21 Nisan 2009 Salı

Kaos ve sinema (2): Kaos ve şeytanın tehlikeli işbirliği



Futuristika Enteresan Mevzular Dergisi'nden

Güzide Futuristika! yazarı Barış Safran, “Kaos ve Sinema” başlıklı yazı dizisinin ikinci bölümünde sinema ve şeytan ilişkisine yakından bakıyor. Darren Aronofsky’den (candır) Yehova Şahitlerine, John Milton’dan Al Pacino’ya doğru ters giden trende, Yezidilik ve Faust ile sinemadaki şeytanı ayrıntısında yakalıyoruz. İlk yazı olan [Kaos ve Sinema (1): Truman Show] hatırlanabilir, “öyleyse kaos her şeydir…”

Tarihsel olarak kaosla düzeni birbirinden ayırmayan Doğu kültürlerini bir yana bırakıp Batıdan başlarsak kaos, yaradılış öncesi belirsizlik, biçimsizlik, düzensizlik durumuydu. Düzenin gelebilmesi için kaosun yenilmesi gerekiyordu. Neyin düzen, neyin kaos olduğu ikili karşıtlıklara göre belirlendi ve saflar seçildi. İkili karşıtlıklara dayanan bu düşünce biçimi, Hıristiyanlıkta da geçerliydi. Düzeni temsil eden Tanrıya karşı çıkacak her etken, Şeytanın komutasındaki şer güçlerinin safındaydı. Tanrının yeryüzündeki temsilcileri kilise ve krallık düzenin, sıradan insanlar ve yeryüzü kaosun tarafındaydı. İnsan, zaten ekmek elden su gölden yaşadığı cennette rahat durmamış, Şeytanla birlikte Tanrının mutlak gücünü sorgulamış, kendisinden saklanan bilgiye erişmek için yasak meyveyi yemiş ve ceza olarak kaotik bir dünyaya fırlatılmıştı. Düzen, sınırlı bir azınlığın öldükten sonra gidebileceği bir diyarda vardı yalnızca.

Tevrat’a göre de cennette bulunan iki önemli ağaç vardır: Biri “Bilgelik” ağacı, diğeri de “Hayat” ağacıdır. Tanrı tarafından Adem ve Havva’ya bilgelik ağacının meyvesinden yemeleri yasaklanmıştır, bu ağacın meyvesinden yemenin cezası ölümlülüktür. İşte Havva’nın Adem’i meyvesini yemesi konusunda kandırdığı söylenen ağaç, bu ağaçtır ve yasağa rağmen bilgelik ağacının meyvesini yemenin cezası olarak Adem ve Havva’ya, dolayısıyla insanoğluna ölüm bahşedilmiştir. Ve cennetteki diğer ağaç olan hayat ağacından uzak tutmak için Tanrı, Adem ve Havva’yı cennetten kovarak dünyaya göndermiştir. Bu çok bilinen hikaye, daha önce Pi ve Requiem for a Dream filmleriyle hayranı olduğumuz Darren Aronofsky’nin Fountain filminin belkemiğini oluşturur.

16., 21., ve 26. yüzyılda geçen hikaye, ölümsüzlüğü ve buna bağlı olarak da aşkı arayışın hikayesidir. 1500′lerde yaşayan İspanyol keşif Tomas, bütün hayatını etkileyecek önemli bir misyonla görevlendirilmiştir. Kraliçe’nin, ölümsüzlüğün kaynağı olduğuna inandığı ağacı bulacak ve bu sayede, yüzyıllardır insanoğlunun peşinden koştuğu sonsuz yaşam amacına ulaşılmış olacaktır. Bu uğurda yola çıkan Tomas için yüzyıllarca sürecek bir yolculuk başlayacaktır.

2000′lere gelindiğinde aynı Tomas’ı, sevdiği kadının iyileşmesi için amansız bir hastalığa karşı mücadele ederken görürüz; Günümüzde, Tommy Creo isimli bir bilim adamı, kanser olan eşi İzzy’yi kurtarabilmek için umutsuzca bir tedavi yöntemi keşfetmeye çalışmaktadır.

2500′lerdeyse uzayda bir balonun içinde tek başına bir boşlukta yaşamaktadır. 25. yüzyılda, astronot olan Tom ise uzaydaki gezintisi sırasında kendisini çok uzun sürelerdir rahatsız eden olayların arkasındaki gerçekleri keşfeder. Bu üç adamın hikayesi tek ve ortak bir gerçeğe uzanmaktadır.

Aronofsky, filminde, reenkarnasyon (ruh göçü) mu, yoksa Jung’un eşzamanlılık teorisindeki gibi aynı anda bir kaç zamanı birden yaşamak mı, bunun ucunu açık bırakmıştır ve böylece, zaman ve mekan kavramları ortadan kalkmıştır. Bu nedenle eşzamanlılık daha bir akla yatkındır sanki. Zaten lotus çiçeği gibi, ağaç da sebep ile sonucun aynı anda gerçekleştiğini sembolize etmektedir. İlgili sahnede, ölmekte olan bir ağacın ürkek tüylerinin, başka bir yüzyılda kanserli bir kadının saçları dökülmüş ensesine dönüşmesi filmin bombardıman gibi gelen ruh bozumlarından sadece bir tanesidir. Dikkat edilirse bu olay içerisinde iki zıt olayı barındırmaktadır. Dünyaya gönderilen insanoğlu için gerçek manadaki hayat bu olayla başlarken yasak meyveden yemenin cezası olarak bundan sonra insanoğluna ölüm bahşedilmiştir. Yani insanoğlu için bir nevi hayat ve ölüm aynı olayla başlamıştır; hayat içinde ölümü ve ölüm içinde hayatı barındırmaktadır ve yer yer buna atıflar bulursunuz filmde ve derki film; yasak meyveyi yemesi konusunda Ademi kandıran Havva olabilir ama insanoğluna ölümsüzlüğü gösterecek de yine bir kadın olabilir! Zaten tıpkı Parsifal - Kral Arthur mitindeki gibi, karakterimiz şövalyevari bir devreden de geçer. Yol gösteren ise, her zamanki gibi bir kadındır ve yine bir kadın simgesi olan yüzüktür. Gerçekten filmde bilgeliği temsil eden ve kocasına ölümsüzlüğün gerçek anlamını gösteren kadındır, belki de senarist çok büyük jest yapmıştır bilinmez. Ölümsüzlüğü temsil eden Hayat ağacının peşine düşen insanoğlu ölümü kabul ederek ölümsüzlüğün sırrına ulaşıyor belki de, gerçeği kim bilebilir ki? İşte hayat bu yüzden kıymetli ve “ölüm” hayatı daha kıymetli kıldığı için “yaşam” belki de…

Aslında cevabı bilinmeyen bir şeyi cevaplaması beklenemez filmden tabii ki, film sadece Tevrat’taki hikâyenin bir nevi devam eden ama rolleri değişmiş halini sunar bizlere üç farklı zaman boyutunda. Bir anlamda, ölümün bir başlangıç olabileceği gibi, mitolojide geçen “her şeyden önce kaos vardı” söylemi gibi, yıkım olmalı ki yeniden doğuş olsun” mesajı vardır sanki.

Yehova Şahitleri Şeytanın aslında gerçek bir insan olduğuna ve mükemmel ruh özelliklerine sahip olarak yaratıldığına inanır. Ancak Âdem ve Havva’nın tanrı Yehova yerine kendisine inanmalarını sağlamaya çalışmasıyla Şeytana dönüşmüştür. Lucifer adı verilmiştir.

Lucifer cennette kendisine yasaklanan meyveyi yemesi için Havvayı kışkırtmış ve onu meyveyi yerse tıpkı tanrı gibi olacağına inandırmıştır. Yehova Şahitleri bu dünyayı Şeytanın yönettiğine inanır.

Kadim bilgiler ışığında geleceği yorumlamanın en “faydalı” yanı şimdiki zaman konusunda uyarması

Yehova Şahitlerinin Şeytanın aslında gerçek bir insan olduğuna inancı, Şeytanın Avukatı filminde, karşısındaki ifadesiz bakışlı, avukat kılıklı genç faniye “Belki de dünyanın son hümanisti benim. 20. yüzyıla damgamı vurdum. Sayenizde yaşıyorum ve hayattayım!” diyen Al Pacino’yu anımsatır. Filmde, Kevin Lomax, davalarında hiçbir dış etkenin kendisini etkilemesine izin vermeyen genç bir avukattır. Florida’da girdiği 64 davayı da kazanmıştır. Bu başarısı New York’ta en büyük avukatlık firmalarından birinin dikkatini çeker. Lomax’a reddetmesi imkânsız bir teklif yaparlar. Lomax bu teklifi annesinin kabul etmemesi yönündeki tüm ısrarlarına rağmen kabul eder. Lomax eşiyle birlikte New York’a taşınır. Başlangıçta her şey mükemmel gitmektedir. Ancak bir süre sonra işine gereğinden fazla ilgi göstermeye ve karısını yalnız bırakmaya başlar. Bu dönemde karısının çeşitli paranoyaları ortaya çıkar. Ancak Kevin karısıyla yine de ilgilenmez ve işine devam eder. Onun her konudaki güvendiği tek isim patronu ve akıl hocası olan John Milton’dur.

John Milton adı filmdeki anlamlı göndermelerden yalnızca biridir. On yedinci yüzyılda Kutsal Kitap’ın Yaradılış bölümünü ve insanın cennetten kovuluşunu yeniden yazan “Yitirilen Cennet”in giriş bölümünde John Milton, “Tanrı’nın insanları cezalandırmakla iyi bir şey yaptığını savunmayı amaçladığını” söyler. Fakat yapıtın bütününde, cennetteki kullarıyla meleklerinden tartışmasız bir itaat bekleyen Tanrı karşısında Şeytan, son derece soylu bir kahraman olarak öne çıkar. Düzenin temsilcisi Tanrı’nın sözleriyle karşılaştırıldığında, kaosun başı Şeytan’ın konuşmaları çok şiirsel ve etkileyicidir. Bu nedenle birçok şair ve eleştirmen Tanrı’nın neredeyse kötü kahramana dönüştüğü bu büyük yapıtta Milton’ın gerçekte Şeytan’dan yana olduğunu ileri sürmüştür. Benzer bir durum Şeytan’ın Avukatı’nda Al Pacino’nun ve Melek Çıkmazı’nda Robert De Niro’nun muhteşem oyunculuklarıyla canlandırdıkları etkileyici, karizmatik Şeytan karakterleri için de geçerli gibi görünmektedir.

Bu arada, hımbıl ve korkak kocası Adem’den daha yürekli ve daha akıllı Şeytan’la birlikte tanrısal bilgiye ulaşmak için yasakları çiğneyen Havva, kaosun safında yer alır ve bütün tektanrılı dinlerde olduğu gibi Hıristiyanlık’ta da düzeni bozma potansiyeli yüzünden bastırılması gereken bir kaos öğesi olarak görülür.

Şeytan figürünün Yahudi-Hristiyan ve Müslümanlıktaki bir benzeri Yezidilikte de bulunmaktadır. Ancak burada Şeytan’ın sahip olduğu özellikler diğer dinlerden farklıdır. Yezidilikte tanrı dünyanın sadece yaratıcısıdır, ancak sürdürücüsü değildir. Tanrısal iradenin vücut bulması için Şeytan bir nevi aracılık rolü üslenmiştir. Şeytan “tavus” olarak adlandırılır ve bir tavus kuşu ile simgelenir. Tanrı özünde iyilikle dolu olduğundan ibadet edip onun gönlünü kazanmak gerekmez. Aksine ibadetin ona değil içi kötülüklerle dolu olana, Tavus’a yapılması ile kötülüğün en büyük kaynağından korunulur. Bu anlamda iyilik ve kötülüğün kaynağı aslında Melek Tavus’tur. Ahiret inancı gibi sonradan hesap verilecek bir yerin varlığı söz konusu değildir. İnsanın inanışına ve yaşayışına göre dünya cennete de cehenneme de dönüşebilir. Melek Tavus bütün bu işlerin denetleyicisi ve tanrının bu dünyadaki gölgesidir.

Yezidilikten önceki ilahi dinlerde anlatılan, şeytanın, yaratıcının buyruğuna rağmen insan karşısında eğilmeyip saygı göstermemesi, onun aslında ne kadar asil olduğunun tüm evrene isbatıdır ve yaratıcı tarafından sınanmıştır. İşte bu sınavı başarı ile verip tüm insanlığın ve dünya işlerinin başına geçme hakkını kazanmıştır.

Yaşasın Al Pacino!

Pacino’da 20. yüzyıla damgasını vurduğundan bahsederken, bunu kastetmektedir belki de. Hani Pacino’nun dışında da gelecekle ilgili bir sürü öngörüde bulunan var etrafta. Bugünün bilgilerinden yola çıkarak yapılan yorumlar muhtelif. Bunların çıkış noktası hep aynı; binlerce yıldır dinler ve ahlaki normlar aracılığıyla törpülenmeye çalışılan insan egosu. Tam da milliyetçiliğin yeniden yükseliş gösterdiği günümüzde insanoğlunun binlerce yıllık toprak bağımlılığı yerini artık, kollektif tüketim alışkanlığının şemsiyesi altında gelişen sınırlarötesi bir bireyselliğe bırakıyor. Gelecekte öngörülen tek güç ya da çokuluslu şirketlerin iktidarının sembolü olan para ise adeta tek tanrılı bir “din”in göstergesi. Ya da tüm insani zaafları daha oluşumun başından farkeden ve yadsımayan şeytanın sertifikası olarak yorumlanıyor. Kadim bilgiler ışığında geleceği yorumlamanın kuşkusuz en “faydalı” yanı, şimdiki zaman konusunda uyarması. Orijinal senaryolar üretmekte soluğu kesilen Hollywood’a esin kaynağı olması da cabası. “Şeytanın Avukatı” ise kapitalizmin vatanından beyazperde için hazırlanmış öğretici ve eğlendirici uyarının son adı. “İyi ile kötünün arasındaki gerçek savaş özgür iradenin söz konusu olduğu bir iç yolculuktur” diyen İncil’den esinlenen senaryo, içimizdeki şeytanı hedefleyerek bir fars yaratmak istiyor. Üstelik adının çağrıştırdığı espri anlayışının ötesinde, gerçekten hem avukat hem de şeytan var. Amerikan adalet sistemi içerisinde yorumlandığı üzere “şeytani” bir mesleği, avukatlığı aracı kullanarak insana ait zaaflar konusunda alınacak dersleri aktarıyor.

Kibir şeytanın en sevdiği günahtır. Kibir ve hırs insanın gözlerini kör eder ve insan en değerli varlığını bile göremez hale gelir. Filmlerde geri dönüşü olabilir ama hayatta olmaz. Pacino da güç ve iktidarın sembolü olan parayı fütursuz bir biçimde kabul eden bu kendini beğenmiş gencin zaafını yüzüne vuruyor şeytani bir ifadeyle. Dev bir avukatlık şirketinin Gotik dekorunda, teatral bir anlatımla havada uçuşan didaktik replikler Pacino’nun usta oyunculuğuyla keyifli bir şamataya dönüşüyor; yaşasın Al Pacino! Abartıya kaçan yorumuna karşın Pacino’nun şeytanı baştan çıkarıcı, pek hovarda ve hiç olmadığı kadar da sevilesi bir tipleme. İyi ile kötü arasında varoluştan bu yana süregelen savaşın galibi kim olur bilinmez ama bu sahnenin galibi Pacino oluyor. Karşısındaki Keanu Reeves ise şeytana pabucunu ters giydiren avukat olması gerekirken, babasının azarlarını dinleyen bir yeniyetme havasında kasılıyor. İnsanoğlunun dini ve imanı olan para ve bunun sağladığı gücün karşı konulmaz cazibesi üzerine şeytani bir nutuk sürerken Reeves’i değilse bile seyirciyi oyalayan bir anlatımla ilahi güç ve gelecekle ilgili yorumlar sürüyor.

