30 Mayıs 2009 Cumartesi

Devletin Doğuşu

Önce o Khaos vardı, sonsuz ölçüsüz boşluk.
Bir deniz kadar vahşi, deniz kadar karanlık.

Milton'ın sözleridir bunlar. Yunanlılar da böyle düşünmüş, herşeyden, tanrılardan bile önce karanlıkla kaplı bir Khaos'un varolduğuna inanmışlardı. O biçimsiz hiçlik, ansızın iki çocuk doğuruvermişti: Gece ve ölümün yaşadığı dipsiz derinlik Erebos... Uzun süre, evren yalnız karanlık, boşluk, sessizlik, sonsuzluk olarak kalmıştır. Yüzyıllar geçmiş, birdenbire inanılmaz birşey olmuştur. Bu olayı, büyük bir oyun yazarı olan Aristophanes, şöyle anlatır:
...Kara kanatlı gece
Karanlık, derin göğsüne Erebos'un
Bir yumurta bıraktı, mevsimler geçti
Ve sevgi doğdu birdenbire, özlenen,
Parıldayan, altın kanatlı Sevgi.

Sevgi, karanlık ve ölümden doğmuştu, doğumuyla o kör karışıklığı silmeye, düzeni, güzelliği getirmeye başladı. Işık'ı ve ışığın arkadaşı Gün'ü yarattı. Artık sıra yeryüzünün yaratılmasına gelmişti; bu olayı da, yukarıdaki olaylar gibi, kimse açıklayamamıştır. Yeryüzü, durup dururken yaratılıvermiştir işte. Zaten ışıklı sevginin gelişinden belliydi dünyanın yolda olduğu.
...Geniş göğüslü Yeryüzü,
Herşeyin temeli olan güzel Yeryüzü
Ayağa kalktı, önce yıldızlı Gök'ü
Doğurdu, kendini sarsın, çevrelesin,
Ve kutlu tanrılara yuvalık yapsın diye

Hesiodos'un bu sözlerinden de anlaşılır; ilk yaratıkların yer mi kişi mi oldukları pek belli değildir. Yeryüzü'nün (Gaia) bir toprak parçası olduğu ortadaydı, ama silik de olsa bir kişiliği vardı. Gök, havalarda bir mavilikti, ama zaman zaman insanlar gibi davranıyordu. Bu öyküleri uyduran canlılar, değişen ve kımıldayan herşeyi kendileri gibi canlı sanarak onlara birer kişilik katmışlardı. Yeryüzü yazdan kışa, kıştan yaza değişir, gökte yıldızlar yanıp söner, deniz hep dalgalanırdı. Sevgi ile ışığın, kişilik bakımından ele alınınca, önemi daha büyüktü; bu iki kavram, insanlar gibi yemek yiyor, yol yürüyordu. Bir bakıma, insanoğlunun yaratıcısı da onlardı, denebilir.
Kendilerinde gerçekten hayat özelliklerine rastlanan yaratıklar, Yeryüzü Ana ile Gök Baba'nın (Gaia ile Uranos'un) çocuklarıydı. Çağımızın insanları, ilk yaratıkların nasıl garip, dev canavarlar olduğuna inanıyorlarsa, Yunanlılar da öyle inanmışlardı. Ama o canavarları kertenkeleler, mamutlar olarak kabul etmemiş, dağları kaldıran, denizleri titreten varlıklar diye düşünmüşlerdi. O canavarların üç tanesi hepsinden iri, hepsinden güçlüydü. Herbirinin yüzer eli, ellişer kafası vardı. Alınlarında tekerlek kadar kocaman birer göz olduğu için kendilerine Kykloplar (Tekerlek gözlü) adı verilen üç başka yaratık da dağlar kadar kocamandı. Daha sonra Titanlar geliyordu. Onların ötekilerden küçük oldukları söylenemez, ama acımak nedir bildikleri, yıkıcılık bakımından geride kaldıkları rahatça ileri sürülebilir. Hele içlerinden birisi, büyük bir yıkımdan kurtarmıştır insanları. Bu korkunç canavarların, yalnız Yeryüzü'nün kara derinliklerinden çıkmayıp Gök'ün de çocukları olması tuhaftır. Yunanlılar da böyle düşünmüşler, Gök Baba'nın çocuklarını sevmediğine, yüzer elli, ellişer başlı garip evlatlarını yerin altında bir yere sakladığına inanmışlardı. Gök Baba, yalnız Titanlarla Kyklopları ortada bırakmıştı; öteki çocuklarına haksızlık edildiğini savunan Yeryüzü cezalandırılmayan kardeşlere başvurarak yardım istemişti. Kardeşlerin öcünü almayı Titan Kronos kabul etti yalnız. Babasını kıstırarak yaraladı. Gök'ün akan kanından Devlet doğdu.

KAYNAKLAR
Edith Hamilton, Mitologya
Barış Safran, Kaos: Hiçlik Mi Yoksa Tanrıların Tanrısı Mı?
Hesiodos, Teogonya
Aristophanes, Kuşlar

19 Mayıs 2009 Salı

III. TABLO

Kenya'ya gitmiş. Evet.
Serengeti çölünde yerli halkla birlikteymiş...

...Bir gün aslanların yanından geçmeye karar verdim, bir Massai gibi. İki yüz metre kadar uzaktaydılar, üçü yavru yedi-sekiz aslan. Onlarla hiç ilgili değilmişçesine, bir yerlerdeki işimi görmek üzere yola çıkmış gibi önüme bakarak ilerledim. Tamamen soğuk kanlı olmaya çalışarak, geniş ve rahat adımlar attım. Soluma, aslanların olduğu yere doğrudan bakmadım. Çalıların arasından beni görebilecekleri açıklığa çıktığımda soluğumu tutarak yürümeye devam ettim. Küçük bir hareketlenme hissettim, bunun normal olduğunu biliyordum. Tehdit mi, av mı olduğumu çözmeye çalışıyorlardı. Her ikisi de olmamayı becerirsem, o dünyanın doğal bir parçası olacaktım. Yerli halkla aslanlar arasındaki yüzlerce yıllık uzlaşmadan kendime pay çıkarmak istiyordum. Oraya ait olmak istiyordum, insanoğlunun bozmadığı, kirletmediği ebedi saygı ortamına.

Öğle güneşini gölgeleyen büyük bir ağacın altında eşsiz tembellikleriyle yatan gruptan bir dişi başını kaldırdı. Keskin, sorgulayıcı bakışın enerjisi burnumun ucunu yaladı. Korkudan donup kalmamak için soluk aldım ve tökezledim. Dişi aslanın ön ayakları üzerine kalktığını farkettim. Ahmakça hatamın tek telafisi, koşmamak ve durmamaktı. Yürümeye devam ettim. Gözümün ucuyla bir başka dişinin daha benimle ilgilenmeye başladığını gördüm. İki dişi aslan çok şey demektir. Bir grupla beraber çok daha fazla şey. Tekrar tökezledim. Ellerimi yana açarak küfrettim. Sarsak varlığım, korkunun enerjisini havadaki moleküllere yaymıştı bile. Oraya ait değildim ve onlar bunu ciddiye almayı çoktan öğrenmişlerdi. İlk işkillenen dişi, grubun yanına doğru açılarak homurdandı. İkincisi hemen yanıma geldi. Ve ben durdum.
Saniyenin onda biri hızında iki erkek aslan doğruldular. Bunalmış küçük bir kızın isyanıyla onlara dönüp kollarımı açtım.

İlk pençenin devinimine uygun sırtüstü düştüm. Üzerimdeydiler, açıkça gözlerinin içine bakıyordum. Sağ kaburgamın altından karnımı yarıp ciğerimi çıkardılar. Av değildim, avlanma zamanı değildi. Yeterli tehdit de değildim. Bu yüzden sadece cezalandırılıyordum. Ciğerimi yediler ve homurdanarak yerlerine döndüler. Elim böğrümde doğruldum. Köye döndüm.

Yenilenmem yüzyıldan fazla sürdü. Aslanları, yılanları, ejderhaları ve her türlü varlığı kucaklamayı öğrendim. Ölümü ve yaşamı kutsadım.

Önce köyün sonra Afrika'nın anası ilan edildim. Üç yüz yıl içinde dünyanın her yerinden gelen doksan dokuz erkekle yattım. Bir kız doğurdum. Adını Gaia koydular.

Ben doğurgan kaostan bir parçayım, yaratının ta kendisi...

NOTLAR
1) Orhan Çetinbilek, Koşucu, Sınırda, Yıl 2, Sayı 7, Mayıs/Ağustos 2007
2) Kaos üçüncü fazda ortaya çıkar.
3)"khaos'tu hepsinden önce varolan /
sonra geniş göğüslü gaia, ana toprak,
sürekli, sağlam tabanı bütün ölümsüzlerin /
onlar ki tepelerinde otururlar karlı olympos'un,
ve yol yol toprağın dibindeki karanlık tartaros'ta...
khaos'tan erebos ve kara gece doğdu,
gece'dense esir ve gün ışığı doğdu,
erebos'la sevişip birleşmesinden,..."
hesiodos, theogonia. 116 vd.
4) Sevginizin içi boş. Asla aslanların yanından gerçek bir işiniz varmış gibi geçemezsiniz. IV.Tablo'nun (aynı zamanda hikayenin) sonu: Orhan Çetinbilek, Koşucu, Sınırda