeriği söz konusuysa, “Metamorphosis of Narcissus” öyküsünden bahsetmek gerekir.

Anlatılan kısaca Yunan Mitolojisinde Narcissus’un kendi görüntüsüne âşık olup, aşkından ölerek bir nergise dönüşmesinin hikâyesidir. Öyküye göre, Narsis (ya da Narkissos), ırmak ilahı Kephissos ile arındırıcı suların bekçi perisi Liriope’nin oğlu olarak doğar. Bir kâhin, ebeveynine Narsis’in dünyada, kendi yüzünü görmediği sürece yaşayacağını bildirir. Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür.

Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma çok kızar ve Narkissos'u cezalandırmaya karar verirler. Günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, suya yansıyan yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine âşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar sevmiştir kendi görüntüsünü. O şekilde orada ne su içilebilir, ne de yemek yenebilir, aynı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Bu seyirden kendisini bir türlü alamayan Narsis gitgide hissizleşir, dünya yaşamına gözlerini yumar ve bulunduğu yere kök salarak açılmış bir çiçeğe dönüşür. Bu çiçek, güneş gibi, sarı göbekli, beyaz yapraklı, çevresine güzel kokular yayan bir çiçektir (nergis çiçekleri). Ölümünden sonra Styx nehrinin sularına katılır. Bu hikâyenin bir de başka yorumu vardır, Narsis'in ölümünden sonra bakarlar göl de arkasından ağlamakta, biri ona sorar, "seninle bu kadar vakit geçiren Narsis'i kaybettiğin için mi ağlıyorsun?" der, göl de cevap verir: "Ben Narsis'in gözlerinde kendi yansımamı görüyordum, onu kaybettiğime ağlıyorum" der...

Ovidius’tan aktardığımız bu mitolojik öykü, narsizm, narsist ve nergis gibi kelimelere kökenlik etmesi ve başka bir yazının konusu olabilecek kadar kapsamlı bir konu olan ezoterik yan anlamları dışında, kaos teorisi açısından taşıdığı potansiyel açıklamalar sebebiyle ilgimizi hak etmektedir. Bu açıdan bakıldığında, yaşananlar yeni düzenin, kaostan doğma eğilimidir; kaos sınırından yeni bir düzene. Kaotik yapılara ilişkin "geri dönüşsüz zaman" ve "doğrusal olmayandan çıkan düzen" gibi kavramlarla determinizmin sonu ve düzenin kaos dinamiğinden çıkması. Evet, yerleşik olanı esas alırsak, doğrusal düşünürsek; varolan yapıya ters bir gelişme olması, bütün sistemi toptan kaosa sürükleyebilir. Sürükleyebilir ama diğer taraftan bu sürüklenme garip çekicilerin etkisiyle kendi içinde belli bir düzene doğru akacağı için ortaya yeni bir denklem çıkacaktır; suyun üzerindeki nergisler gibi. Peki, varolan sistemlerde doğrusal olanı koruma eğilimi, yani statik dinamikler, değişime karşı koymazlar mı? Daha açıkçası; bu kayışa sistemin içerisinden bir tepki gelmeyecek midir? Sistemin bileşenleri varolan kesişme noktalarının kaymasına her zaman tepki verirler. Bu dönem kozmosun bozulması ve ilk etapta "kaos eşiğine doğru kayılması", "kaosun tam olarak yaşanması" ve sonrasında "yeni bir düzenin" ortaya çıkması ile devam eder. Sonuçta vücuda gelen yapı ya "başlangıç durumuna hassas bağlılık içinde bir türevdir" ya da "kesin bir değişim sonucu yeni bir düzendir."

Bu hikâyelerin kaynağı olan yer İzmir Karaburun’dur. Aynı adda bir antik kent bulunmaktadır. Yörenin en yaygın çiçeği nergis de tüm anlatılanlarla uyuşmaktadır. Aynı zamanda İstanbul'daki ünlü Kız Kulesi hakkında bir efsanesine sahibidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan hikâyenin mekânı Türkiye'deki Kız Kulesi'dir. Ovidius’un yaşamıyla ilgili olarak önceki yazımızda da Antakya’dan bahsetmiştik. Tüm bunlar, onun, bir Romalı olmasına karşın, bir süre Anadolu’da yaşamış olmasıyla bağlantılıdır. Bu anlamda, örneğin, ozanın işlediği olaylarda geçen kişi adları, yer adları, v.s., orijinalinde Latince olmasına ve Yunan dilinde de karşılığı bulunmasına rağmen, aslında hep Anadolu kökenlidir, öteki dillere sonradan geçmiştir. Buna bakıldığında, düşünce geleneği yoluyla hangi uygarlık kaynağından yararlandığı kolayca anlaşılır. Aslında Ovidius’un şiiri, dil yönünden, Türkçenin yapısına aykırı bir içerik taşır. Öncelikle, onun geliştirdiği şiir kavramları, imgelem düzeni, Türkçede ya da diğer Müslüman Doğu şiirinde yoktur. Başlıca ortak yan, insan duygularıdır. Ovidius olaylara, Latin uygarlığına özgü bir anlayışla bakar, toplumsal inançların köklerine inmeye çalışır, böylece yaşanan evrenle düşlenen arasında nesnel bir bağlantı kurmaya çalışır. Sözgelişi Manisa’da, yazın kuruyan bir ırmağın yakınında bulunan, “ağlayan kaya” denen yer, Ovidius’ta tanrıça Niobe’dir, Marsyas da bir yarışmada kazanan, sonra kargışlanan bir tanrının adını almış akarsudur. Demek, bu Latin ozanında, birleşen iki ayrı evren vardır. Ovidius’un, Anadolu uygarlığıyla ilgilenen okuyucuya öğretecekleri vardır.

Medea, büyücülükle ünlüdür, otlardan, kabuklardan, kimi sıvılardan, köklerden sağaltım gereçleri yapar, büyü araçları oluşturur. Bu olay günümüz Anadolu’sunda da geçerlidir. Daha şaşılası olay, böyle büyü işlerini diline dolayarak sürümü çoğaltmaya çalışan aylık dergilerin bulunmasıdır. Bunlarla, Dönüşümler’i okusalar, bu olayların binlerce yıl geride kaldığını anlamakta güçlük çekmezlerdi. Demek, iki bin yıl önce Roma’da yaşamış ozan Ovidius, bizden çok daha ilerideydi. Bu önemlidir, bir saçmalığın yaşaması, yaşatılması, insan varlığında kapladığı yer, gösterdiği etkinlik yönünden. Uygarlık açısından bunlar, azımsanamaz konulardır. Ozanlar, şiir ortamında, bize bambaşka bir yaşama alanı sunuyorlar. Ancak bu alana girmek de kolay olmuyor, önceden bir kılavuz bulmayı gerektiriyor. Türk okuyucusu, Ovidius’u anlayarak, şiirini oluşturan düşünsel dokuların ilmiklerini ayrıştırarak okursa, kendisine yabancı olmadığını kavramakta gecikmez. Onun Karadeniz’e dolaşan, Kırım kıyılarına yaklaşan, Gürcistan dolaylarında gezen “argonaut”ları bugün bile ilgiyle karşılanır, kimi ozanlarımızın şiirine konu olur.

Ovidius’u okurken, Anadolu’nun bir köşesinde, sözgelimi Karadeniz kıyılarında, örneğin Maçka yaylalarında çalınıp söylenen, yoğun sevgi kokuşlu türküleri anımsarsınız. Bu türkülerin çoğunda, “kız”, “kızlık” sözcüklerinin ağırlığı sezilir. Nitekim Ovidius da, tanrısal varlıkların sürdürdükleri sevişme eylemlerinde “kızlık” sorununa önem verir. En çapkın tanrıların hep “kızlık” bozma eğiliminde oldukları, çoğunlukla kızları kaçırdıkları vurgulanır. Bir tanrı, ününü duyduğu güzelin kızlığını gidermek için başta boğa olmak üzere değişik kılıklara girmekten kaçınmaz. Bu, eski bir geleneğin sürdürülmesinden başka bir anlam taşımaz. İnançların değişkenliği oranında eskileri yeni biçimlere sokarak saklama eğilimi de vardır. Ovidius’un şiiri bu konularda da önemlidir. İnsan ilişkilerinin kesilmezliği ilginç bir sorundur. İlişkiler değişir, yeni ekler alır, ancak varlığını sürdürür.

Baykuş, yarasa, örümcek gibi yaratıkların yazgı üzerindeki etkinliği yaygındır. Ovidius, bu üç konuyu birleştirerek, acıklı, duygusal bir işleyişle önümüze koyar. Anadolu söylencelerinde bunlarla ilgili bölümlerin çekiciliği biliniyor. Bu konuları, yalnızca Ovidius’un ürettiği, ondan önce bilinmediği söylenemez. Bunlarla ilgili sözcüklerin kaynağını bilmeden, İlkçağ Yunan-Roma yazınını anlama olanağı da azalır. Ovidiusi Metamorphosis’de canlıların birbirlerine dönüşümlerini anlatırken, bir yandan da insanın kaynak sorunlarına değinir. Bu konular, ilk aydının, şiir türünde insana hangi gözle baktığını, doğayı hangi düşünsel düzeyde gördüğünü gündeme getiriyor. Şiir, uygarlığın taban ürünlerinden biridir, anlaşılması da beslendiği tabanı bilmeye yaslanır. Burada kılavuz ozanın dilidir. Ozanın dili, kendi düşünsel yeteneğini, önceden edindiği birikimleri açıklığa kavuşturur. Dil denince, ozanın konuştuğu, şiirlerini düzenlediği dil değil, düşünme yetisinin yaratıcı, üretici gücü anlaşılmalıdır. Elimizde kabarık bir niceliğe varan İlkçağda Latince ürünler vardır. Bunlar arasında Lucretius, Vergilius, Ovidius gibi hepsi belli bir yüzyılda yaşamış ozanlar (yaş ayrımı elli yıllık bir süreyi kapsıyor) ilkçağın Roma anlayışını bütün incelikleriyle işlemişler, üçü de bize ayrı birer varlık alanı açmışlardır. Birincisi özdekçi felsefenin, ikincisi destan denen türün, üçüncüsü de sevginin görülmemiş aydınlarıdır. Bu üç Latin ozanını irdeleyici, sağlıklı bir düşünme yöntemiyle, araştırıcı bir anlayışa konu edinirsek, üçünün de Anadolu kaynaklı bir esinlenme ile yaratıcı atılıma geçtiğini görürüz. Sorunlar değişik, ancak biricik ürün sergileme türü şiirdir ve bütünü oluşturan düşünsel öğeler değişmez. Değişen, genelde, geçen uzun sürenin ürettiği kimi yeni ürünlerin etkisiyle oluşan yorum ayrılıklarıdır.

Şiiri, yalnızca şiir olduğu için okumak yanıltıcıdır. Bir ozan için en büyük mutsuzluk, şiirinin yalnızca şiir adını aldığından dolayı okunmasıdır. Ozanı yaşatan şiir değil, şiirin içine yerleştirdiği görüştür, okuyucuya şiirle verdiği evrendir. Büyük ozan, güçlü ozan, yazdığı şiirde kendine özgü bir evren kurandır, daha doğrusu okuyucusuna kendi emeğiyle biçimlendirdiği bir yaşama ortamı sunandır. Oysa çoğumuz, şiir denince yüzeysel bir çekicilik anlarız, şiirde şiirin dışında kalması gerekeni ararız. Ovidius, düşünce bakımından, şiir anlayışı yönünden, ayakları sağlam toprağa basan bir ozandır. O, önce yaşadığı toplumun düşünsel sorunlarını, yaratıcı gücünün akış yönünü çok iyi biliyor. Tanrıları, tanrıçaları seviştirirken, çekiştirirken bile sağlıklı bir insan davranışından uzak kalmıyor. Kızı, kadını gövdesel yapısının çekiciliği içinde şiire yerleştirirken, insan duygularının etkinliğini vurgulayan bir anlayışı sergiliyor. Sözün kısası, Ovidius, sevişirken bile, bir ozan olduğunu, bu gizli olayı şiirin ölçüleri içinde vermenin erdemini biliyor, ozanca sevişiyor, ozanca anlatıyor. Çok ilginçtir, kadın düşmanı olarak bilinen Hesiodos’un tersine, Ovidius kadın-erkek ilişkilerinde hep yaratıcı, etkileyici, insanın belli bir yanını ortaya koyan bir tutumu benimsemiştir. Kız, kadın, yalnızca bir dişi değildir, erkeğe başka bir duygu ortamı sağlayan “insan”dır. Sonuçta cinsel hazzın karşılıklı olması gerektiğini savunan yine odur.

“Dünyaya bugüne kadar gelmemiş olduğum için kendimi tebrik ediyorum. Bu çağ zevklerime uyuyor!” diyen ve elinde olsa Roma’nın tüm kadınlarıyla birlikte olmak istediği iddia edilen Ovidius’un yaşamıyla doğru orantılı olarak, edebi hayati da belli zevklerin peşinde gibidir. Zira ilk eserlerini 30 yaşlarındayken yayınladığı Elegia türündeki Amores olarak sunmuştur Roma ve dünya edebiyat tarihi önüne ve bu anlamda Elegia türünün Roma’daki öncüsüdür aynı zamanda. Eserlerinde hiçbir Romalı yazarın kendisinden söz etmediği kadar kendisinden söz etmiş olan Ovidius, şiiri sevmesinin aksine, hızlı ve özensiz yazardı. Bu anlamda Ovidius’un yapıtlarının içeriğinin yanı sıra, biçimsel anlamda da kaotik özellikler taşıdığı söylenebilir.

http://www.indigodergisi.com/54/bsafran.htm

Not: Biri dergisinin 6. sayının teması: ‘Bakış’. Dergi Virginia Woolf’un bir aynadan yansıyan dünyanın ve o dünyanın parçası olan bir kadının sırrını araştıran hikâyesiyle açılıyor. Ardından St. Petersburg’lu fotoğrafçı Nadya Kuznetsova’nın Woolf’un yarattığı dünyayı adeta devralan ve tamamlayan portreleriyle karşılaşıyoruz. Üçüncü bakış ise Ovidius’un Narcissus hikâyesi, Ovidius’un Metamorphoses adlı ünlü şiirinden alınan bu parçada Narcissus’un kendi yansımasına âşık olması ve feci akıbetinin hikâyesi var.