Ortada çokuluslu ve güçlü bir avukatlık şirketi var. Sahibi ise her dili konuştuğu anlaşılan, gündüzleri kanı çekilmiş gibi soluk bir benizle dolaşan ve metrodan başka ulaşım aracı kullanmayarak yerüstünde pek görünmemeye çalışan bir adam. Çatı katındaki ateşi hiç sönmeyen dev şömineli ve yatak odasız dairesinde tanrıya yakın oturuyor, geceleri ise etkileyici bir erkek figüründe formunun doruğuna çıkan bu adam Al Pacino’nun ta kendisi. Sodom ve Gomore’den Babil’e kadar göndermeler yapılarak tanımlanan New York adlı bu “vahşi ve kıyıcı” kentteki büyük avukatlık şirketine transfer olan genç ve hırslı avukat Keanu Reves ile güzel karısı Charlize Theron da ekibe dahil oluyorlar. İkili, içlerindeki şeytana uyup, dünyevi zevklere ulaşmak için ahlak sorgulaması yapmadan tüm verilen nimetleri kabul ediyorlar. Para ve güç için ruhunuzu şeytana satmanın bedelini ise ilerleyen dakikalarda izlememiz gerekiyor.

Ruhu şeytana satmak teması sözkonusu olduğunda ilk aklımıza gelen elbette Faust oluyor. Edebiyatın ve dinin kesiştiği birçok noktada şeytan, olayların gelişmesinde, sonuçlanmasında ya da dallanmasında temel bir figür olarak, tıpkı hayattaki kaosun açıklanmasında olduğu gibi, yazarlarca kullanılmıştır. Şeytanın kahramanı oynadığı en önemli eserlerden birisi, Goethe’nin Faust’udur. Faust’ta şeytan (Mefisto), başarılı çalışmalarıyla insanlığı, kendisinin sebep olduğu felaketlerden koruyan bir doktoru elde etme konusunda tanrıyla “bir kez daha” bahse girer. İnsanın şeytanla içsel bir kavga halinin anlatıldığı ve dünyadaki iyilik ve kötülük kavramlarının kaynağının sorgulandığı bir başka eser, Paulo Coelho’nun “Şeytan ve Genç Kadın” adlı romanıdır. Jeffrey Burton Russell ise Kötülük (1-4) serisinde yeryüzüne artık iyice alışmış olan şeytanın, insanlardan bir farkının kalmadığını ve “onu bizden biri” gibi görerek, şeytanlaşan insanı anlatmaktadır.

