19 Mayıs 2009 Salı

III. TABLO

Kenya'ya gitmiş. Evet.
Serengeti çölünde yerli halkla birlikteymiş...

...Bir gün aslanların yanından geçmeye karar verdim, bir Massai gibi. İki yüz metre kadar uzaktaydılar, üçü yavru yedi-sekiz aslan. Onlarla hiç ilgili değilmişçesine, bir yerlerdeki işimi görmek üzere yola çıkmış gibi önüme bakarak ilerledim. Tamamen soğuk kanlı olmaya çalışarak, geniş ve rahat adımlar attım. Soluma, aslanların olduğu yere doğrudan bakmadım. Çalıların arasından beni görebilecekleri açıklığa çıktığımda soluğumu tutarak yürümeye devam ettim. Küçük bir hareketlenme hissettim, bunun normal olduğunu biliyordum. Tehdit mi, av mı olduğumu çözmeye çalışıyorlardı. Her ikisi de olmamayı becerirsem, o dünyanın doğal bir parçası olacaktım. Yerli halkla aslanlar arasındaki yüzlerce yıllık uzlaşmadan kendime pay çıkarmak istiyordum. Oraya ait olmak istiyordum, insanoğlunun bozmadığı, kirletmediği ebedi saygı ortamına.

Öğle güneşini gölgeleyen büyük bir ağacın altında eşsiz tembellikleriyle yatan gruptan bir dişi başını kaldırdı. Keskin, sorgulayıcı bakışın enerjisi burnumun ucunu yaladı. Korkudan donup kalmamak için soluk aldım ve tökezledim. Dişi aslanın ön ayakları üzerine kalktığını farkettim. Ahmakça hatamın tek telafisi, koşmamak ve durmamaktı. Yürümeye devam ettim. Gözümün ucuyla bir başka dişinin daha benimle ilgilenmeye başladığını gördüm. İki dişi aslan çok şey demektir. Bir grupla beraber çok daha fazla şey. Tekrar tökezledim. Ellerimi yana açarak küfrettim. Sarsak varlığım, korkunun enerjisini havadaki moleküllere yaymıştı bile. Oraya ait değildim ve onlar bunu ciddiye almayı çoktan öğrenmişlerdi. İlk işkillenen dişi, grubun yanına doğru açılarak homurdandı. İkincisi hemen yanıma geldi. Ve ben durdum.
Saniyenin onda biri hızında iki erkek aslan doğruldular. Bunalmış küçük bir kızın isyanıyla onlara dönüp kollarımı açtım.

İlk pençenin devinimine uygun sırtüstü düştüm. Üzerimdeydiler, açıkça gözlerinin içine bakıyordum. Sağ kaburgamın altından karnımı yarıp ciğerimi çıkardılar. Av değildim, avlanma zamanı değildi. Yeterli tehdit de değildim. Bu yüzden sadece cezalandırılıyordum. Ciğerimi yediler ve homurdanarak yerlerine döndüler. Elim böğrümde doğruldum. Köye döndüm.

Yenilenmem yüzyıldan fazla sürdü. Aslanları, yılanları, ejderhaları ve her türlü varlığı kucaklamayı öğrendim. Ölümü ve yaşamı kutsadım.

Önce köyün sonra Afrika'nın anası ilan edildim. Üç yüz yıl içinde dünyanın her yerinden gelen doksan dokuz erkekle yattım. Bir kız doğurdum. Adını Gaia koydular.

Ben doğurgan kaostan bir parçayım, yaratının ta kendisi...

NOTLAR
1) Orhan Çetinbilek, Koşucu, Sınırda, Yıl 2, Sayı 7, Mayıs/Ağustos 2007
2) Kaos üçüncü fazda ortaya çıkar.
3)"khaos'tu hepsinden önce varolan /
sonra geniş göğüslü gaia, ana toprak,
sürekli, sağlam tabanı bütün ölümsüzlerin /
onlar ki tepelerinde otururlar karlı olympos'un,
ve yol yol toprağın dibindeki karanlık tartaros'ta...
khaos'tan erebos ve kara gece doğdu,
gece'dense esir ve gün ışığı doğdu,
erebos'la sevişip birleşmesinden,..."
hesiodos, theogonia. 116 vd.
4) Sevginizin içi boş. Asla aslanların yanından gerçek bir işiniz varmış gibi geçemezsiniz. IV.Tablo'nun (aynı zamanda hikayenin) sonu: Orhan Çetinbilek, Koşucu, Sınırda

Hiç yorum yok: