21 Nisan 2009 Salı

Kaos ve sinema (2): Kaos ve şeytanın tehlikeli işbirliği



Futuristika Enteresan Mevzular Dergisi'nden

Güzide Futuristika! yazarı Barış Safran, “Kaos ve Sinema” başlıklı yazı dizisinin ikinci bölümünde sinema ve şeytan ilişkisine yakından bakıyor. Darren Aronofsky’den (candır) Yehova Şahitlerine, John Milton’dan Al Pacino’ya doğru ters giden trende, Yezidilik ve Faust ile sinemadaki şeytanı ayrıntısında yakalıyoruz. İlk yazı olan [Kaos ve Sinema (1): Truman Show] hatırlanabilir, “öyleyse kaos her şeydir…”

Tarihsel olarak kaosla düzeni birbirinden ayırmayan Doğu kültürlerini bir yana bırakıp Batıdan başlarsak kaos, yaradılış öncesi belirsizlik, biçimsizlik, düzensizlik durumuydu. Düzenin gelebilmesi için kaosun yenilmesi gerekiyordu. Neyin düzen, neyin kaos olduğu ikili karşıtlıklara göre belirlendi ve saflar seçildi. İkili karşıtlıklara dayanan bu düşünce biçimi, Hıristiyanlıkta da geçerliydi. Düzeni temsil eden Tanrıya karşı çıkacak her etken, Şeytanın komutasındaki şer güçlerinin safındaydı. Tanrının yeryüzündeki temsilcileri kilise ve krallık düzenin, sıradan insanlar ve yeryüzü kaosun tarafındaydı. İnsan, zaten ekmek elden su gölden yaşadığı cennette rahat durmamış, Şeytanla birlikte Tanrının mutlak gücünü sorgulamış, kendisinden saklanan bilgiye erişmek için yasak meyveyi yemiş ve ceza olarak kaotik bir dünyaya fırlatılmıştı. Düzen, sınırlı bir azınlığın öldükten sonra gidebileceği bir diyarda vardı yalnızca.

Tevrat’a göre de cennette bulunan iki önemli ağaç vardır: Biri “Bilgelik” ağacı, diğeri de “Hayat” ağacıdır. Tanrı tarafından Adem ve Havva’ya bilgelik ağacının meyvesinden yemeleri yasaklanmıştır, bu ağacın meyvesinden yemenin cezası ölümlülüktür. İşte Havva’nın Adem’i meyvesini yemesi konusunda kandırdığı söylenen ağaç, bu ağaçtır ve yasağa rağmen bilgelik ağacının meyvesini yemenin cezası olarak Adem ve Havva’ya, dolayısıyla insanoğluna ölüm bahşedilmiştir. Ve cennetteki diğer ağaç olan hayat ağacından uzak tutmak için Tanrı, Adem ve Havva’yı cennetten kovarak dünyaya göndermiştir. Bu çok bilinen hikaye, daha önce Pi ve Requiem for a Dream filmleriyle hayranı olduğumuz Darren Aronofsky’nin Fountain filminin belkemiğini oluşturur.

16., 21., ve 26. yüzyılda geçen hikaye, ölümsüzlüğü ve buna bağlı olarak da aşkı arayışın hikayesidir. 1500′lerde yaşayan İspanyol keşif Tomas, bütün hayatını etkileyecek önemli bir misyonla görevlendirilmiştir. Kraliçe’nin, ölümsüzlüğün kaynağı olduğuna inandığı ağacı bulacak ve bu sayede, yüzyıllardır insanoğlunun peşinden koştuğu sonsuz yaşam amacına ulaşılmış olacaktır. Bu uğurda yola çıkan Tomas için yüzyıllarca sürecek bir yolculuk başlayacaktır.

2000′lere gelindiğinde aynı Tomas’ı, sevdiği kadının iyileşmesi için amansız bir hastalığa karşı mücadele ederken görürüz; Günümüzde, Tommy Creo isimli bir bilim adamı, kanser olan eşi İzzy’yi kurtarabilmek için umutsuzca bir tedavi yöntemi keşfetmeye çalışmaktadır.

2500′lerdeyse uzayda bir balonun içinde tek başına bir boşlukta yaşamaktadır. 25. yüzyılda, astronot olan Tom ise uzaydaki gezintisi sırasında kendisini çok uzun sürelerdir rahatsız eden olayların arkasındaki gerçekleri keşfeder. Bu üç adamın hikayesi tek ve ortak bir gerçeğe uzanmaktadır.

Aronofsky, filminde, reenkarnasyon (ruh göçü) mu, yoksa Jung’un eşzamanlılık teorisindeki gibi aynı anda bir kaç zamanı birden yaşamak mı, bunun ucunu açık bırakmıştır ve böylece, zaman ve mekan kavramları ortadan kalkmıştır. Bu nedenle eşzamanlılık daha bir akla yatkındır sanki. Zaten lotus çiçeği gibi, ağaç da sebep ile sonucun aynı anda gerçekleştiğini sembolize etmektedir. İlgili sahnede, ölmekte olan bir ağacın ürkek tüylerinin, başka bir yüzyılda kanserli bir kadının saçları dökülmüş ensesine dönüşmesi filmin bombardıman gibi gelen ruh bozumlarından sadece bir tanesidir. Dikkat edilirse bu olay içerisinde iki zıt olayı barındırmaktadır. Dünyaya gönderilen insanoğlu için gerçek manadaki hayat bu olayla başlarken yasak meyveden yemenin cezası olarak bundan sonra insanoğluna ölüm bahşedilmiştir. Yani insanoğlu için bir nevi hayat ve ölüm aynı olayla başlamıştır; hayat içinde ölümü ve ölüm içinde hayatı barındırmaktadır ve yer yer buna atıflar bulursunuz filmde ve derki film; yasak meyveyi yemesi konusunda Ademi kandıran Havva olabilir ama insanoğluna ölümsüzlüğü gösterecek de yine bir kadın olabilir! Zaten tıpkı Parsifal - Kral Arthur mitindeki gibi, karakterimiz şövalyevari bir devreden de geçer. Yol gösteren ise, her zamanki gibi bir kadındır ve yine bir kadın simgesi olan yüzüktür. Gerçekten filmde bilgeliği temsil eden ve kocasına ölümsüzlüğün gerçek anlamını gösteren kadındır, belki de senarist çok büyük jest yapmıştır bilinmez. Ölümsüzlüğü temsil eden Hayat ağacının peşine düşen insanoğlu ölümü kabul ederek ölümsüzlüğün sırrına ulaşıyor belki de, gerçeği kim bilebilir ki? İşte hayat bu yüzden kıymetli ve “ölüm” hayatı daha kıymetli kıldığı için “yaşam” belki de…

Aslında cevabı bilinmeyen bir şeyi cevaplaması beklenemez filmden tabii ki, film sadece Tevrat’taki hikâyenin bir nevi devam eden ama rolleri değişmiş halini sunar bizlere üç farklı zaman boyutunda. Bir anlamda, ölümün bir başlangıç olabileceği gibi, mitolojide geçen “her şeyden önce kaos vardı” söylemi gibi, yıkım olmalı ki yeniden doğuş olsun” mesajı vardır sanki.

Yehova Şahitleri Şeytanın aslında gerçek bir insan olduğuna ve mükemmel ruh özelliklerine sahip olarak yaratıldığına inanır. Ancak Âdem ve Havva’nın tanrı Yehova yerine kendisine inanmalarını sağlamaya çalışmasıyla Şeytana dönüşmüştür. Lucifer adı verilmiştir.

Lucifer cennette kendisine yasaklanan meyveyi yemesi için Havvayı kışkırtmış ve onu meyveyi yerse tıpkı tanrı gibi olacağına inandırmıştır. Yehova Şahitleri bu dünyayı Şeytanın yönettiğine inanır.

Kadim bilgiler ışığında geleceği yorumlamanın en “faydalı” yanı şimdiki zaman konusunda uyarması

Yehova Şahitlerinin Şeytanın aslında gerçek bir insan olduğuna inancı, Şeytanın Avukatı filminde, karşısındaki ifadesiz bakışlı, avukat kılıklı genç faniye “Belki de dünyanın son hümanisti benim. 20. yüzyıla damgamı vurdum. Sayenizde yaşıyorum ve hayattayım!” diyen Al Pacino’yu anımsatır. Filmde, Kevin Lomax, davalarında hiçbir dış etkenin kendisini etkilemesine izin vermeyen genç bir avukattır. Florida’da girdiği 64 davayı da kazanmıştır. Bu başarısı New York’ta en büyük avukatlık firmalarından birinin dikkatini çeker. Lomax’a reddetmesi imkânsız bir teklif yaparlar. Lomax bu teklifi annesinin kabul etmemesi yönündeki tüm ısrarlarına rağmen kabul eder. Lomax eşiyle birlikte New York’a taşınır. Başlangıçta her şey mükemmel gitmektedir. Ancak bir süre sonra işine gereğinden fazla ilgi göstermeye ve karısını yalnız bırakmaya başlar. Bu dönemde karısının çeşitli paranoyaları ortaya çıkar. Ancak Kevin karısıyla yine de ilgilenmez ve işine devam eder. Onun her konudaki güvendiği tek isim patronu ve akıl hocası olan John Milton’dur.

John Milton adı filmdeki anlamlı göndermelerden yalnızca biridir. On yedinci yüzyılda Kutsal Kitap’ın Yaradılış bölümünü ve insanın cennetten kovuluşunu yeniden yazan “Yitirilen Cennet”in giriş bölümünde John Milton, “Tanrı’nın insanları cezalandırmakla iyi bir şey yaptığını savunmayı amaçladığını” söyler. Fakat yapıtın bütününde, cennetteki kullarıyla meleklerinden tartışmasız bir itaat bekleyen Tanrı karşısında Şeytan, son derece soylu bir kahraman olarak öne çıkar. Düzenin temsilcisi Tanrı’nın sözleriyle karşılaştırıldığında, kaosun başı Şeytan’ın konuşmaları çok şiirsel ve etkileyicidir. Bu nedenle birçok şair ve eleştirmen Tanrı’nın neredeyse kötü kahramana dönüştüğü bu büyük yapıtta Milton’ın gerçekte Şeytan’dan yana olduğunu ileri sürmüştür. Benzer bir durum Şeytan’ın Avukatı’nda Al Pacino’nun ve Melek Çıkmazı’nda Robert De Niro’nun muhteşem oyunculuklarıyla canlandırdıkları etkileyici, karizmatik Şeytan karakterleri için de geçerli gibi görünmektedir.

Bu arada, hımbıl ve korkak kocası Adem’den daha yürekli ve daha akıllı Şeytan’la birlikte tanrısal bilgiye ulaşmak için yasakları çiğneyen Havva, kaosun safında yer alır ve bütün tektanrılı dinlerde olduğu gibi Hıristiyanlık’ta da düzeni bozma potansiyeli yüzünden bastırılması gereken bir kaos öğesi olarak görülür.

Şeytan figürünün Yahudi-Hristiyan ve Müslümanlıktaki bir benzeri Yezidilikte de bulunmaktadır. Ancak burada Şeytan’ın sahip olduğu özellikler diğer dinlerden farklıdır. Yezidilikte tanrı dünyanın sadece yaratıcısıdır, ancak sürdürücüsü değildir. Tanrısal iradenin vücut bulması için Şeytan bir nevi aracılık rolü üslenmiştir. Şeytan “tavus” olarak adlandırılır ve bir tavus kuşu ile simgelenir. Tanrı özünde iyilikle dolu olduğundan ibadet edip onun gönlünü kazanmak gerekmez. Aksine ibadetin ona değil içi kötülüklerle dolu olana, Tavus’a yapılması ile kötülüğün en büyük kaynağından korunulur. Bu anlamda iyilik ve kötülüğün kaynağı aslında Melek Tavus’tur. Ahiret inancı gibi sonradan hesap verilecek bir yerin varlığı söz konusu değildir. İnsanın inanışına ve yaşayışına göre dünya cennete de cehenneme de dönüşebilir. Melek Tavus bütün bu işlerin denetleyicisi ve tanrının bu dünyadaki gölgesidir.

Yezidilikten önceki ilahi dinlerde anlatılan, şeytanın, yaratıcının buyruğuna rağmen insan karşısında eğilmeyip saygı göstermemesi, onun aslında ne kadar asil olduğunun tüm evrene isbatıdır ve yaratıcı tarafından sınanmıştır. İşte bu sınavı başarı ile verip tüm insanlığın ve dünya işlerinin başına geçme hakkını kazanmıştır.

Yaşasın Al Pacino!

Pacino’da 20. yüzyıla damgasını vurduğundan bahsederken, bunu kastetmektedir belki de. Hani Pacino’nun dışında da gelecekle ilgili bir sürü öngörüde bulunan var etrafta. Bugünün bilgilerinden yola çıkarak yapılan yorumlar muhtelif. Bunların çıkış noktası hep aynı; binlerce yıldır dinler ve ahlaki normlar aracılığıyla törpülenmeye çalışılan insan egosu. Tam da milliyetçiliğin yeniden yükseliş gösterdiği günümüzde insanoğlunun binlerce yıllık toprak bağımlılığı yerini artık, kollektif tüketim alışkanlığının şemsiyesi altında gelişen sınırlarötesi bir bireyselliğe bırakıyor. Gelecekte öngörülen tek güç ya da çokuluslu şirketlerin iktidarının sembolü olan para ise adeta tek tanrılı bir “din”in göstergesi. Ya da tüm insani zaafları daha oluşumun başından farkeden ve yadsımayan şeytanın sertifikası olarak yorumlanıyor. Kadim bilgiler ışığında geleceği yorumlamanın kuşkusuz en “faydalı” yanı, şimdiki zaman konusunda uyarması. Orijinal senaryolar üretmekte soluğu kesilen Hollywood’a esin kaynağı olması da cabası. “Şeytanın Avukatı” ise kapitalizmin vatanından beyazperde için hazırlanmış öğretici ve eğlendirici uyarının son adı. “İyi ile kötünün arasındaki gerçek savaş özgür iradenin söz konusu olduğu bir iç yolculuktur” diyen İncil’den esinlenen senaryo, içimizdeki şeytanı hedefleyerek bir fars yaratmak istiyor. Üstelik adının çağrıştırdığı espri anlayışının ötesinde, gerçekten hem avukat hem de şeytan var. Amerikan adalet sistemi içerisinde yorumlandığı üzere “şeytani” bir mesleği, avukatlığı aracı kullanarak insana ait zaaflar konusunda alınacak dersleri aktarıyor.

Kibir şeytanın en sevdiği günahtır. Kibir ve hırs insanın gözlerini kör eder ve insan en değerli varlığını bile göremez hale gelir. Filmlerde geri dönüşü olabilir ama hayatta olmaz. Pacino da güç ve iktidarın sembolü olan parayı fütursuz bir biçimde kabul eden bu kendini beğenmiş gencin zaafını yüzüne vuruyor şeytani bir ifadeyle. Dev bir avukatlık şirketinin Gotik dekorunda, teatral bir anlatımla havada uçuşan didaktik replikler Pacino’nun usta oyunculuğuyla keyifli bir şamataya dönüşüyor; yaşasın Al Pacino! Abartıya kaçan yorumuna karşın Pacino’nun şeytanı baştan çıkarıcı, pek hovarda ve hiç olmadığı kadar da sevilesi bir tipleme. İyi ile kötü arasında varoluştan bu yana süregelen savaşın galibi kim olur bilinmez ama bu sahnenin galibi Pacino oluyor. Karşısındaki Keanu Reeves ise şeytana pabucunu ters giydiren avukat olması gerekirken, babasının azarlarını dinleyen bir yeniyetme havasında kasılıyor. İnsanoğlunun dini ve imanı olan para ve bunun sağladığı gücün karşı konulmaz cazibesi üzerine şeytani bir nutuk sürerken Reeves’i değilse bile seyirciyi oyalayan bir anlatımla ilahi güç ve gelecekle ilgili yorumlar sürüyor.

Ortada çokuluslu ve güçlü bir avukatlık şirketi var. Sahibi ise her dili konuştuğu anlaşılan, gündüzleri kanı çekilmiş gibi soluk bir benizle dolaşan ve metrodan başka ulaşım aracı kullanmayarak yerüstünde pek görünmemeye çalışan bir adam. Çatı katındaki ateşi hiç sönmeyen dev şömineli ve yatak odasız dairesinde tanrıya yakın oturuyor, geceleri ise etkileyici bir erkek figüründe formunun doruğuna çıkan bu adam Al Pacino’nun ta kendisi. Sodom ve Gomore’den Babil’e kadar göndermeler yapılarak tanımlanan New York adlı bu “vahşi ve kıyıcı” kentteki büyük avukatlık şirketine transfer olan genç ve hırslı avukat Keanu Reves ile güzel karısı Charlize Theron da ekibe dahil oluyorlar. İkili, içlerindeki şeytana uyup, dünyevi zevklere ulaşmak için ahlak sorgulaması yapmadan tüm verilen nimetleri kabul ediyorlar. Para ve güç için ruhunuzu şeytana satmanın bedelini ise ilerleyen dakikalarda izlememiz gerekiyor.

Ruhu şeytana satmak teması sözkonusu olduğunda ilk aklımıza gelen elbette Faust oluyor. Edebiyatın ve dinin kesiştiği birçok noktada şeytan, olayların gelişmesinde, sonuçlanmasında ya da dallanmasında temel bir figür olarak, tıpkı hayattaki kaosun açıklanmasında olduğu gibi, yazarlarca kullanılmıştır. Şeytanın kahramanı oynadığı en önemli eserlerden birisi, Goethe’nin Faust’udur. Faust’ta şeytan (Mefisto), başarılı çalışmalarıyla insanlığı, kendisinin sebep olduğu felaketlerden koruyan bir doktoru elde etme konusunda tanrıyla “bir kez daha” bahse girer. İnsanın şeytanla içsel bir kavga halinin anlatıldığı ve dünyadaki iyilik ve kötülük kavramlarının kaynağının sorgulandığı bir başka eser, Paulo Coelho’nun “Şeytan ve Genç Kadın” adlı romanıdır. Jeffrey Burton Russell ise Kötülük (1-4) serisinde yeryüzüne artık iyice alışmış olan şeytanın, insanlardan bir farkının kalmadığını ve “onu bizden biri” gibi görerek, şeytanlaşan insanı anlatmaktadır.

Yehova Şahitleri bu dünyayı şeytanın yönettiğine inanır

“Subay ve Centilmen/An Officer and a Gentleman” ile yıldızı parlayan yönetmen ve yapımcı Taylor Hackford’un niyeti doğaüstü korkularla gerilim yaratarak, avukat ile şeytan bağlantısına oturttuğu kara mizahı desteklemek. Polanski ustanın “Rosemary’nin Bebeği/Rosemary’s Baby” adlı kült filmini 90’lara uyarlamak ister gibi görünen yönetmen, gerçekçi göndermelerini ise John Grisham’ın romanından uyarlanan “Şirket/The Firm” örneği bir senaryoya oturtarak klişeleri tekrarlıyor. Doğaüstü atmosferi yaratacak dijital efektlerden asgari yararlanarak oyunculuklara ve yapım tasarımına yüklenerek öne çıkan filmin esas sorunu ise klişeleri tekrarlaması değil, teması ve stili arasında bocalaması. Hackford’ın kendisiyle dalga geçmek istediği her noktada fazlaca ciddiye alması filmin bütünlüğünü parçalayan bir kararsızlık olarak ortaya çıkıyor. Mahkeme salonlarında süren bildik sahnelerin beyhudeliği yanında, Pacino’nun kadraja girmesiyle neşelenen filmin havası her an değişken tavrıyla bir merak unsuru yaratmaktan çok, olgunlaşmamış bir senaryonun ipuçlarını veriyor. Herkesin bildiği gerçeği hiç de anlamamış bir şekilde ortalıklarda dolaşan “küçük şeytan” havasındaki Keanu Reeves’in oyunculuğuyla hırslı ve açgözlü bir genç avukat yerine aptal ve kasıntı genç bir erkek görüyoruz ortalıklarda. Karısı rolündeki Charlize Theron ise başarılı performansıyla şaşırtarak, genç avukatımızdan daha baskın bir karakter yaratıyor ve dünyevi zevklerin esiri olduğu konusunda bizi ikna etmeyi başarıyor.

Bruno Rubeo’nun olağanüstü yapım tasarımıyla öne çıktığı filmdeki bazı sahneler kuşkusuz belleklere kazınacak nitelikte. Mahhattan’a tepeden bakan çatı katındaki havuz tasarımıyla su ile gökyüzü arasındaki birleşen çizgiyi görüyor, yükseliş ve düşüş duygusunun ince çizgisini hissediyoruz. Görüntü yönetmeni Bartkowiak’ın parlak renkler ve pastel arasında gidip gelerek renklendirdiği benzersiz karelerle öne çıkan film genelinde eğleneceğiniz, özelinde beyhude bulacağınız bir yapım. Fazlaca uzun tutulan süresi, tarzını bulamamış dağınık havasına karşın “Şeytanın Avukatı” izleyiciyi süpriz sonuyla bağlayan, izlenilmesi kolay ve eğlendirici bir film. Ama yine de bir Al Pacino filmi olmaktan kurtulamıyor. “Kendini beğenmişlik en sevdiğim günahlardan birisi” diyen bu “baba” avukatın sözleriyle teyid edilen bir Pacino filmi bu, hala izlemediyseniz izleyin! Usta aktörün kendini beğendiği ve eğlendiği kadar, bu sevilesi şeytandan siz de keyif alacaksınız.

Film vermek istediği mesajlar itibarıyla bu kadar ileri gitmek istemese de kaos ve şeytan kavramlarını metafor olarak kullandığımızı akıldan çıkarmadan kendi adımıza son söz olarak şunları söyleyebiliriz sanırım: Kaos, şeytanın düzenidir. İster politik, ister ekonomik, ister bireysel isterse toplumsal olsun, denge, uyum, ahenk, senkron yoksa, boşluklar vardır ve işte o boşlukları, politik düzeyde aşırı güç olarak firavunlar, ekonomik düzeyde özel mülkiyet sahipleri olarak karun’lar, bireysel düzeyde stres, depresyon, şizofreni gibi patolojiler, toplumsal düzeyde ise sosyopati ve anarşi doldurur. Kapitalist toplumlar, işte bu dengenin bozulduğu ve firavunların, Karunların, sosyopatinin egemen olduğu kaotik toplumlardır. Çağdaş endüstri, işte bu kaosun gürültüsünden başka bir şey değildir.

Kaynaklar
Bulutsuz, S., “Kaostan Kaçanlar, Kaosla Coşanlar”, Mantık, Matematik ve Felsefe II. Ulusal Sempozyumu: Kaos, 21-24 Eylül 2004, Assos, Çanakkale, 2004
Esin Küçüktepepınar, Şeytanın Avukatı: Yaşasın Al Pacino!
Safran, B., Kaotik Edebiyat ve Sinema, Garip Çekici, 23 Temmuz 2007

9 Nisan 2009 Perşembe

Darwin Yılı: 2009

Gariptir ama, herkesin bir “felsefesi” vardır. Bir felsefe dünyaya bir bakış tarzıdır. Hepimiz doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden nasıl ayıracağımızı bildiğimize inanırız. Oysa bu konular tarihin en büyük kafalarını meşgul eden oldukça karmaşık konulardır. Eski Yugoslavya’da kardeşlerin birbirini boğazladığı savaş, kitlesel işsizliğin yeniden peyda olması, Ruanda’daki katliam gibi kötü olaylarla karşı karşıya geldiğinde birçok insan böyle şeyleri anlamadıklarını itiraf ederler ve çoğunlukla “insan doğasına” bulanık göndermeler yapma ihtiyacı duyarlar. Ama, tüm hastalıklarımızın kaynağı olarak görülen ve ebediyen değişmeyeceği varsayılan bu gizemli insan doğası nedir? Bu, dinsel bir kafa yapısına sahip olunmadıkça, ki böyle olanlar Tanrının bilgeliğiyle bizi böyle yarattığını söylerler, pek az insanın cevap vermeye kalkışacağı derin bir felsefi sorudur. Kendi yarattıklarına böyle oyunlar oynayan bir Varlığa neden tapınmak gerektiği ayrı bir sorundur.
“İnsan pek mecnundur. Bir sinek kurdunu nasıl yaratacağını bilmez, ama gider düzineyle Tanrı yaratır.” (Montaigne)
“Tüm mitoloji, doğa güçlerine, hayal gücünde ve hayal gücüyle baskın çıkar, hakim olur ve şekil verir; bu bakımdan onlar üzerinde gerçek hakimiyetin çıkıp gelişiyle birlikte kaybolup gider.” (Marx)
Hayvanlarla birçok bedensel işlevi paylaşmak bir yana, insanlar ve şempanzeler arasındaki genetik farkın yüzde ikiden az olması, yaratılışçıların saçmalıklarını paramparça eden bir yanıttır. İnsanlarla şempanzeler arasındaki yüzde ikilik genetik fark, hayvanla insan arasındaki nitel sıçramayı göstermektedir. Bu bir Yaratıcı sayesinde değil, el emeği aracılığıyla beynin gelişmesi sayesinde olmuştur. Ne var ki, taş aletlerin kullanımı ve üretimi bilinçli planlamanın ürünü değil, zorunluluğun insanın uzak atalarına dayattığı bir şeydi. İnsanlığı yaratan bilinç değil, büyük bir beyne, konuşmaya ve din de dahil kültüre yol açan insan varlığının zorunlu koşullarıdır. Dünyayı anlama ihtiyacı hayatta kalma ihtiyacına sıkı sıkıya bağlıdır. Kalın derili ölü hayvanları kesip biçerken taş yontucuları keşfeden erken hominidler, bu zengin yağ ve protein kaynağına ulaşma şansından mahrum olanlara karşı büyük bir avantaj sağladılar. Taş aletlerini mükemmelleştiren ve en iyi malzemeleri nerede bulacağını keşfedenlerin hayatta kalma şansı, bunları yapmayanlara göre daha fazla oldu. Tekniğin gelişmesi zihnin genişlemesini sağladı ve kendi yaşamlarına hükmeden doğa olaylarını açıklama ihtiyacını doğurdu. Atalarımız milyonlarca yıl süren deneme ve yanılmayla, olaylar arasında belirli ilişkiler kurmaya başladılar. Soyutlamalar yapmaya, yani deneyim ve pratikten genellemeler çıkarmaya başladılar.
Ne var ki ilk insanların soyutlamaları bilimsel bir nitelik taşımaktan uzaktı. Bu açıklamalar yalnızca deneysel arayışlardı, bir çocuğun izlenimleri gibi; kimi zaman yanlış olabilen, ama her zaman cesur ve hayalgücü kuvvetli öngörüler, hipotezler. Uzak atalarımız için güneş zaman zaman onları ısıtan ve zaman zaman da yakan büyük bir varlıktı. Yer uyuyan bir devdi. Ateş, dokunduklarında onları ısıran vahşi bir hayvan. İlk insanlar gök gürültüsü ve şimşeğe tanık oldular. Bu onları korkutmuş olmalıdır, tıpkı bugün hayvanları ve insanları korkuttuğu gibi. Ama hayvanlardan farklı olarak insanlar olayın genel bir açıklamasını aradılar. Herhangi bir bilimsel bilginin yokluğunda açıklama, değişmez biçimde doğaüstü bir açıklama oldu; çekiciyle örsü döven bir tanrı. Bu tür açıklamalar bize, çocukların naif açıklamaları gibi yalnızca gülünç görünür. Ancak, o dönemde bunlar son derece önemli hipotezlerdi; insanların dolaysız deneyimden ayırt ettiği ve ondan tümüyle ayrı bir şey olarak gördüğü olayın akılcı bir nedenini bulma çabası.
Erken dinin en karakteristik biçimi animizmdir: canlı ya da cansız her şeyin bir ruhu olduğu anlayışı. Kafasını çarptığı masaya tokat atan çocukta da benzer tipte bir tepki görürüz. Aynı şekilde ilk insanlar, ve bugünkü bazı kabileler de, kesmeden önce ağacın ruhundan kendilerini affetmelerini isterler. Animizm, insanlığın kendisini hayvan dünyasından ve genelde doğadan henüz tamamen ayırmadığı bir döneme aittir. İnsanların hayvanların dünyasına olan yakınlıkları¬na, atların, geyik ve bizonun modern sanatçılar tarafından bir daha asla yakalanamayacak olan bir doğallıkla resmedildikleri mağara sanatının tazeliği ve güzelliği tanıklık eder. Bu, bir daha geri getirilemeyecek olan insan soyunun çocukluk dönemiydi. Bu uzak atalarımızın psikolojisini yalnızca hayal edebiliriz. Ama paleontolojinin keşiflerini antropolojiyle birleştirerek, içinden çıktığımız dünyayı en azından taslak olarak yeniden kurmamız mümkündür.
Büyü ve dinin kökenlerini araştıran klasik antropoloji çalışmasında Sir James Frazer şunları yazıyor: Bir vahşinin, daha gelişkin insanların doğa ve doğaüstü arasında çizdiği ayrımı anlaması pek zordur. Ona göre dünya büyük ölçüde doğaüstü güçler tarafından, yani kendisininki gibi itkiler ve dürtülerle hareket eden, yine kendisi gibi, kendisine yapılan merhamet, umut ve korku çağrılarına göre davranmaya müsait kişisel varlıklar tarafından işletilmektedir. Böyle tasavvur edilen bir dünyada doğanın gidişini kendi yararına etkileme gücü ona sınırsız görünür. Dualar, vaatler ve tehditler, tanrılardan iyi hava koşulları ve bol mahsul koparmasını sağlayabilir; ve eğer bir tanrı, zaman zaman onun da inandığı gibi, onun kendi kişiliğinde yeniden canlanacak olursa, o zaman daha yüksek hiçbir varlığa başvurma ihtiyacı duymaz; kendisinin ve hemcinslerinin mutluluğunu arttırmak için gerekli tüm güçleri kendisinde toplamıştır.
Ruhun bedenden ayrı ve bağımsız olduğu anlayışı vahşiliğin en uzak dönemine kadar uzanır. Bunun temeli çok açıktır. Biz uyurken ruh bedeni terk edip rüyalarda gezinir. Genişletme yoluyla, ölüm ve uyku arasındaki benzerlik (Shakespeare “ölümün ikinci beni” diyordu), ruhun ölümden sonra da varolmayı sürdürebildiği fikrine ilham vermiştir. Böylece ilk insanlar kendi içlerinde kendi bedenlerinden ayrı bir şey olduğu sonucuna vardılar. Bu, bedene komuta eden ve her türden inanılmaz şeyi, beden uyurken bile yapabilen ruhtur. Bu insanlar yine bilgece sözlerin yaşlı insanların ağzından çıktığına dikkat ederek, beden ölürken ruhun yaşamaya devam ettiği sonucuna vardılar. Göçme fikrine alışkın insanlar için ölüm, yolculuk için yiyecek ve gereçlere de ihtiyaç duyan ruhun göçü olarak görüldü.
Önceleri sabit bir mekânı olmayan ruhlar, çoğunlukla bir sıkıntıya yol açarak salt gezinti yapıyor ve yaşayanları onların huzura erdirilmesi için olağanüstü mesafelere gitmeye zorluyorlardı. İşte burada dinsel seremonilerin kökenini görüyoruz. Sonuç olarak bu ruhların yardımı dua aracılığıyla elde edilebilirdi. Bu aşamada din (büyü), sanat ve bilim ayrışmış değillerdi. Kendi çevreleri üzerinde gerçek hakimiyet kurma araçlarından yoksun olan ilk insanlar, amaçlarına doğayla büyüye dayalı bir ilişki kurarak ve böylece onu kendi iradelerine tâbi kılarak ulaşmaya çalıştılar. İlk insanların kendi ruh-tanrılarına ve fetişlerine karşı tavırları son derece pratikti. Duaların niyeti sonuç elde etmekti. Bir insan kendi elleriyle bir put yapar ve onun önünde yere kapanırdı. Ama arzu edilen sonuç gelmezse, yakarış yoluyla almayı beceremediği şeyi şiddet yoluyla çekip çıkarmak için puta lânet okur ve ona vururdu. Rüyalar ve hayaletlerin bu ilginç dünyasında, ya da bu din dünyasında, ilkel akıl, olan biten her şeyi görünmeyen ruhların işi olarak görüyordu. Her çalı ve akıntı, dost ya da düşman bir canlı yaratıktı. Her şanslı olayın, her rüyanın, ağrı ya da duyumun sebebi bir ruhtu. Dinsel açıklamalar, doğa yasalarına dair bilgi eksikliğinin bıraktığı boşluğu doldurdu. Ölüm bile doğal bir olay olarak değil, tanrılara karşı işlenmiş bir suçun sonucu olarak görüldü.
İnsan soyunun varoluşunun büyük bölümünde insanların zihinleri bu tür şeylerle dolu olmuştur. Üstelik bu yalnızca, insanların ilkel toplumlar olarak görmekten hoşlandığı toplumlarla sınırlı kalmamıştır. Aynı tür batıl inançlar biraz farklı kılıklar altında bugün de varolmayı sürdürüyorlar. Uygarlığın ince cilâsı altında, kökleri, yarı unutulmuş fakat alt edilmemiş uzak geçmişte olan ilkel akıldışı eğilimler ve fikirler gizlenmektedir. İnsanlar kendi varoluş koşulları üzerinde sıkı bir denetim kurmadıkça da, bunların kökü, nihayetinde insan bilincinden kazınmayacaktır.
Toplumsal ilerleme, bildiğimiz gibi, asıl olarak işlevlerin art arda farklılaşmasından, ya da daha basit ifadeyle işbölümünden oluşmaktadır. Frazer ilkel toplumda kol ve kafa emeğinin birbirinden ayrılmasının, şaşmaz biçimde bir rahipler, şamanlar ya da büyücüler kastının oluşumuyla bağlantılı olduğuna işaret etmektedir. Ruhu bedenden, zihni maddeden, düşünmeyi eylemden ayıran düalizm, toplumsal evrimin verili bir aşamasında işbölümünün gelişmesiyle güçlü bir itilim kazandı. İşbölümünün daha da gelişmesi, entelektüel elit ile insanlığın el emeğine mahkûm çoğunluğu arasında, köprü kurulması olanaksız bir yarılmaya yol açtı. Kafa ve kol emeği arasındaki köklü ayrışma fikirlerin, düşüncelerin ve sözcüklerin bağımsız bir varlığı olduğu yanılsamasını derinleştirir. Tüm dinin ve felsefi idealizmin altında bu yanlış anlayış yatar.
Kendi suretinde insanı yaratan tanrı değildir, aksine tanrıları kendi suret ve benzeyişlerinde yaratan insanlardır. Ludwig Feuerbach, kuşların bir dini olsaydı tanrılarının kanatlı olacağını söylüyordu. “Din, kendi anlayış ve duygularımızın bize bağımsız ve dışımızda varlıklar olarak göründüğü bir rüyadır. Dinsel akıl özne ve nesne arasında ayrım yapmaz, şüpheden muaftır; başka şeyleri kendisinden ayırt etme yetisinden yoksundur, ama kendi tahayyüllerini kendi dışında ayrı varlıklar olarak görme yetisine sahiptir.” Kolophon’lu Ksenophanes de bunu anlamıştı: “Homeros ve Hesiodos, insanlar arasındaki bütün utanç verici ve onursuz işleri tanrılara atfetmiştir: çalıp çırpma, zina ve birbirini kandırma ... Etiyopyalılar kendi tanrılarını siyah ve kalkık burunlu yaparlar, ve Trakyalılar da gri gözlü, kızıl saçlı ... Eğer hayvanlar da insanlar gibi resim veya başka şeyler yapabilselerdi, atlar ve öküzler de kendi tanrılarını kendi suretlerinde yaparlardı.”
Neredeyse tüm dinlerde varolan yaratılış efsaneleri, şaşmaz biçimde imgelerini gerçek hayattan alırlar, örneğin, şekilsiz kile şekil veren çömlekçi imgesi. Gordon Childe’ın düşüncesine göre, ilk kitap Tekvin’deki Yaratılış hikâyesi, Mezopotamya’da “Başlangıçta” toprağın gerçekten sulardan ayrılmış olduğu, ama bunun ilâhi müdahaleyle olmadığı olgusunu yansıtıyordu:
Üzerinde büyük Babil kentlerinin yükseleceği toprak kelimenin tam anlamıyla yaratılmalıydı; Kutsal Kitapta adı geçen Erek’in tarih öncesi habercisi, alüviyal çamur üzerine çaprazlama yatırılan sazlıklardan oluşan bir tür platform üzerine inşa edilmişti. İbranilerin Tekvin kitabı, bizi Sümer’in çok daha eski ve bozulmamış haline ilişkin gelenekler hakkında bilgilendirmiştir: su ve kuru toprak arasındaki sınırın hâlâ akışkan olduğu bir “kaos”. “Yaratılış”taki temel hadiselerden birisi bu unsurların ayrışmasıdır. Oysa toprağı yaratan tanrı değil bizzat proto-Sümerlerdi; tarlaları sulamak ve bataklığı kurutmak için kanallar açtılar; insanları ve hayvanları sulardan korumak için bentler ve yüksek platformlar inşa ettiler; sert sazlıkları ilk kez açarak bunlar arasındaki kanalları keşfettiler. Bu mücadelenin anısının geleneklerde inatla yaşaması, eski Sümerlilerin içine düştükleri zorluğun ölçüsü hakkında bir fikir verir. Elde ettikleri ödül ise, besleyici hurmaların sağlama bağlanmış mahsulü, akaçlanmış tarlalardan bol ürün ve sürüler için sürekli otlaklardı.
İnsanın dünyayı ve onun içinde kendi yerini açıklama yolundaki en eski çabaları mitolojiyle iç içe geçmiştir. Babilliler tanrı Marduk’un, toprağı sudan, göğü de yerden ayırarak, Kaosun içinden Düzen yarattığına inanıyorlardı. Yahudiler Kutsal Kitabın Yaratılış mitini Babillilerden aldı ve sonra da Hıristiyan kültürüne aktardı. Bilimsel düşüncenin gerçek hikâyesi, erkeklerin ve kadınların mitolojiden vazgeçmesiyle ve tanrıları araya karıştırmadan, doğanın akılcı bir tasarımına varmak için çaba göstermesiyle başlar. O andan itibaren, insanlığın maddi ve manevi esaretten kurtuluş için gerçek mücadelesi başlar.
Felsefenin ortaya çıkması insan düşüncesinde gerçek bir devrimi temsil eder. Modern uygarlığın büyük bölümü gibi, biz de onu eski Yunanlılara borçluyuz. Hintliler, Çinliler ve daha sonra Araplar tarafından önemli ilerlemeler kaydedilmiş olmasına rağmen, Rönesansa kadar olan dönemde felsefe ve bilimi en yüksek noktasına çıkaranlar Yunanlılardı. İ.Ö. 7. yüzyılın ortalarından itibaren dört yüzyıllık dönemin Yunan düşünce tarihi, insanlık tarihinin en etkileyici sayfalarından birini oluşturur.
Yunanlılardan ta bugüne kadar tüm felsefe tarihi iki zıt düşünce okulu arasındaki bir mücadeleden ibarettir: materyalizm ve idealizm. Burada, felsefede kullanılan kavramların gündelik dilden nasıl temelli biçimde farklılaştığının mükemmel bir örneği ile karşılaşıyoruz.
Birisini “idealist” olarak andığımızda normalde aklımızda yüksek idealleri ve kusursuz ahlâkı olan bir insan vardır. Materyalist ise tersine, yiyeceğe ve diğer şeylere karşı azgın bir iştah duyan, ilkesiz, para düşkünü, bencil bir birey olarak –kısacası tamamen sevimsiz bir karakter olarak– görülür.
Bunun felsefi materyalizm ve idealizmle hiç ilgisi yoktur. Felsefi anlamda idealizm dünyanın yalnızca düşüncelerin, zihnin, ruhun, ya da daha doğrusu, fiziksel dünya varolmadan önce varolan İdeanın bir yansıması olduğu görüşünden hareket eder. Duyularımızla bildiğimiz kaba maddi şeyler, bu okula göre, kusursuz İdeanın kusurlu kopyalarıdır. Antik dönemde bu felsefenin en tutarlı savunucusu Platon’du. Gelgelelim, idealizmi o icat etmedi, onun bir evveliyatı vardı.
Pisagorcular her şeyin özünün Sayı olduğuna inanıyorlardı (bazı modern matematikçiler tarafından alenen paylaşılan bir görüş). Pisagorcular genelde maddi dünyaya, özelde de, ruhu esir eden bir hapishane olarak gördükleri insan bedenine karşı bir horgörü beslediler. Bu, çarpıcı biçimde ortaçağın keşişlerinin dünyaya bakışını hatırlatıyor. Gerçekte Kilisenin, düşüncelerinin birçoğunu Pisagorculardan, Platonculardan ve yeni-Platonculardan almış olması pek muhtemeldir. Bu şaşırtıcı değil. Tüm dinler zorunlu olarak idealist bir dünya görüşünden hareket ederler. Fark şuradadır ki, din duygulara hitap eder ve dünyanın mistik, sezgisel bir tasarımını (“Vahiy”) sunduğunu iddia ederken, idealist filozofların çoğu kendi teorileri için mantıksal argümanlar sunmaya çalışırlar.
Ama dibine inildiğinde, idealizmin tüm biçimlerinin kökleri dinsel ve mistiktir. “Kaba maddi dünyayı” hor görme ve “İdeali” yüceltme, doğrudan doğruya, az önce din bakımından üzerinde durduğumuz olgulardan doğar. Platoncu idealizmin, köleci sistemin doruğuna ulaştığı dönemde Atina’da gelişmiş olması bir tesadüf değildir. O günlerde el emeği, kelimenin tam anlamıyla köleliğin damgası olarak görülüyordu. Takdire layık tek emek zihinsel emekti. Esasen felsefi idealizm, yazılı tarihin şafağından günümüze kadar süregelen kafa ve kol emeğinin aşırı bölünmesinin bir ürünüdür.

Bu noktada içimizden şeytanın avukatlığını yapan bir ses "yalnız bir sorum var?" diye itiraz edebilir:
"Zorunluluk evrimsel anlamda insanları diğerlerine üstün kıldı diyorsun ve şempanzeden örnek veriyorsun. Aradaki genetik farkın yüzde ikiden az olduğunu ve bunun yaratılışçıların görüşlerini paramparça ettiğini söylüyorsun."
Şimdi önyargılara kapılmadan, ne yaratılışçı, ne de belli bir dinin temsilcisi olmak gerekmeden, aksine dinsiz ve öncekinden farklı olarak olaya siyasi ve sosyolojik açıdan baksak bile dinlerin tümden toplumsal kontrölü sağlamak üzere atılmış yalanlar üzerine kurulu olduğunu savunan biri bile olsak yukarıda söylenenlerin yeniden gözden geçirilmesi tavsiyesinde bulunabilir.
Çünkü durduğumuz nokta, aynen dinle uyutulmuş olanlarda olduğu gibi, gözlerini kapama ve belli bir görüşü sorgulamadan kabul etme, noktasıyla karıştırılabilir. Ludwig Feuerbach ateisttir. Ateizm de bir dindir. İnanmama dinidir. Tabi ki burada kimsenin inancına saygısızlık etmek istemeyiz, fakat felsefeyle ilgilenen insanlar olarak bunların dışında bir noktada olmamız gerektiği düşünülebilir. "Örneğin agnostik bir tutum sergilemen gerekir." denebilir. Çünkü Tanrı'nın yokluğu veya varlığı yanlışlanabilir veya doğrulanabilir bir olgu değildir. Oysa şempanze örneğini genetik bağ ile ilişkilendirdiğimiz için bu örneğin bilimsel açıdan yanlış bir örnek olduğu ileri sürülebilir. Hatta "şu anda karşımızda dogmalarla uyutulmuş zeki bir yaratılışçı olsa, bizi anında mağlup edebileceği, insanın genetik bağının daha fazla olduğu canlıların varolduğu hatırlatılabilir; örneğin fare %99.1, bu nedenle tüm deneyler fareler üzerinde yapılır veyahut bira mayası %99.7 dir. Oysa biz ne fareye, ne de bira mayasına benziyoruz fakat genetik açıdan şempanzeden daha yakınız onlara, dolayısıyla verdiğimiz örneğin mantık dışı olduğu iddia edilebilir. Üstelik evrimsel anlamda zorunluluk ile evrimleşti demek de yanlış, diye devam edebilir şeytanın avukatı, bunu bilemeyiz, mutasyon sadece zorunlulukla oluşmaz, rasgele de oluşabilir, dolayısıyla burada zorunluluğu zorunlu ve tek ihtimal koşup, diğer ihtimalleri göz önüne almamak da bağnazlıktır. Üstelik felsefi idealizmi tek bir nedene indirgemek, onu abartılı şekilde basitleştirmek olmaz mı? Yani burada yapmaya çalıştığını Ockham'ın usturasından keskin olmak mıdır?
Günümüzde bilim, herşeyin interdependency (bağımlılıklar arası) ile açıklandığı bir evrende yaşadığımızı iddia ederken ve bilimsel olguların sadece bir veya birkaç nedene dayandırılamayacağı, bunun aksine birçok birbirine bağımlı değişkenden oluştuğunu ve bu değişkenlerin de kendi aralarında bir sistem oluşturduğunu öne sürerken, bizim kalkıp burada herşeyi basit nedenlere indirgeyip tek gerçek gibi gösterme gibi hatalı bir çabamız mı sözkonusudur?
Bilimsel açıdan doğru olduğunu düşündüğümüz Darwinci Evrim teorisini yaratılışçı teoriler karşısında savunmak, kendi savunduğumuz "kafa ve kol emeğinin aşırı bölünmesi" görüşünü destekleyici ve kendini, kendi içinde çelişir hale getirici bir durum mudur? Bu durum, hiper-anlatıların (Darwin dışında en çok bilinen diğer hiper anlatılar Freud ve Marks'a aittir) diğer anlatı türlerinden (sözgelimi yaratılışçıların savunduğu dini anlatılar) hiyerarşik açıdan bir farkının kalmadığı günümüz postmodern koşullarında, "kendimizi diğer insanlardan soyutlayıp elit tabaka olarak lanse etmek için yaslandığımız modası geçmiş modern bir tavır mıdır? Sokrates bunu görse, mezarda kemikleri sızlardı belki de. Oysa konumumuzun Platon karşıtı bir tutum içinde olmamız beklendiğinden, Platon gibi elitist davranmak, açıkçası çok ironik bir durum oluştururdu.
Şimdi sırasıyla tüm bu sorulara sırasıyla cevap verelim:
Ateist değilim, hatta tanrının varlığı ve yokluğu konusunu çok da umursadığımı ve insanın şempanzeden evrimleştiğini konusunda da katı bir inanç içinde olduğumu söyleyemem. Kaldı ki Ludwig Feuerbach’ın mantıklı bulduğum bazı görüşlerinden alıntı yapmam onun tüm görüşlerini benimsediğimi ve doğru kabul ettiğimi de göstermez. Ancak insanlığın varoluşu ve bugün geldiği noktayla ilgili olarak ileri sürülen bilimsel tezler içerisinde tüm eksikliklerine rağmen diğerlerine nazaran evrimci görüşü kendimce olabildiğince objektif nedenlerle kendime daha yakın buluyorum. İnsanın genetik bağının fare ve bira mayasında oransal olarak fazla olması evrim teorisini yanlışlamaya yeter mi sence? Bu noktada Darwinciliğin savunulmaya, başka bilim dallarındaki yerleşik bazı gerçeklerden daha fazla gereksinimi var bence. Çoğu kişi kuantum kuramını ya da Einstein’in özel ve genel görelilik kuramını anlamaz ancak sırf anlamamaları bu kuramlara karşı çıkmalarını gerektirmez. Ancak Einstein’cılığın tersine, Darwincilik konusunda bilen bilmeyen herkes ahkâm kesiyor. Sanırım Darwinciliğin bir sorunu da herkesin bu kuramı anladığını zannetmesi. Aslında Darwincilik şaşırtıcı derecede yalın bir kuram; özünde, kalıtsal çeşitliliğin olduğu yerde, gelişigüzel olmayan üreme biçiminin uzun erimli sonuçları olacağını söylüyor (tabi bu sonuçların birikmesi için yeterli süre varsa. Fakat bu yalınlığın aldatıcı olduğuna inanmak için iyi sebepler var. Unutmayalım ki ne denli yalın görünse de 19. yy. ortalarında Darwin ve Wallace akıl edene dek bu kuram kimsenin aklına gelmedi. Neden o zamana kadar yaşamış yüzlerce, binlerce dahi, bilim adamı, düşünür bu gerçeği göremedi ve böylesine güçlü bir fikir nasıl oluyor da hala yaygın bilinç tarafından benimsenmeden kalabiliyor?

Sanki insan beyni özel olarak Darwinciliği yanlış anlamak ve inanılması güç bulmak için tasarlanmış. Örneğin senin de takıldığın rastlantı konusunu ele alalım. Darwinciliğe saldıranların büyük çoğunluğu bu kuramda gelişigüzel rastlantı dışında bir şey olmadığı fikrine sarılıyorlar, hem de müthiş bir hevesle. Canlıların karmaşıklığı rastlantının antitezini içerdiğinden Darwinciliğin rastlantıyla eşdeğer olduğunu düşünürseniz karşı çıkıp çürütmeniz elbette kolay görünecektir. Oysa kuram mutasyon sonucu gerçekleşen değişimle canlının hayatta kalma olasılığını artıran değişimlerin sonraki nesillere aktarılması üzerine kurulu. Yani aslında iki temel kavram üzerinde yükseliyor. Hayatta kalma ve üreme. Herhangi bir mutasyon bu iki kavramdan hangisini ne kadar kolaylaştırdığına bağlı olarak evrimsel süreçte aktarılıyor ya da aktarılamıyor. Bu nedenle herhangi bir şekilde bağnazlık yaptığımı düşünmüyorum. Bununla ilgili detaylı bilgi Richard Dawkins’in TUBITAK tarafından basılan Kör Saatçi kitabından edinilebilir.

Darwinciliğe inanmamaya yargılı olmamızın nedenlerinden biri de beyinlerimizin evrimsel değişime özgü zaman ölçeğinden tümüyle farklı zaman ölçeklerinde geçen olaylarla uğraşmak üzere yapılanmış olmasıdır. Saniyeler, dakikalar, saatler, yıllar ya da birkaç on yıl alan süreçleri anlamak üzere donanmışız. Oysa Darwincilik, tamamlanması yüzbinlerce, milyarlarca yıl sürecek kadar yavaş gerçekleşen birikim süreçlerine ilişkin bir kuramdır. Neyin olası olduğuna ilişkin tüm sezgisel yargılarımız bu ölçekte müthiş yanlış çıkıveriyor. Kuşkuculuğumuz ve öznel olasılık kuramımız inanılmaz yanılgılara uğruyor, çünkü evrim, (işte asıl bu müthiş bir ironi taşıyor), bizi birkaç on seneden oluşan bir ömürlük bir süre içerisinde düşünmeye ayarlamış. Bunu anlayabilmek için, hayal gücümüzün o aşina olduğumuz zaman ölçeğinin diktiği demir parmaklıkları aşıp kaçması gerek.

Beyinlerimizin Darwinciliğe karşı önyargılı olmasının sebeplerinden biri de yaratıcı tasarımcılar olarak kazandığımız büyük başarıdan kaynaklanıyor. Dünyamız mühendislik ve sanat ürünleriyle dolu. Karmaşık zarafetin önceden planlanmış, sanatsal bir tasarımın göstergesi olmasına alışmışız. Bu, büyük olasılıkla, bir tür doğaüstü tanrıya inanmamızın en güçlü sebebi. Darwin ve Wallace’ın tüm sezgilere karşın ilksel yalınlıktan karmaşık tasarımın ortaya çıkışını açıklayacak bir başka yol daha olduğunu görebilmeleri için (ki bir kez anladıktan sonra çok daha mantıklı bir yol bu) kocaman tahayyül dünyasında büyük bir adım atmaları gerekti. Öylesine büyük bir sıçrama ki bu, günümüzde birçok insan bu adımı atmaya cesaret edemiyor. Neyse bu Darwin ve Wallace konusunu fazla uzatmak istemiyorum, yalnızca evrimle ilgili gizemi onların çözdüğünü ve hergeçen gün onların çözümüne dipnotlar eklenmeye devam ettiğini belirtmek istiyorum. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi Kör Saatçi kitabından ve tabi ki Darwin’in orijinal kitabı başta olmak üzere pek çok bilimsel başka yayından elde edilebilir.

Konuya siyasi ve sosyolojik açıdan baktığını söylüyorsun. Böyle bir bakışa sahip olmak da Darwinci görüşü dışarıda bırakmayı gerektirmez. Bununla ilgili olarak “dinlerin tümden toplumsal kontrölü sağlamak üzere atılmış yalanlar üzerine kurulu olduğu” düşüncesini tarihte en güçlü biçimde dillendirmiş düşünürlerden biri olan Marx’ın baş yapıtı Das Kapital’i Darwin’e ithaf ettiğini hatırlatmakla yetineceğim.

Anlaşılacağı gibi Darwinci evrime inanmakla beraber asla bunun %100 doğru olduğunu iddia edemem. Bilimsel gerçekliklerle ilgili olasılıklara inanırım. Ayrıca bilimsel teorilerin geçerliliğiyle ilgili Kuhncu görüşü kendime daha yakın bulduğumu da söylemem gerek. Doğrulanabilirlik-yanlışlanabilirlikden bahsettiğin için Popper’den ve kendisiyle uzun süren akademik tartışmalara giren Kuhn’dan ve bilimsel devrimlerle ilgili görüşlerinden haberdar olduğunu varsayıyorum. Bu nedenle bununla ilgili daha fazla açıklamaya şimdilik gerek görmüyorum. Ancak birbirine rakip bilimsel teorilerin yararlılıklarına göre benimsendiğini ve bilimsel topluluklar içinde en fazla kabul gören teorinin geçerli sayıldığını düşünüyorum. Zamanla geçerli teori yetersizleştikçe yeni rakip teorilerden biri daha fazla kabul görmeye başladığında o hakim paradigma haline gelir. Elbette ki bu eski teorinin tamamen yanlış kabul edilmesi anlamına gelmez. Eski teorinin işe yarar kısımları kullanılmaya devam eder. Bununla ilgili sık verilen örnek Newton mekaniği ve Einstein’in görecelik paradigmasıdır. Ayrıntılı bilgi Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabında ve doğrudan alakalı olmasa da yönetim bilimlerinin başlangıcı ile ilgili http://barissafran.blogspot.com/2007/08/kuhnun-paradigma-teorisi-erevesinde.html linkinde bulunabilir.

Felsefi idealizmi tek bir nedene indirgemek konusuna gelince.. senin de dediğin gibi, günümüzde bilim, herşeyin interdependency (bağımlılıklar arası) ile açıklandığı bir evrende yaşadığımızı iddia ederken ve bilimsel olguların sadece bir veya birkaç nedene dayandırılamayacağı, bunun aksine birçok birbirine bağımlı değişkenden oluştuğunu ve bu değişkenlerin de kendi aralarında bir sistem oluşturduğunu öne sürerken (bu zaten kaos teorisi ve kuantum fiziğinin de temelindeki görüşlerden biridir ve inan bana bu konuda mütevazi olamayacak kadar çok okumuşluğum var http://garipcekici.blogspot.com/ , kuracağımız her cümlede ya da öne süreceğimiz her iddia da bunu tekrar tekrar yazmak, zikretmek, konuşmayı ya da tartışmayı neredeyse imkansız hale getirirdi. Elbette ki her olayın pek çok nedeni vardır ancak bu nedenlerin ağırlıkları da aynı derecede önemlidir. Yani yine istatistik diliyle konuşacak olursak olası nedenler arasından hangi neden mevcut gerçekliği % kaç oranında açıklayabiliyor? Önemli olan noktalardan biri budur. Felsefi idealizmle ilgili görüşümün (elbette ki pek çok başka nedenle beraber) önemli bir oranda açıklayıcı olduğunu düşünüyorum.

Son olarak alaycı tutumuma ve elitist tavrıma da değineyim. Bu tutumun sebebi, “En doğruyu bilen her zaman Allah tır” şeklinde dumur fikirlerle karşılaşmış olmanın doğurduğu haklı tepkidir. Elitist tutumumdan ötürü Sokrates’in kemiklerinin sızlayacağını söylüyorsun ama esasen Sokrates’in elitist olduğunu düşünmek için elimizde aksini düşünmeyi gerektirenden daha fazla sebep var.

Sokrates’in ölümü, Atina ile Sparta’nın birleşip İran ordularına karşı kazandıkları zaferle, yani Sokrates’in doğuşundan iki yıl önce hazırlanmaya başlar. Ortak düşmana karşı Sparta kara kuvvetleri, Atina ise deniz kuvvetleriyle katılmıştı. Zaferden sonra Sparta’nın ordusu başına dert oldu; memleketi sömürdü. Atina ise savaş için hazırladığı filoyu ticaret için kullandı, dünyaya açıldı, dünya Atina’ya geldi; Atinalılar kendilerine hiç benzemeyen, kendileri gibi düşünmeyen bambaşka insanlarla tanıştı. Değişik insanların bir araya gelmesi, Atina’da eski inanışların, düşünüş geleneklerinin yıpranmasına yol açtı. Deniz yolculukları Atinalıları yıldızları bilmeye, yıldızlar da evrenin sınırlarını araştırmaya götürdü. Atina’da bir yandan eski inanışları yıpratan, bir yandan da yeni bilgiler edinmeye çalışan ve sonradan filozof (bilgi-sever) adını alan bir takım aydınlar türemeye başladı. Bunların bir kısmı, Thales ve Herakleitos gibi Anadolu filozoflarının ardından giderek insanın yaşadığı dünyayı, havayı, suyu, ateşi, toprağı, yani fizik gerçeği aydınlatmaya çalışıyorlar; bir kısmı da akıllarını yalnız bütün inanışları çürütmekte, her şeyin püf noktasını bulmakta kullanıyorlardı. Birinciler için önemli olan insan dışı gerçekler, ikinciler içinse daha çok insan içi gerçeklerdi. Fizikçiler insanlarla ilgili sorunları (meseleleri) küçümsüyor, sofistlerse, hiçbir sonuca varmaksızın da olsa yalnız insanla ilgili sorunları ele alıyorlardı. Sokrates’in doğduğu yıllarda Atina’da daha çok sofistlerin sözü geçiyordu. Doğrusunu isterseniz, Sokrates fizikçilerden çok sofistlerden yanadır. Devlet isimli kitabında da aslan payı fizikçilerden çok sofistlerindir, çünkü Devlet, insan dışından çok, insan içine çevrik bir kitaptır. Uzun sözün kısası, Sokrates, sofistlerle birlikte demek istiyor ki, insanın hayatı dünyanın hayatından daha önemlidir; asıl bilgi dünyayı değil, insanı bilmektir. Tanrılar evreni yönetedursun, insan kendi hayatını yönetmelidir; iyi ile kötüyü, doğru ile eğriyi ayırt etmesini öğrenip hem kendini, hem başkalarını adam etmelidir. Bütün bilimlerin amacı insanların daha iyi insan olmalarını sağlamaktır. Sokrates, böylece felsefeyi tabiattan çok insana, fizikten çok ahlaka bağlamış; filozofu ister istemez dünya işlerine, politikaya, günlük sorunlara karıştırmış oluyordu. O kadar ki, düşüncelerinden çıkan sonuca göre, ya devlet adamının filozof, ya da filozofun devlet adamı olması gerekiyordu.

Atina’da demokrasi ile felsefenin sarmaş dolaş olduğu ya da birbirini didiklediği yıllarda sofistler arasında iki düşünce çatışıyordu: bunlardan birine göre insanlar doğuştan iyi ve eşittirler; toplumun kötü düzeni onları bozuyor; güçlüler güçsüzleri bozuyor; kanunlar güçlülerin elinde güçsüzlere karşı bir silah oluyor. Öteki düşünceye göre ise insanlar doğuştan ne iyi, ne de eşittirler. Yalnız güçlü ve güçsüzler vardır; güçlünün güçsüzü yönetmesi, ezmesi tabiat gereğidir ve doğrudur; insan haklı olmaya değil, kuvvetli olmaya bakmalıdır. Bu iki düşünceden biri daha çok Atina, öteki daha çok Sparta devletinden örnek alıyordu. Biri daha çok halkçıların, öteki daha çok aristokratların ya da zenginlerin ekmeğine yağ sürüyordu.

İşte Platon’un devlet diyalogunun kaynağı bu iki düşüncenin çatışmasıdır. Sokrates gerçi açıkça hiçbirini desteklemiş değildi. O, devletin başına en akıllıların gelmesini istiyor, nerede olursa olsun, yalnız akla uygun olanı arıyordu. Ne var ki, içinde yaşadığı Atina demokrasisinin akla uymayan tarafları çoktu. Sokrates de aklının dikine gittikçe durmadan düşman kazanıyordu. 400.000 Atinalının 250.000’i hiçbir siyasal hakkı olmayan kölelerdi. Geri kalan 150.000 yurttaştan da küçük bir azınlık Büyük Meclis’e girebiliyor, devleti yönetenler yurttaşlar listesinden alfabe sırasına göre seçiliyordu. Böylece her halk çocuğu her an, devleti yöneten 1.000 kişinin arasına girebiliyordu. Ama şu ya da bu değeri, bilgisi olduğundan değil, yalnız halk çocuğu olduğundan. Sokrates herkesin başa geçme hakkını doğru bulmakla birlikte, başa geçenin en değerli yurttaş olmasını istiyor. Bunu istemekle de devletin çoğunluğun değil, seçkin bir azınlığın yönetmesini istemiş oluyordu ki, bu da bir yandan halk çocuğunun bilgisizliğini yüzüne vurmak, öte yandan kendilerini en değerli azınlık sayan aristokratların ve zenginlerin halk düşmanlığını ister istemez haklı çıkarmak demekti. Bununla ilgili ayrıntılı bilgi de yine http://barissafran.blogspot.com/2007/07/sokratesin-lm-ve-ynetim-felsefesi.html den edinilebilir.