Yehova Şahitleri bu dünyayı şeytanın yönettiğine inanır

“Subay ve Centilmen/An Officer and a Gentleman” ile yıldızı parlayan yönetmen ve yapımcı Taylor Hackford’un niyeti doğaüstü korkularla gerilim yaratarak, avukat ile şeytan bağlantısına oturttuğu kara mizahı desteklemek. Polanski ustanın “Rosemary’nin Bebeği/Rosemary’s Baby” adlı kült filmini 90’lara uyarlamak ister gibi görünen yönetmen, gerçekçi göndermelerini ise John Grisham’ın romanından uyarlanan “Şirket/The Firm” örneği bir senaryoya oturtarak klişeleri tekrarlıyor. Doğaüstü atmosferi yaratacak dijital efektlerden asgari yararlanarak oyunculuklara ve yapım tasarımına yüklenerek öne çıkan filmin esas sorunu ise klişeleri tekrarlaması değil, teması ve stili arasında bocalaması. Hackford’ın kendisiyle dalga geçmek istediği her noktada fazlaca ciddiye alması filmin bütünlüğünü parçalayan bir kararsızlık olarak ortaya çıkıyor. Mahkeme salonlarında süren bildik sahnelerin beyhudeliği yanında, Pacino’nun kadraja girmesiyle neşelenen filmin havası her an değişken tavrıyla bir merak unsuru yaratmaktan çok, olgunlaşmamış bir senaryonun ipuçlarını veriyor. Herkesin bildiği gerçeği hiç de anlamamış bir şekilde ortalıklarda dolaşan “küçük şeytan” havasındaki Keanu Reeves’in oyunculuğuyla hırslı ve açgözlü bir genç avukat yerine aptal ve kasıntı genç bir erkek görüyoruz ortalıklarda. Karısı rolündeki Charlize Theron ise başarılı performansıyla şaşırtarak, genç avukatımızdan daha baskın bir karakter yaratıyor ve dünyevi zevklerin esiri olduğu konusunda bizi ikna etmeyi başarıyor.

Bruno Rubeo’nun olağanüstü yapım tasarımıyla öne çıktığı filmdeki bazı sahneler kuşkusuz belleklere kazınacak nitelikte. Mahhattan’a tepeden bakan çatı katındaki havuz tasarımıyla su ile gökyüzü arasındaki birleşen çizgiyi görüyor, yükseliş ve düşüş duygusunun ince çizgisini hissediyoruz. Görüntü yönetmeni Bartkowiak’ın parlak renkler ve pastel arasında gidip gelerek renklendirdiği benzersiz karelerle öne çıkan film genelinde eğleneceğiniz, özelinde beyhude bulacağınız bir yapım. Fazlaca uzun tutulan süresi, tarzını bulamamış dağınık havasına karşın “Şeytanın Avukatı” izleyiciyi süpriz sonuyla bağlayan, izlenilmesi kolay ve eğlendirici bir film. Ama yine de bir Al Pacino filmi olmaktan kurtulamıyor. “Kendini beğenmişlik en sevdiğim günahlardan birisi” diyen bu “baba” avukatın sözleriyle teyid edilen bir Pacino filmi bu, hala izlemediyseniz izleyin! Usta aktörün kendini beğendiği ve eğlendiği kadar, bu sevilesi şeytandan siz de keyif alacaksınız.

Film vermek istediği mesajlar itibarıyla bu kadar ileri gitmek istemese de kaos ve şeytan kavramlarını metafor olarak kullandığımızı akıldan çıkarmadan kendi adımıza son söz olarak şunları söyleyebiliriz sanırım: Kaos, şeytanın düzenidir. İster politik, ister ekonomik, ister bireysel isterse toplumsal olsun, denge, uyum, ahenk, senkron yoksa, boşluklar vardır ve işte o boşlukları, politik düzeyde aşırı güç olarak firavunlar, ekonomik düzeyde özel mülkiyet sahipleri olarak karun’lar, bireysel düzeyde stres, depresyon, şizofreni gibi patolojiler, toplumsal düzeyde ise sosyopati ve anarşi doldurur. Kapitalist toplumlar, işte bu dengenin bozulduğu ve firavunların, Karunların, sosyopatinin egemen olduğu kaotik toplumlardır. Çağdaş endüstri, işte bu kaosun gürültüsünden başka bir şey değildir.

Kaynaklar
Bulutsuz, S., “Kaostan Kaçanlar, Kaosla Coşanlar”, Mantık, Matematik ve Felsefe II. Ulusal Sempozyumu: Kaos, 21-24 Eylül 2004, Assos, Çanakkale, 2004
Esin Küçüktepepınar, Şeytanın Avukatı: Yaşasın Al Pacino!
Safran, B., Kaotik Edebiyat ve Sinema, Garip Çekici, 23 Temmuz 2007

Hiç yorum yok: