4 Aralık 2009 Cuma

Kaos ve Mitoloji (1): Kaos Kavramı ve Felsefenin Doğumu - Barış Safran

İndigo Dergisi'nden (http://www.indigodergisi.com)
Sayı 51, Ocak 2009

Bilim dünyasındaki her geçen gün üzerine yenileri eklenen son gelişmeler ışığında ve kuantum teorisiyle birlikte kaos kavramı, son yılların en güncel tartışma alanlarından biri olmuştur.



Günlük konuşmalardaki kargaşa anlamına gelen kullanımı ve bilim dünyasındaki doğrusal olmayan dinamik sistemlerde türbülans sonucu ortaya çıkan spesifik duruma karşılık gelen anlamları dışında kavramın köklerine baktığımızda, M.Ö. altıncı ve yedinci yüzyıllara kadar geriye, Yunan Mitolojisinin derinliklerine kadar inmemiz gerekmektedir. Aynı zamanda felsefenin doğumunun da öyküsü olan okumakta olduğunuz Kaos ve Mitoloji başlıklı yazı dizimizin bu ilk bölümünde, Hesiodos ve Ovidius gibi şairlerin eserlerinden yola çıkarak kavramın ilk kullanılışı açıklanmaya çalışılmıştır. Böylelikle bu yazıda giriş yaptığımız mitolojide kaos konusuyla, günümüz bilim felsefesine; fizik, kimya ve biyoloji gibi fen bilimleri başta olmak üzere sosyal bilimler; ve yaşamın neredeyse tüm alanlarına ciddi katkılar sağlayan kaos kuramının gelişimine farklı bir pencereden bakarak ışık tutmak amaçlanmaktadır.

Kaos kelimesinin etimolojik köklerini araştırdığımızda, kavramın ortaya çıkışıyla felsefe tarihinin başlangıcının, birbirleriyle tamamen bağlaşık ve ilişkili olduğu görülür. Felsefe, var olanlar üzerinde bilinçli, planlı düşünceden doğmuştur. Öteden beri cevapları yalnız dinden, mythostan edinilen bazı sorunlar, bir süre sonra eleştiren bir düşünmenin ve gözlemin konusu yapılınca, felsefe tarihi de başlamıştır. Bu soruların başında da: “var olanların kökeni, dolayısıyla evrenin (kosmos) meydana gelişiyle insanın bu dünyadaki yeri ve ödevinin ne olduğu soruları?” gelir. Gerçekten de, insanın bir kültür varlığı olarak ortaya çıkışından bu yana “neredeyiz, kimiz ve niçin bulunduğumuz yerdeyiz?” soruları en temel ve en yakıcı sorular olmuşlardır. Mitolojiden felsefeye, dinden bilime kültür tarihi bu sorulara verilen cevapların, daha doğrusu cevap verme tarzlarının kanaviçesi içerisinde şekillenmiştir.

İlk yazılı metinlerde görülen cevaplama tarzı mito-poetik veya mitolojik düşünce adı verilen anlamlandırma tarzıdır. Mitoloji bir nevi “efsane bilimidir”. Yunanca masal, hikâye anlamına gelen Mythos ve söz anlamına gelen Logos kelimelerinden türemiştir. Yani Mitoloji eski çağ Tanrılarının, yarı Tanrılarının, masallarının ve kahramanlarının da içinde bulunduğu büyüleyici dünyanın hikâyelerinin destansı bir dil ile anlatılmasıdır. Her ulusun, her milletin tarihinde destanları, kahramanlıkları, efsanevi hikâyeleri, inanç sistemleri, Tanrıları, dinleri, masalları, söylenceleri vardır. Ama nedense mitoloji denince akla ilk “Yunan Mitolojisi” gelir. Bunun nedenleri arasında, Yunan Mitlerinde anlatılan olayların sonuçlarının günümüzde görülebilmesi ve Yunan Mitolojisinin ulusal bir yapıyı değil, evrensel bir yapıyı barındırması yer alır.

Mito-poetik düşünüş, hayatı bir bütün olarak adlandırmak ve varlığı anlaşılabilir kılmak amacını taşır. Bu düşünme tarzı düş gücünün, belirli bir akıl kullanımının ve dünyayı belirli bir şekilde yorumlamanın sonucunda ortaya çıkar. Mito-poetik düşüncede yalınkat akılcılık, tutarlılık, ardışık ve doğrusal olarak akan zaman anlayışını, daha doğrusu açık bir biçimde nedensel ilişkileri bulmak pek mümkün değildir. Ancak mito-poetik metinler, ne çocuksu uydurmalar, ne de sıradan masallardır. Mito-poetik düşünceyi anlamanın ve yorumlamanın yordamı, söz konusu metinlerde neyin, hangi amaçla ve nasıl anlatıldığını sorgu konusu yapmaktır.

Bilimsel-felsefi görüşün dini görüşten ayrılıp doğması, doğal olarak, birdenbire, kesintisiz olmamıştır. Bu nedenle, bir yandan Yunan doğa filozoflarının ilk düşünme denemelerine birçok mitolojik öğenin karıştığını görüyoruz; diğer yandan da en eski filozofların “doğa üzerine” adlı yapıtlarıyla mythoslar ve tanrı masalları arasında bir ara-basamağı buluyoruz: Eski ozanların theogonia’ları (tanrıların doğuşu) ile kosmogonia’larıdır (evrenin doğuşu). Bunlarda tanrıların, yarı-tanrıların, insanların meydana gelişi üzerine birçok şeyler anlatılır. Aristoteles, Metafizik’inin birinci kitabında, ilk felsefe tarihi denemelerinden biri olan bu taslakta, bu “en eskilerin”, yani eski ozanların, bu konular üzerinde eski filozoflardan daha önce düşünmüş olduklarını, ancak, bilimsel olarak değil de, dine bağlı kalarak düşündüklerini söyler.

“Neredeyiz?” sorusu bir başka biçimde “nasıl bir dünyada yaşıyorum?”, “yaşadığım bu dünya nasıl ortaya çıktı?”, “başlangıçta ne vardı?” sorularıyla da dile getirilebilir. Zaten kosmogonia terimine yakından bakılacak olursa ikinci ek sözcüğün (gonia) eski Yunancada genesis (üreme), ortaya çıkma anlamına geldiği hemen göze çarpar. İnsan yaşadığı dünyayı, geniş anlamda evreni düşüncesine konu yaptığında her zaman bir kök, bir başlangıç durumu aramış ve evrenin ortaya çıkışını gerek kadim zamanlarda gerek günümüzde belirli modellerle açıklamaya çalışmıştır. Yazılı tarihin ilk metinlerine, örneğin Enuma Eliş’e, Gılgamış’a, Ilias’a, Theogonia’ya şöyle bir göz attığımızda, bu durum hemen fark edilir. Nasıl modern kozmolojinin “Big Bang”, “kara delik” gibi modelleri varsa, mito-poetik düşüncenin de “üreme”, “doğum”, “döllenmiş yumurta” gibi modelleri vardır. Söz konusu metinlerde evrenin ortaya çıkışı (kosmogonia) ile tanrıların ortaya çıkışı (theogonia) tek bir süreç olarak görülür. Kozmik süreçler tanrıların evlenmesi, doğumlar ve kendi aralarında yaptıkları egemenlik ve güç kavgası olarak tasvir edilir.

Yunanca khaos ve kosmos terimlerinin incelenmesi, Yunan kültüründe, görünmez evrenin görünebilir bir haritasını çıkarma girişimidir. "Doğanın yalın hali nedir?" Biçiminde çocukça bir merakla sorulan o naif ama çok boyutlu soruya verilen yanıt, diğer kültürlerde olduğu gibi, Yunan kültürünün de geçit vermez gibi görünen dinsel ve düşünsel katmanlarının yarılıp, bir kültürün kimlik kartları olan evren, tanrı ve insanla ilgili öğretilerinin karanlık yanlarına nüfuz edebilmesine olanak tanır. Yunan mitoslarındaki evren doğum şemalarına, bu iki sözcüğün kökeninde yatan anlamların ışığında yaklaşmak, Yunan evren anlayışının ana hatlarının çıkarılmasına ve dolayısıyla konuyla ilgili yapılacak edebi ya da bilimsel bir çalışmanın sağlamlığına kanıt oluşturacaktır. Çünkü kelimelerin kültürün o anki değerlendirişiyle tanınmasının ve açımlanmasının, bugünkü kullanımındaki benzerliklerini ve farklılıklarını, hatta olağanüstü değişikliklerini algılamak açısından üstlendiği başat rol tartışılmaz. Bilimsel-felsefi görüşe ve yurdumuz felsefe profesörlerinden Macit Gökberk’e göre bu, “felsefi düşüncenin uyanmaya başladığını gösteren ilk belirtidir”. Kaos kavramının ortaya çıkışıyla felsefi düşüncenin doğuşu arasındaki paralelliği şu şekilde açıklayabiliriz:

Yunanlı öykü anlatıcılardan “en eskiler”in tipik örneği olarak Hesiodos’un Theogonia adlı yapıtının başında Khaos kavramı yer alır. Hesiodos, Yunan didaktik şiirinin babası diye anılan ünlü bir ozandır. M.Ö. 8. yüzyılda (700 yılı) dolaylarında yaşadığı düşünülmektedir. Yoksul bir çiftçinin oğludur. Aiolia'nın Kyme şehrinden, Yunanistan'da Boiotia'nın Askra şehrine göç etmiştir. Efsaneye göre, Helikon yamaçlarında koyun güderken musalar, yani ilham perileri ona şairlik bağışlamışlardır. Nerede öldüğü bilinmez. Yunan ilk çağının Homeros'tan sonraki en büyük epik ozanı olarak kabul edilir. Eserlerinden 2 büyük epik bugüne ulaşabilmiştir. Bunlar, tanrılar ile alâkalı mitler üzerine olan ve kaostan bahseden Teogoni (Tanrıların Doğuşu) ve çiftçi yaşamını anlatan İşler ve Günler'dir. Yunan mitolojisi ve Yunan çiftlik hayatı üzerine bilinenlerin çoğu Hesiodos'un eserlerinden öğrenilmiştir. Otantik bir şiir olan İşler ve Günler, genel anlamda çiftçi yaşamını anlatmaktadır. Eserde insanın beş çağı anlatılmaktadır. Eserde bazı nasihatler de bulunmaktadır. Diğer önemli eseri olan Teogoni ile ilgili olarak ise genel kanı, yazarının Hesiodos olduğu yönündedir, ancak bu kesinleşmiş bir bilgi değildir. Yine de üslup açısından İşler ve Günler`e yakın olması, bu bilgiyi güçlendirmektedir. Konusu genel olarak evrenin, dünyanın ve Tanrıların kökeni, varoluşlarıdır. Yapıtta tanrıların ortaya çıkışı ile iktidar kavgaları anlatılırken, aslında içinde yaşadığımız evrenin temel kurucu öğeleri olarak karşımıza çıkan yeryüzünün, dağların, mağaraların, denizlerin, ırmakların, içinde kuşların uçtuğu hava boşluğunun, gökyüzü ile gök cisimlerinin ortaya çıkışının öyküsüdür anlatılan. Bir başka deyişle bu öykü, khaos’tan kosmos’un doğuşunun ve ortaya çıkışının öyküsüdür.

Hesiodos’a göre, “başlangıçta Khaos vardı”. Bir başka deyişle, Yunan mitolojisinde (boş uzam, boşluk, uçurum, kaos) bir çeşit ilkel tanrısal varlık olarak gösterilen Khaos, Düzen'den ya da öteki adıyla Evren'den (Kosmos) önce gelmiştir. Bu Khaos nedir pek bilinmez. Belki de bu bilinmezlik ona Khaos ismini vermiştir. Khaos karışık ve hiçbir şekil almamış olan uçsuz bucaksız boşluğu ve karanlığı temsil ediyordu ve türevi bakımından, “esneyen boşluk” demektir. “Bu da bize hiçliği, boş uzayı, zamanı, sonra kendisinden bütün var olanların oluşacağı o düzensiz, karmaşık yığını düşündürüyor” der, Gökberk:

“Bu, var olanlardan önce gelmiş olan ve var olanların kendisinden doğmuş oldukları hiçliği, kavram olarak belirlemek için yapılmış ilk denemedir. Bu denemede, salt düşünce ile bir şey saptanmak isteniyor; burada mythostan bir ayrılma, işin içine tanrıları ve benzerlerini karıştırmama eğilimi var; Hesiodos burada inançlarını bir yana bırakmak, gelenek-görenekten edindiklerine dayanmamak istiyor”. Oysa Hesiodos, ne hissettiğini, bir sıfat kullanıp bize duyumsatmaz. Biz ancak sözcüğün o kültürdeki kullanım biçimine, anlam içeriğine baktığımızda ve kendinden sonra gelen edebiyatçıların ve felsefecilerin geliştirdiği dil yapısını incelediğimizde Khaos'un, yani doğanın ilk halinin özelliklerini sezinleyebiliriz.

Hesiodos, geleneksel tanrı-yarı tanrı ilişkileriyle, diğer sınıf olan avam insanların yaşamını (o döneme kadar hiçbir ozanın değinmediği üzere) harmanlayarak yepyeni bir şiir anlayışı, öğretisi geliştirmiştir. Bu anlamda, Homeros’un tam tersi bir ozan olduğu söylenebilir. Hatta, Azra Erhat, Hesiodos Eseri ve Kaynakları adlı 1977 tarihli kitabında; “..konu edindiği dünya öyle başka bir dünyadır ki; iki ozanı (Homeros-Hesiodos) karşılaştıran bir yarışma olduysa gerçekten, Hesiodos’a bağımsızlık ve özgürlük ödülünü vermemek elden gelmez” der. Avam insanların yaşamını anlatan ozandan sonra başka yunan şairi gelmemiştir ki, onun izi beyinlerde etkisini belli bir sürece bağlamış olsun. Fakat Roma edebiyatında, Vergilius ve Ovidius, bizzat onun pınarından yararlanmış ve bu öğretiyi değerli kılmışlardır. Hatta Hesiodos’tan yüzyıllar sonra kendisinden önemli ölçüde etkilenmiş olan ve 20 Mart M.Ö. 43-M.S. 17 tarihleri arasında yaşamış olan Romalı şair Publius Ovidius Naso, en önemli eserlerinden Dönüşümler’de (Metamorphoses) kaostan kozmosun oluşum sürecine:

“In nova fert animus mutatas dicere formas/ Corpora, di, coeptis nam vos mutatis et illac/ Adspirate meis primaque ab origine mundi/ Ad mea perpetuum deducite tempore carmen..” yani; “Anlatmak istiyorum değişen nesnelerin yeni biçimler alışını./ Sizin işiniz bunlar, yardım edin bana başladığım işte ey tanrılar!/ Ulaştırın bu türkümü doğanın başlangıcından günümüze değin,/ Denizden, karadan bütün bunları kuşatan gökyüzü var olmadan,” diye başlar ve kaostan şu şekilde bahseder: “Tek görünümlüymüş evren içinde doğa, khaos deniyordu ona,/ Kımıldamaz, biçimsiz, düzensiz ağır bir yığın,/ Karmakarışıkmış içinde nesnelerin türlü türlü öğeleri…”

Khaos, Yunancada khasko (khaskein, khastmasthai) fiilinden türemiştir. Fiilin anlamı, esnemek, yarılmak, açılmak, bir şeyi doğurmak üzere esneyip açılmaktır. Khaos, boşluk, açıklık ve esneyen yarık anlamlarına gelir. Dolayısıyla, düzenlenmiş evren kosmos ile zıt bir anlam içeriğine sahiptir. Khaos’un, etimolojik çağrışımları olan khazo, khaino, khoris ve khora ya da chasma sözcüklerinin kökündeki ortak anlam, açılma, yarılma, çukur, delik diye çevrilebilir. Yunan düşüncesinde her şey, dünya düzenine khaostan, başka deyişle boşluktan ya da bu bilinmeyen büyük uçurumdan sıçramıştır.

Khaos’a karşıt terim olarak kullanılan ve düzen olarak çevrilen kosmos ise düzenlemek, ayarlamak anlamına gelen kosmeo fiilinden türemiştir. Oysa Yunanlılar için kosmosun ilk anlamı sadece düzen değildir. En yüksek dinsel saygınlık, dinsel yücelik anlamını da içerir. Dinsel yücelikte hayranlık uyandırıcı bir harmonia, yani uyum, biçimlilik, güzellik ve yasalılık; aynı zamanda anlaşılabilirlik ve açıklanabilirlik söz konusudur. Ayrıca kosmos Yunancada, devlet düzeni; süsleme, bezeme; saygınlık, onur anlamlarını da içerir. Geç dönemde ise bu sözcük, bilinen ve yerleşilen dünya, şu an üzerinde yaşadığımız dünya olarak da kullanılmıştır. Kosmos’u ilk kez bir felsefe terimi olarak, evren (düzen) anlamında Pythagoras’ın kullandığı düşünülür ancak evrenin bir kosmos olduğu ana düşüncesine Anaximandros, Anaksimenes gibi doğa düşünürlerinde de rastlanır. Pythagoras’a göre evren, bir kosmostu; çünkü matematiksel oranlara (harmonia) indirgenebilirdi.

Platon’un öğrencilerinden Herakleides Pontikos’un söylediğine göre, Phythagoras, kozmos kavramının yanı sıra, felsefe (philosophia) deyimini de ilk kullanan kişidir. Pythagoras kendine filozof dermiş. Çünkü ona göre sophia, bilgelik, eksiksiz doğru yalnız tanrılara yakışır; insana ise ancak philosophia (felsefe), yani bilgeliği sevmek, dolayısıyla ona ulaşmak yaraşırmış. Yine Gökberk’e göre “Pontikos’un bu bildirdiğinin doğru olduğuna inanmak çok güçtür. Zira buradaki sophia ile philosophia kavramlarının birbirinin karşısına konma biçimleri, Sokrates ile Platon’un Sofistlerle savaşmalarına çok fazla benzemektedir”. Gerçekten de, Sokrates ile Platon, kendi bilgisizliklerini bilmelerini, yani neyi bilmediklerini bilmelerini gerçek bilginin kaynağı sayıyorlar, bunun karşısında da Sofistlerin şişirme, temelsiz bilgilerini koyuyorlardı. Dolayısıyla, Pontikos, felsefe kavramını ilkin Pythagoras’ın, hem de bu anlamda, kullandığını ileri sürerken, öğretmeni Platon’da gördüğü bu karşılaştırmanın çok fazla etkisinde kalmışa benzemektedir.

Ancak, Pontikos’un söyledikleri tarih bakımından doğru olmasa bile, felsefe deyiminin o sıralarda kazandığı anlamı çok güzel dile getirir: Buna göre felsefe, durup dinlemeden bilgiyi, doğruyu arama işidir. Düşünme ile olsun, deney ile olsun, burada varılmak istenen şey: doğru’dur, hakikattir. Felsefe, doğru’ya varmak ister, bunun için uğraşır; elindekileri bu amacı bakımından sürekli ayıklar, eleştiren bir süzgeçten geçirir. Kısaca: felsefe bilgiyi sevmektir, ona varmak özlemiyle yollara düşmektir, onu elde etmek için çabalamaktır. Bunun karşısında, bu bilgeliğin sözde eksiksiz olarak elde bulunduğuna inanmak vardır. Bu da akıldan ve gözlemden çıkarılmamış, olduğu gibi benimsenen bir inanç olabilir ancak. Ancak bunun doğal olarak bilgi değil, inanç şeklinde adlandırılması gerekir.

Sonuç olarak kaos kavramıyla beraber, felsefenin yalnızca adını değil, aynı zamanda kendisini de, ilkin eski Yunan’da buluyoruz. İsa’dan önce 8-6. yüzyılda, o zaman İonia adı verilen bölgede (aşağı yukarı bugünkü İzmir ve Aydın illeri ile karşılarındaki adalar) pek çok düşünürle karşılaşıyoruz ki, Theogonia ve Kosmogonia’lar dışında bunların eserleri peri physeos (Doğa Üzerine) karakteristik adını veriyorlardı. Bu yapıtlar, en ünlülerinden biri kaos kavramıyla açılan Hesiodos’un Theogonia’sında olduğu gibi, doğanın, evrenin bilimsel bir tablosunu çizmek için yapılmış olan ilk denemelerdir, dolayısıyla da, dini bir dünya tasarımından ayrılan ilk felsefe yazılarıdır. İşte İonia’da bulduğumuz bu gelişme ile Yunan felsefesi başlamış oluyordu. Nitekim bu gelişme daha sonra bizi dosdoğru Platon ile Aristoteles’e, Yunan felsefesinin bu iki doruğuna ulaştıracaktır. Ayrıca, yazı dizimizin sonraki bölümlerinde, “hayatın kendisinin işleyişinin kaotik bir sistem olduğu” varsayımıyla hareket eden başta Harriett Hawkins gibi yazarlardan yola çıkarak kaos üzerine mitolojik anlamda kelam eden kişi ve sanatçıların yaşamı, yine kaos teorisi çerçevesinde ele alınacaktır.


--------------------------------------------------------------------------------

Kaynaklar:

• Orhan Hançerlioğlu (1996), Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, 8.Basım, İstanbul.

• Mantık, Matematik ve Felsefe II. Ulusal Sempozyumu: Kaos, 21-24 Eylül 2004, Assos-Çanakkale’de sunulan çeşitli bildiriler.

• Ovidius (1994), Dönüşümler (Çeviri: İsmet Zeki Eyüboğlu), Payel, İstanbul.

• Wikipedia ve Ekşisözlük’teki ilgili maddeler ve çeşitli internet kaynakları.

8 Kasım 2009 Pazar

Kaos ve Mitoloji (Etkinlik)

Tür: Eğitim - Çalışma Grubu
Tarih: 10 Kasım 2009 Salı
Zaman: 19:00 - 22:00
Yer: GALATAPERA Kültür ve Sanat Derneği, Ensiz Sokak, Şeref Apt. No: 6, Kat: 2, Tünel-Beyoğlu
Tel: 245 53 80 - GSM: 539 724 29 099
E-posta: sabarissa@hotmail.com



"Her şeyden önce Khaos vardı, sonsuz ölçüsüz boşluk.
Bir deniz kadar vahşi, deniz kadar karanlık.
Sonra geniş göğüslü Gaia, ana toprak,
Sürekli, sağlam tabanı bütün ölümsüzlerin
Onlar ki tepelerinde otururlar karlı Olympos'un,
Ve yol yol toprağın dibindeki karanlık Tartaros'ta..."


Khaos kavramı ilk defa mitolojik metinlerde, "en eski" ozanların şiirlerinde çıkar karşımıza. Evrenin oluşumunu açıklamaya yönelik bu ilk çabalar, bilimsel-felsefi düşüncenin, yani felsefenin de doğuşudur bir anlamda. Hiçbir “şey” yokken her “şey”in kendisinden türediği ve böylece evreni oluşturan ilk madde (arkhe) olarak Thales suyu, Anaximandros “apeiron”u, Anaximenes havayı, Phytagoras sayıları önermeden önce, Hesiodos “Khaos’tu hepsinden önce varolan” diyordu. Öyleyse,

Hesiodos'tan, Ovidius'a, Aristophanes'ten John Milton'a “Mitolojide Khaos" konusunu merak edenleri bekliyoruz.

8 Ekim 2009 Perşembe

Kaos ve Öğrenen Organizasyon - Barış Safran

Örgüt ve yönetim kuramları, tarihsel süreçte klasik yaklaşımdan neo-klasiğe ve oradan sistem yaklaşımına ve oradan da kaos kuramına ve postmodern yaklaşıma doğru uzanan bir gelişim çizgisi izlemiştir. Kuramların gelişim çizgisi birbirinden kopuk değildir. Ortaya atılan her yeni kuram ya da yaklaşım, bir öncekinin izlerini taşımaktadır. Bu gelişim çizgisini pozitivist paradigmadan, olguculuk sonrası ya da yorumsamacı (hermeneutic) paradigmaya doğru bir gelişim olarak da adlandırabiliriz.

Başlangıçta olgucu paradigma ile şekillenen kuram ya da yaklaşımların son yıllarda yorumsamacı paradigma ile şekillenmeye ya da yorumsamacı paradigmanın daha çok tartışılmaya başlandığını söylemek olasıdır. Kuşkusuz yönetsel eylemlerin ya sadece olgucu ya da sadece yorumsamacı paradigma ile şekillenmesi gerektiğini söylemek doğru değildir. Yönetsel eylemler her iki paradigmadan da yararlanabilirler ve hatta çoğu zaman yararlanmalıdır da.

Yıllarca egemen olan olgucu paradigmanın, günümüz işletmelerinin ve gerek bir disiplin, gerekse örgütsel bir fonksiyon olarak işletme yönetiminin sorunlarını çözebildiğini söylemek artık olası değildir. Bu nedenle, Hermeneutik geleneğinden kaynaklanan yorumsamacı yaklaşımın, örgüt boyutunda ve departmanlar içi, birey ve gruplararası ilişkilerde dikkate alınması gerektiği biçimindeki savı dikkate alınmalıdır. Bu yaklaşım, genelde sosyal bilimler ve özelde onun içinde yer alan işletme yönetimi ve daha da küçük ölçekte çeşitli departmanların yönetimi alanları için daha da anlamlı görünmektedir. Hatta hammaddesi insan olan işletme yönetimi alanı için bizce bu bir gerekliliktir.

Yönetime ilişkin kuramlar incelendiğinde, kuramsal gelişimin, olgucu paradigmadan, yorumsamacı paradigmaya doğrusal olmayan bir yol izlediği görülmektedir. Bu çizginin bir ucunda klasik kuram, diğer ucunda ise Postmodernizm ve Kaos Kuramı yer almaktadır. Her kuram, diğerlerini belli ölçülerde içinde barındırmaktadır. Bu nedenle yönetim kuramlarının seçimine ve örgütsel faaliyet ve davranışlara yansıtılmasına ilişkin bir durumda, tek bir kuramın tercih edilmesi yanlış bir yaklaşım olabilecektir. Ancak, örgütlerin ulaştıkları gelişim düzeyi, büyüklük ve karmaşıklık-çok katmanlılık (komplekslik) özellikleri, yöneticilerin karmaşayı-kaosu yönetmek konusunda yeterli hale getirilmelerini zorunlu kılmaktadır. Örgütlerin kaotik toplumsal birim ve yerler olması, yöneticilere kaosu yönetme becerisini gereksindirmektedir.

Bir örgütün başarılı olabilmesi, birimlerinin doğrusal değil, karmaşık geri bildirim ağlarına sahip olmasına bağlıdır. Geri bildirim (feedback), karmaşık ve çok yönlü (kompleks) davranışları ortaya çıkarabilir, neden ve sonuç arasında direkt bir bağlantının kolay kolay görülememesine neden olabilir. Zaten örgüt çevresi kaosu ortaya çıkarabilecek çeşitli iç ve dış güçlerin konusu olan toplumsal açık sistemlerdir. Eğer yöneticiler bu etkilerle esnek bir şekilde başa çıkamazlarsa, bu etkiler örgütü kontrol edilemez bir kaosa doğru sürükleyebilir. Bu durum, hem program geliştirme ve planlama, hem de yönetim ve liderlik açısından son derece kritik bir önem taşımaktadır. Ayrıca bu durum, örgütlerin asli faaliyetleri olan üretim ve satışın büyük ölçüde gerçekleştiği Üretim/İşlemler Yönetimi ve Pazarlama gibi temel departmanlar için daha da önemlidir. Bu nedenle, tepe yönetimin yanı sıra, özellikle orta kademe yöneticiler, departmanlarını kaotik ortamlar olarak görebilmeli ve karmaşa ile kaosu etkili bir biçimde yönetebilmelidirler.

Örgütler doğrusal olmayan dinamik sistemlerdir. Öğrenme ve düşünme doğrusal olmayan süreçlerdir. Yöneticiler, karışıklık ve çelişkilerin yaratıcılığa oldukça elverişli ortamlar doğurduğunu bilmelidirler. Bir örgütün canlılık ve yaratıcılığını devam ettirebilmesi, yaşam boyu öğrenme, öğrenen örgüt olma, risk alma, dönüşüm ve gelişme yönündeki çabasıyla orantılıdır. Bu nedenle Peter Senge (1993), öğrenen organizasyonların manifestosunu yazdığı Beşinci Disiplin adlı muhteşem eserinin daha başında, “dünya kendi içinde daha birbiriyle bağlantılı hale geldiği ve iş dünyası içinde karmaşık ve dinamik özellikler ağır bastığı sürece, iş ve çalışma (ortamı) daha öğrenmeci olmak durumundadır” demektedir.

28 Eylül 2009 Pazartesi

İKİ-SESLİ ENVANSİYON DİYALOĞU

Felsefe, psikoloji, karşılaştırmalı edebiyat, bilim tarihi ve felsefesi, bilgisayar bilimleri, müzik ve elbette matematik gibi pek çok alanda öncü araştırmalar yapan, Pulitzer ödüllü Douglas R. Hofstadter, Gödel, Escher, Bach : Bir Ebedi Gökçe Belik ya da özgün adıyla Gödel, Escher, Bach: an Eternal Golden Braid kitabı için şöyle der: "Gödel, Escher, Bach 'ben' ya da bilinçlilik sözcüğü çevresinde gezinir. Düşünmenin diplerinde bir yerdeki, güçlükle anladığımız örtük mekanizmalarla nasıl ortaya çıktığını ele alır. Yalnızca düşünmenin değil, benlik duygumuzun ve bilinçliliğimizin farkında oluşumuzun bizi diğer karmaşık şeylerden ayrı kıldığını vurgular.

Kitabın I. Kısım, I. Bölümü, MU-Bulmacası ve İki-Sesli Envansiyon Diyaloğunu içermektedir. Bölüm özeti aşağıdaki gibidir;

I.Bölüm: MU-Bulmacası. Basit bir biçimsel dizge (MIU-dizgesi) sunulmakta ve okurdan biçimsel dizgeler hakkında genel bir fikre sahip olmasını sağlayacak bir bulmacayı çözmesi istenmektedir. Ayrıca birkaç temel kavram tanıtılmaktadır; dizgi, teorem, ilksav, çıkarım kuralı, türetim, biçimsel dizge, karar verme yordamı, dizgenin içinde/dışında çalışmak.

Kitabın ilişkili bölümü, İki Sesli Envansiyon diyaloğu ile sonlanmaktadır. İki Sesli Envansiyona ilişkin açıklama ve ilişkili diyalog aşağıdaki gibidir.

İki-Sesli Envansiyon. Bach, iki-sesli onbeş envansiyon yazmıştır. Bu iki-sesli Diyalog Hofstadter tarafından değil, 1895 yılında Lewis Carroll tarafından yazılmıştır. Caroll, Akhilleus ve Tosbağa’yı Zenon’dan ödünç alırken, Hofstadter de Caroll’dan ödünç almıştır. Konu, usavurma, usavurma hakkındaki usavurma, usavurma hakkındaki usavurma hakkındaki usavurma, v.b. arasındaki ilişkidir. Bir bakıma Zenon’un hareketin olanaksızlığı hakkındaki paradokslarına koşuttur; sonsuz gerilemeyi kullanarak usavurmanın olanaksızlığını gösterir gibidir. Güzel bir paradokstur ve kitapta birçok kez buna göndermede bulunulur.


"Castle in the Air", "Gök Şatosu", M. C. Escher (ağaçbaskı, 1928)

İKİ SESLİ ENVANSİYON YA DA TOSBAĞANIN AKHİLLEUS’A DEDİĞİ

Lewis Carroll

Akhilleus Tosbağa’ya yetişmiş ve rahat bir biçimde onun sırtına yerleşmişti.
“Böylece yarışımızın sonuna ulaştın?” dedi Tosbağa. “Sonsuz bir mesafeler dizisinden oluşmuş OLDUĞU halde? Ukalanın birinin böyle bir şeyin yapılamayacağını ispatladığını düşünmüştüm?”
“YapılaBİLİR”, dedi Akhilleus. “YapılMIŞTIR! Soluvitur ambulando [Latince, Yürüyerek çözüldü, yani uygulamalı teoriklik –çn] Görüyorsun mesafeler giderek AZALIYOR; ve böylece-“
“Ya giderek ARTSAYDILAR? Diye sözünü kesti Tosbağa. “O zaman ne olurdu?
“O zaman ben burada olmazdım,” diye karşılık verdi Akhileus alçakgönüllülükle; “ve SEN bu arada dünyanın çevresini birkaç kez dolanırdın!”
“Şimdi yaltaklandın, yani YASILTTIN,” dedi Tosbağa; “çünkü çok ağırsın, YANLIŞ anlama! Pekala, GERÇEKTE bir sonrakinin diğerinden daha uzun olduğu sonsuz mesafeler içeren ama çoğu insanın iki üç adımda sonuna gelebileceğini sandığı bir yarışı dinlemek ister misin?”
“Hararetle! En azından, birinin gelecek birkaç yüzyılda yayımlanmayacak bir incelemeye hayranlık duyabileceği kadar!”

“Pekala, şimdi Birinci Önerme’deki uslamlamaya azıcık bakalım – yalnızca İKİ adım ve sonuç bunlardan çıkıyor. Bunları özenle defterine geçir. Ve bunları daha kolay gösterebilmek için A, B ve Z diyelim: -
(A)Aynı şeye eşit olan şeyler birbirine eşittir.
(B)Bu üçgenin iki kenarı aynı şeye eşittir.
(Z) Bu üçgenin iki kenarı birbirine eşittir.
Euclid okurları, Z, A VE B’den mantıksal olarak çıktığından, A ve B’nin doğru olduğunu kabul eden birinin Z’yi de doğru olarak kabul etmesi gerektiğinde hemfikir olacaklardır sanırım.”

“Kuşkusuz! Bir lisedeki – liseler icat edilir edilmez, bu da iki bin yıl sonra gerçekleşecek – en genç çocuk bile Bunu kabul edecektir.”
“Ve A ve B’yi doğru olarak kabul etmeyen bir okur DİZİ’yi yine de GEÇERLİ olarak kabul edecektir, değil mi?”
“Böyle okurların da olduğuna kuşku yok. Şöyle diyebilir, “A ve B doğruysa, Z doğru olmalıdır, Kuşkulu Önermesini doğru olarak kabul ediyorum; ama A ve B’yi doğru olarak kabul ETMİYORUM. Böyle bir okur Euclid’i bırakıp futbol oynasa daha iyi eder.”
“Ayrıca A ve B’yi doğru olarak kabul etmiyorum, ama Koşulluyu kabul ETMİYORUM diyen bir okur DA olamaz mı?”
“Elbette olabilir. ONUN da futbol oynaması daha iyi olur.”
“Ve bu okurların HİÇBİRİ,” diye devam etti Tosbağa, ŞİMDİYE KADAR Z’yi doğru olarak kabul etmek için mantıksal bir zorunluluk altında değildir?”
“Aynen öyle,” diye onayladı Akhilleus.
“Şimdi BENİ İKİNCİ tür okurlardan say, ve beni mantıksal olarak Z’yi doğru olarak kabul etmeye zorla.”
“Bir Tosbağa’nın futbol oynaması-“ diye başladı Akhilleus.
“-aykırı olurdu elbette,” diyerek Tosbağa hızla sözünü kesti. “Konudan uzaklaşma. Önce Z’yi ele al, futbolu sonraya bırak!”
“Sana Z’yi kabul ettireceğim, değil mi? Dedi Akhilleus düşünceli bir biçimde. “Ve sen şimdiki durumda A ve B’yi kabul ediyorsun, ama Koşulluyu kabul ETMİYORSUN-“
“Ona da C diyelim,” dedi Tosbağa.
“-ama sen şunu kabul ETMİYORSUN:

(C)Eğer A ve B doğruysa, Z doğru olmalıdır.”

“Evet konumum bu,” dedi Tosbağa.
“O zaman senden C’yi kabul etmeni istemeliyim.”
“Kabul edeceğim,” dedi Tosbağa, “onu defterine işler işlemez. Defterinde başka ne var?”
“Yalnızca birkaç kısa anı,” dedi Akhilleus, sayfaları sinirli bir biçimde çevirirken: “kendimi göstereceğim savaşlardan birkaç anı!”
“Yığınla boş sayfa var!” diye neşeyle gösterdi Tosbağa. “HEPSİne ihtiyacımız olacak!” (Akhilleus ürperdi.) “Şimdi söyeldiklerimi yaz:-

(A)Aynı şeye eşit olan şeyler birbirine eşittir.
(B)Bu Üçgenin iki kenarı aynı şeye eşittir.
(C)Eğer A ve B doğruysa, Z doğru olmalıdır.
(D)Bu Üçgenin iki kenarı birbirine eşittir.

“Z değil, D demeliydin,” dedi Akhilleus. “Diğer üçünden SONRA geliyor. Eğer A, B ve C’yi kabul ediyorsan, Z’yi kabul ETMELİSİN.”
“Neden kabul etmeliyim?”
“Çünkü MANTIKEN onlardan çıkar. Eğer A, B ve C doğruysa, Z doğru OLMALIDIR. Buna karşı çıkamazsın, değil mi?”
“A, B, ve C doğruysa, Z doğru OLMALIDIR, “ DİYE Tosbağa düşünceli bir halde yineledi. Bu bir DİĞER Koşullu, değil mi? Ve bunun doğruluğunu göremezsem, A, B, C’yi kabul edebilir, ama Z’yi kabul etmeyebilirim, değil mi?”
“Etmeyebilirsin,” diye kabul etti dürüst kahraman; “duyarsızlığın böylesine pek rastlanmasa da. Yine de bu durum OLANAKLIDIR. Öyleyse senden BİR koşullu’yu daha kabul etmeni istemeliyim.”
“Çok güzel, sen yeter ki yaz ben seve seve kabul ederim. Buna

(E)Eğer A, B ve C doğruysa, Z doğru olmalıdır,

diyeceğiz. Defterine işledin mi?
“YAZDIM!”Akhilleus kalemini kılıfına koyarken neşeyle haykırdı. “Ve sonunda bu ideal yarışmanın sonuna ulaştık! Şimdi sen A, B, C, D ve ELBETTE Z’yi kabul ediyorsun.”
“Öyle mi?” dedi Tosbağa saflıkla. “Şunu iyice açıklığa kavuşturalım. A, B, C, D’yi kabul ettim. Z’yi HALA reddedemezmiyim?”
“O zaman Mantık boğazına yapışıp sana kabul ETTİRİR!” diye muzafferane yanıtladı Akhilleus. “Mantık sana der ki, “Elinden bir şey gelmez. Şimdi sen A, B, C ve D’yi kabul ettiğine göre, Z’yi de kabul ETMELİSİN!” Gördüğün gibi başka seçeneğin yok.”

“MANTIK hep YAZMA’ya değer şeyler söyler,” dedi Tosbağa. “Öyleyse defterine yaz lütfen. Buna (E) diyeceğiz.

(F) Eğer A, B, C ve D doğruysa, Z doğru olmalıdır.

BUNU kabul edene değin, Z’yi kabul etmeme gerek yok. Bunun ZORUNLU bir adım olduğunu gördün mü?”

“Gördüm,” dedi Akhilleus; ve sesinin tonunda bir keder vardı.

Burada anlatıcı, Banka’da acil işi olduğundan, bu mutlu çifti bırakmak zorunda kaldı ve aynı yerden yeniden geçene kadar aradan birkaç ay geçti. Anlatıcı oradan geçerken, Akhilleus hala sabırlı Tosbağa’nın sırtında oturuyor, ve neredeyse dolmuş görünen defterine yazıyordu. Tosbağa şöyle diyordu, “Son adımı yazdın mı? Hesabı şaşırmadıysam bin bir tane oldu. Daha milyonlarcası var. Bizim bu konuşmamızın Ondokuzuncu Yüzyıl Mantıkçıları için ne kadar öğretici olacağının farkında mısın – Kuzenim Alaycı – Kaplumbağanın o zaman yapacağı bir şakayı uyarlayarak sana TOSBÖRTMEN denmesine bozulur musun?”
“Nasıl istersen,” diye yanıtladı bezgin savaşçı, umutsuzlukla çökmüş bir tonlamayla yüzümü ellerine gömerken. “SEN de, Alaycı Kaplumbağanın hiç yapmayacağı bir şakayı uyarlayıp AKİLATÖR diye adlandırılmayı kabul edersen!”

14 Eylül 2009 Pazartesi

II. Doğrusal Olmayan Düşünceler ve Uygulamaları Sempozyumu

TÜRKİYE DÜZENSİZ SİSTEMLER ÇALIŞMA GRUBU

II. Doğrusal Olmayan Düşünceler ve Uygulamaları Sempozyumu

24 - 27 Eylül 2009

Yalıkavak – Bodrum-Türkiye




KESİNLEŞMİŞ PROGRAM

24 Eylül 2009 – Perşembe

(Yalıkavak Belediyesi Konferans Salonu)



10:30-15:00 Kayıt ve Atölye Çalışma Elemanlarının Tespiti
Sempozyum Öğle Yemeği

15:00-15:15 Açılış

15:15-16:00 “Kaos ve Sinema-I”
Barış Safran
Marmara Üniversitesi-İstanbul


16:00-16:15 Çay-Kahve Arası

16:15-16:45 “Bir İstanbul Seyyahı: Charles White”
Elif S. Genç
İstanbul Üniversitesi

16:45-17:15 “Düzensizlikteki Farkındalıklar”
Armağan Birgil
Doğuş Üniversitesi-İstanbul

17:15-17:45 “Post-Modern Üst Gerçeklik ve Viral Pazarlama”
Çağlar Uzun
Muğla Üniversitesi

17:45-18:00 Çay-Kahve Arası

18:00-18:30 Dünyanın Eşyaları”
Ayşegül Öneren
Ressam, Gümüşlük-Bodrum

18:30-19:30 “Doğrusal Olmayan Bir Masal Okuması: Rapunzel”
Mehmet Bal ve Balam Kenter
Kurmalı Salyangoz Gezici Kukla Trubu



25 Eylül 2009 – Cuma

(Yalıkavak Belediyesi Konferans Salonu)



10:00-10:45 “Kaos ve Sinema-II”
Barış Safran
Marmara Üniversitesi-İstanbul


10:45-11.30 “Evrenin Holografik Tasarımı”
Aydın Arıtan
Yazar-İstanbul

11:30-11:45 Çay-Kahve Arası

11:45-12:15 “Homeopatik ve Bulaşkan (contagious) Büyüler ve Çağdaş Dilbilim ve
Psikanalizdeki Karşılıkları”
Erkan Şimşek
Mimar, Müzisyen-Bodrum

12:15-12:45 “Godmother”
Hayati Şener
Bodrum Doğa Sporları Derneği

13:00-14:30 Sempozyum Öğle Yemeği

14:30-15.00 “1968 Kuşağının Düzensizliğin Düzenine Bakışı”
Osman Cavit İyigün
Bodrum Doğa Sporları Derneği

15:00-15:30 “Düşüncenin Öncesinde, Düşüncenin Sonrasında”
Ender Tabur
Bodrum Hastanesi-Bodrum

15:30-15:45 Çay-Kahve Arası

15:45-16:15 “Çevremin Çemberinde Gül Oya”
Nihat Çavdar
Aktivist, Gümüşlük-Bodrum

16:15-17:00 “Entropi ve Günlük Hayattaki Yansımaları”
Hasan Tatlıpınar
Yıldız Teknik Üniversitesi



26 Eylül 2009 – Cumartesi

(Gümüşlük Akademisi-Gümüşlük)

II. DÜZENDEN KAOS’A SİMULAKR’DAN ZUHUR’A ATÖLYE ÇALIŞMASI


11:00-11:45 “Düşüncede Umut”
Latife Tekin
Yazar, Gümüşlük Akademisi-Bodrum

11:45-12:30 “Ruhun Paleti”
Somnur Kurt
Somnur Kurt Sanat Atölyesi -Bodrum

12:30-13:15 “Anadolu’daki Koç Boynuzu Motifinin Takıdaki İzdüşümleri”
Canan Korkçifci
Muğla Üniversitesi

13:15-14:00 “Narkissos Efsanesinden Kara Kefali Masalına ”
K. Gediz Akdeniz
İstanbul Üniversitesi
15:00-20:00 Yalıkavak Çevre Gezisi



27 Eylül 2009 – Pazar

(Yalıkavak Belediye Bahçesi)


10:00-11:00 Deneysel, Teorik ve Simülatif Atölye Çalışmaları
Kapanış Sunumları

11:00-11:30 Çay-Kahve Arası

11:30-12:30 Sempozyum Değerlendirme Toplantısı ve Kapanış



K. Gediz AKDENİZ Osman Cavit İYİGÜN
Sempozyum Koordinatörü Sempozyum Yerel Koordinatörü
e-posta: gasgah@yahoo.com e-posta: iyigunosmancavit@yahoo.com

Fatma AYDOĞMUŞ
Sempozyum Koordinatör Yardımcısı
e-posta: fatma.aydogmus@gmail.com

Destekleyen Kuruluş: Yalıkavak Belediyesi

4 Eylül 2009 Cuma

Darwin Now

200. yılını kutlamak için düzenlenen ‘Darwin Now’ sergisi, 4 Eylül’de Ankara’da sanatseverlerle buluşacak.

British Council’den yapılan yazılı açıklamada, Charles Darwin’in çalışmalarının, biyolojiyi ve bilimin diğer dallarını günümüzde de etkilemeye devam ettiği ve eserlerinin 21. yüzyılda karşılaşılan önemli sorular hakkında farklı bakış açıları sunduğu belirtildi.

Darwin’in çalışmaları ve görüşlerinin nasıl şekillendiğinin kitleler tarafından incelenebilmesi için düzenlenen ‘Darwin Now’ sergisinin Bilkent Üniversitesi’nde 4 Eylül-15 Ekim arasında ziyaret edilebileceği kaydedilen açıklamada, serginin açılışına British Council Türkiye Direktörü Jeff Streeter ile üniversiteden akademisyenlerin katılacağı ifade edildi. Serginin Amerika, Avustralya, Bulgaristan, Çin, Fransa, Hırvatistan, Hong Kong, İspanya, Kanada, Kore, Küba, Libya, Mısır, Fas, Tunus ve Yunanistan gibi 25 ülkede gerçekleştiği vurgulanan açıklamada, serginin Boğaziçi, İstanbul Kültür, İstanbul Teknik, ODTÜ ve Sabancı üniversitelerinin yerleşkesinde de açıldığı anımsatıldı.

Darwin'in kitabı açık artırmada

İngiliz doğa bilimci Charles Darwin'in, bir ailenin tuvaletindeki kitaplıkta bulunan "Türlerin Kökeni" (On the Origin of Species) adlı eserinin 1859 tarihli ilk baskısı açık artırmaya çıkarılıyor.


Birleşik Krallık'taki müzayede evi Christie's, bu tarihte sadece yaklaşık 1250 kopya basılan kitabın, Oxfordlu bir ailenin evinin tuvaletinde yer alan kitaplıkta bulunduğunu ve 8 Aralık 2009 salı günü 99 bin dolardan satışa çıkarılacağını açıkladı.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Kaos ve GEB

Kaos teorisi ve komplekslik yaklaşımı, 1990’ların ortasından bu yana, bilim dünyasında yepyeni bir paradigmayı temsil etmektedir. Fizikte Kuantum Teorisi, matematikte Gödel İspatı, kimyada entropi kavramı ve biyolojide evrim teorisi, aslında bu yaklaşım için ilk adımları daha önceden atmışlardı.
19. yy’ın son, 20.yy’ın ilk yıllarında, bilim dünyasındaki temel görüş artık keşif ve buluş anlamında“son”a iyice yaklaşıldığı yönündedir. Ünlü fizikçi Max Planck’i, sonradan “kuantum” (küçük bir eylem paketçiği veya yığını) kavramını ortaya atacağı çalışmalarına başlarken profesörlerinden birinin; “Bütün büyük işler zaten yapıldı. Aydınlatılacak birkaç küçük ayrıntı kaldı”, şeklinde uyarması, bu zihni iklim hakkında güzel bir göstergedir. Ancak, fizikte Kuantum Teorisi’nin, matematikte Gödel İspatı’nın, kimya ve fiziğin kesişim alanı olan termodinamik ile bir termodinamik kavramı olan entropi üzerinde yapılan yeni çalışmaların ve biyolojideki evrim teorisine yeni katkıların eklenmesi, mevcut paradigmaya meydan okuyan, değişik disiplinlerdeki çarpıcı gelişmelerdir. Kuantum Teorisi’nin temel görüşü olan “her şey başka şeylerle ilişki halindedir ve ilişkiler sürekli değişmektedir” anlayışı doğayı anlamak ve açıklamakla ilgili metodoloji üzerinde radikal ölçüde farklı bir yaklaşımın doğmasına neden olmuştur. Werner Heisenberg’in ortaya attığı Belirsizlik Teorisi’ne göre; atom ve/veya atom altı parçacıklarından herhangi birinin konumunu ve hızını aynı anda belirlenmez. Çünkü, parçacığın konumu belirlenirken momenti (hız x kütle) değişmekte; momenti ölçülürken konumu değişmektedir. Benzer çelişkiler; dalga-parçacık, enerji-zaman, süreklilik-kopukluk gibi diğer ikilemlerde de gözlenmiştir. Bu tür çiftlerden biri sabitlenmeye kalktığında diğeriyle ilgili bilgiler belirsizleşmiştir. Bohr, Bohm, Einstein, Schrödinger ve daha birçok bilim adamı Kuantum Teorisi’ne çok önemli katkılarda bulunmuşlardır.
Alman Matematikçi Kurt Gödel’in 1931’de gerçekleştirdiği ispat, genelde 20. yy’ın en önemli mantıksal keşfi olarak değerlendirilir. Bu yüzyılın şahit olduğu felsefi devrimin merkezinde bu teorem yer alır ve zihnin doğası ile “nihai hakikat”e ilişkin tüm zihinsel iddialar için kapsamlı anlamlar içerir. Bu ispata göre; “her matematik sistemin içerdiği tanımlar doğrudur fakat bunların ispatı ancak sistemi daha fazla büyütmekle yapılabilir”. Gödel’in ispatı, Wittgenstein ile varoluşçuların felsefelerinin, soyut dışavurumculuk sanat hareketleri ile yeni çoğulcu bir toplumsal felsefe bulma çabalarını kapsayan “postmodern” entelektüel hareketin ruhuyla uyuşmaktadır. Gödel, “doğru” savıyla ileri süreceğimiz herhangi bir biçimsel önermenin her zaman kısmen doğru olacağını kanıtlarken, onun çalışması, “bilme”nin biçimsel olmayan başka bir türüne de kapı aralamaktadır. Bu söyleme paralel olarak Felsefe, psikoloji, karşılaştırmalı edebiyat, bilim tarihi ve felsefesi, bilgisayar bilimleri, müzik ve elbette matematik gibi pek çok alanda öncü araştırmalar yapan, Pulitzer ödüllü Douglas R. Hofstadter, Gödel, Escher, Bach : Bir Ebedi Gökçe Belik ya da özgün adıyla Gödel, Escher, Bach: an Eternal Golden Braid kitabı için şöyle der: "Gödel, Escher, Bach 'ben' ya da bilinçlilik sözcüğü çevresinde gezinir. Düşünmenin diplerinde bir yerdeki, güçlükle anladığımız örtük mekanizmalarla nasıl ortaya çıktığını ele alır. Yalnızca düşünmenin değil, benlik duygumuzun ve bilinçliliğimizin farkında oluşumuzun bizi diğer karmaşık şeylerden ayrı kıldığını vurgular. Benliğin ve ruhun ne olduğunu kavramak istedim"
Bütün büyük işlerin zaten yapıldığı düşüncesi ve soyut dışavurumculuk sanat hareketlerini kapsayan “postmodern” entelektüel hareketin ruhuyla uyuşan kaos teorisi ve Escher’in resimleri arasındaki bağlantı da oldukça ilgi çekicidir. Onun resimlerinde duyumsanan, bir nevi düzene konulmuş kaos-kargaşadaki düzenlilik izlenimidir. Bir başka deyişle; her şey dağılır; sonunda asla yeniden bir düzen kurulamayacağı anlamında kaosa evrilirken, Escher, düzenin olanaksızlığına doğru bu gidişten akıl almaz bir şekilde düzenin oluşumunu; düzenden kaosun, kaosun düzenden belirişini resmeder.
Sanatçı kurmak istediği dünyaları yaratabilmek için matematikten faydalanmıştır. Kısa ve duru bir bakışla yeniden gözden geçirirsek Escher'in işlerini birkaç grupta ele alabiliriz:
Düzlemi düzenli olarak bölmek: Bu teknikle yaptığı resimlerinde sanatçı bir ya da birkaç motifi hiçbiri birbirinin üstüne gelmeyecek ve aralarında boşluk kalmayacak şekilde birbirlerini nasıl çevreleyebileceklerini araştırır. Bu yöntem matematikte düzlem doldurma problemi ile çakışır. Matematikçi daha global bir yaklaşımla bir düzlemde bulunan mozaik yapıdaki simetri gruplarını araştırıp tanımlamak ister. Escher bu işlemi çeşitli hayvan figürleri kullanarak fantastik bir şekilde icra eder. Bu grupta topladığımız çalışmaları arasında en etkileyici olanları hiperbolik düzlem kullandığı Circle Limit (Çember Limiti) serisidir. Hiperbolik düzlem Öklid olmayan geometrilere örnek olarak Poincare tarafından geliştirilmiştir.
Metamorfozlar: Bu seride yüzey figür ilişkisi çarpıcı şekilde vurgulanırken, imkansız olan boyutlar arası yolculuk da resmedilir. Doğada değişim anlamına gelen metamorfozlarda, düzlemdeki düzenliliği bozmadan sürekli deforme edilen şekiller birbirine dönüşür, gece gündüze, balıklar kuşa evrilir.
Paradokslar: Escher'in en vurucu işleri paradoks (çelişki) ve sonsuzluk kavramını işlediği resimleridir. İmkansız figürleri kullanarak inşa ettiği dünyalar bizi çelişkiye götürür. Döngüsel paradoksları yaratmak için kurduğu hiyerarşik düzenlerde sürekli yukarı ya da aşağı hareket etseniz de, hiyerarşinin gereğine rağmen, yine başlangıç noktasına gelirsiniz. Bu gibi döngüler Bach'ın müziğinde de yer alır. Zaten, gelmiş geçmiş en büyük besteci ve orgculardan biri olan Johann Sebastian Bach, müziğin matematikçisi olarak da bilinir. Bach’ın eserleri genellikle yaşamın içindeki kaos ve kaosun içindeki düzenin elçiliğini harikulade yapan barok tarzındadır. Barok müziğin içindeki kaosun neredeyse başka hiçbir müzik türünde verilemeyeceği düşünülür. Barok müzik genellikle klasik müzik türü içine dahil edilir ve klasik müzik denince akla hemen bach'ın gelmesi de bu açıdan anlamlıdır. Bach müziğini bestelerken kanonlar sayesinde kurduğu döngüler içinde notaların harflendirilme sisteminden yararlanarak kendi adını sonsuz kere zikrettirir. D.R. Hofstadler ünlü kitabında bu üç şahsiyeti döngüsel paradokslarda buluşturur. Bu yüzyılın en önemli matematik makalelerinden birini yazan Gödel, matematiği dizgeleştirme çabalarının sonuç vermeyeceğini, kendi içinden çıkıp kendine dönen bir paradoksun varlığını göstererek kanıtlamıştı. Escher'in Resim Galerisi adlı eseri kabaca bu kanıtın görsel ifadesidir. Önemli bir teorem ve ilginç bir resim aynı anlatıma ulaşıyor!
Escher'in eserlerinin açıklığı, kolay okunurluğu, akıcı anlatımı, iyi kurgulanmış güçlü yapısı iz bırakıcıdır. Dikkatli bir göz sanatçının resimlerinde tanık olduğu gariplikleri kolay kolay unutmaz. Escher oldukça sofistike ve detaycı işçiliğiyle matematiğin örgüsüyle çakışır. Yaşamı süresince ve sonrasında çok tartışılmış bir sanatçı olan Escher, matematikçi olmasa da çalışmaları pek çok matematikçiyi etkilemektedir.

KAYNAKLAR
Bool F.H... Escher Complete Graphic Work, Thames and Hudson, 1993
Cannon J.W., "Mathematics in Marble and Bronze: Sculptures of Heleman R.P. Ferguson", Mathematical Intelliger, cilt: 13, sayı: 1, kış 1991
Coxeter H.S.M, Escher: Art and Science, Elsevier Science Publishers, 1986
Fomenko A., Mathematical Inspirations, American Mathematical Society Press, 1990
Halil Tanır, Matematik Öğretmeni, Escher, metamorfoz, paradoks ve matematiksel sanat
Hofstadler D.R, Gödel esher and Bach: The Eternal Golden Braid, Vintage Books Edition, 1980
Kappraff J., Conecttons: The Geometric Bridge between Art and Sciences, Mc GrawHill Pub. Co., 1991
Nargel E., Newman J.R., çev: Gözkan B., Gödel Kanıtlaması, Sarmal yayınevi, 1994
Umut Koç, Komplekslik Yaklaşımı ve Bilgi Yönetimi, 3.Ulusal Bilgi Yönetimi Kongresi, Kasım 2004

14 Temmuz 2009 Salı

Kaos ve Sinema (3): Kaos Eşiği, Şeytan Çıkmazı - Barış Safran

Futuristika Enteresan Mevzular Dergisi'nden
Barış Safran



Güzide Futuristika! yazarı Barış Safran, “Kaos ve Sinema” başlıklı yazı dizisinin üçüncü bölümünde sinema ve şeytan ilişkisine yakından bakmaya devam ediyor. Yazar, yine sinema üzerinden çıktığımız yolculuğa kitaplardaki şeytanlardan başlıyor ve bizi Hollywood semalarına Shakespeare’in replikleriyle taşıyor. Milton’ın davasından Arkadaşım Şeytan’la Mazhar Alanson ve arkadaşlarına selam ediyoruz ve tabi ıslak Prag sokaklarında ille de Goethe, ille de Faust! Her arşivde yerini bulması gereken bir inceleme daha… “Öyleyse kaos her şeydir…”

Her ne kadar, “kaos ve şeytan” ilişkisi dendiğinde ilk akla gelen “Laplace’in Şeytanı” olsa da, yazı dizimizin önceki bölümünü okuyanlar, arada kurulabilecek bağlantıların çok daha ufuk açıcı olabileceğini hatırlayacaklardır. Laplace’in Şeytan’ı, sabırsızlıkla beklediğimiz ve henüz filmi çekilmemiş olmasına rağmen burada bahsetmekten kaçınmayacağımız Adam Fawer’ın Olasılıksız adlı çok satan romanının da ana temasını oluşturur. Laplace’in deterministik düşüncesine göre, eğer evrende herhangi belirli bir andaki mevcut tüm koşulları –bu anı başlangıç olarak kabul ettiğimizde- bilebilecek bir canlı olsaydı, etki-tepki prensibi sonucu ve neden-sonuç ilişkisi gereği gelecekte olacakları da bilebilirdi. Zira kaotik davranışın gözlemlenebildiği doğrusal olmayan dinamik bir sistem zamana-bağlı değişkenler arasındaki ilişkilerin doğrusal olmadığı bir sistemdir. Bu sistemler üç tip dengeye sahiptirler. Bir yandan, bir değişim sonrası değişkenlerin etkisini azaltan negatif geribildirimlerle sistem yönlendirildiğinde, bu sistem her zaman başlangıç konumuna gelir. Bu, ilk tür dengedir: İstikrar.

Diğer yandan, sistem, değişkenlerinden birisinde yapılan özgün değişimi güçlendiren pozitif geri bildirimlerle yönlendirildiğinde, küçük değişiklikler katlanarak büyüyerek patlama noktasına gelirler. Patlama noktasına gelmiş bir istikrarsızlık durumunda, sistemin nerede tam bir çöküşe gideceğini tahmin etmek güçtür. Bu ikinci tip dengedir: Patlayıcı istikrarsızlık.

Son olarak, birbirleriyle çekişen etkilerin, yani “başlangıç değişimini destekleme ve istikrarsızlığı artırma eğiliminde olan pozitif geribildirimlerle, orijinal değişikliği azaltan ve istikrarlığı artırma eğiliminde olan negatif geribildirimlerin”, aynı anda var oldukları durumlarda, yeni ilginç bir durumla karşılaşırız. İlk olarak, sistem zamandan bağımsız istikrarlı bir dengeye ulaşabilir. Ayrıca sistemin dönemsel olarak önceki pozisyonuna geri geldiği dönemsel bir stabilite (istikrar) de görebiliriz.

Son olarak, sistem davranışını daha karmaşık bir durumda bulabiliriz. Bir tarafta, davranış tamamen kararsız olabilir ve kararlı bir gürültü yaratabilir. Diğer bir taraftan ise garip çekici olarak adlandırılan garip biçimli bir yüzeyin içinde yer alabilir. Bu durumda, başlangıçtaki şartlara hassas bir bağımlılık vardır, yani başlangıçtaki küçük bir değişimin beklenmedik ve önemli bir etkisi olabilir.

Bu nedenle (başlangıç koşullarına hassas bağımlılık nedeniyle), doğrusal olmayan dinamik sistemlerin hareketi, uzun dönemde tahmin edilemez. Bu davranışın kaotik olduğu söylenir. Bu söz konusu kaos durumu aynı zamanda sınırlı istikrarsızlık olarak adlandırılır. Buna karşılık Laplace’in varsayımı, tüm koşulların belirlenmesi imkânsız olduğundan tamamen teorik olsa da, en azından teoride bugüne ait tüm bilgiye sahip olan ve gelecekte olacakları öngörebilen işte bu tanrımsı canlı, zamanla Laplace’in Şeytan’ı olarak anılmaya başlanmıştır.

Bir bilim insanı olarak determinizm ve öngörülebilirlik üzerine, teorik ve biraz da spekülatif bir varsayım öne sürerken şeytan sahibi olan Laplace’in düşüncesinde determinizm ile öngörülebilirliğin aynı şey oluşu ve evrendeki her şeyin belirlenebilir olması, bilimsel kurallardan ziyade dinsel alın yazısı ifadesini anımsatmaktadır. Çağrışımlara gebe bir başka durum da, geleceği öngörebilen şeytanın Laplace’in başına kalması durumunun, on yedinci yüzyılda, Kutsal Kitap’ın Yaradılış bölümünü ve insanın cennetten kovuluşunu yeniden yazan John Milton’u hatırlatmasıdır.

Hatırlayacağımız gibi, her ne kadar yazar, “Yitirilen Cennet” adlı kitabın giriş bölümünde “Tanrı’nın insanları cezalandırmakla iyi bir şey yaptığını savunmayı amaçladığını” söylese de; birçok şair ve eleştirmen, Tanrı’nın neredeyse kötü kahramana dönüştüğü bu büyük yapıtta Milton’ın gerçekte Şeytan’dan ve kaostan yana olduğunu ileri sürmüştür. Buradan da anlaşılmaktadır ki, kaos, yaratma süreci ya da sanatçının zihninden kaynaklanan bazı başlangıç koşulları nedeniyle ve özel yaşam, kültürel birikim gibi etkenlerin de katkısıyla, sanat yapıtları için de kaçınılmaz bir durumdur.

Bir başka ifadeyle, bir yazar, ressam ya da yönetmen bile denetleyemez bir metni, resmi ya da filmi oluşturan öğelerin, yani dilin, renklerin ya da görüntülerin nasıl davranacağını. Anlamı, hangi değişkenlerin, ne zaman ve nasıl oluşturacağı bilinmez. Bu nedenle yapıt, yaratıcısının bile ayırtında olmadığı örtük bilgiler taşıyabilir. Çok yakın zamanlara kadar yaratıcı tanrı konumunda görülen sanatçı, kendi beğenisi ve amaçlarıyla yapıta belli bir belirlenimcilik getirirken, başlı başına kaotik bir dizge sayılabilecek dil ve zihin, yapıta özgürlük ve belirsizlik kazandırır. Krallığı savunmak amacıyla roman yazdığını söyleyen Balzac’ın bir kralcı değil, insan ruhunun kaotik derinliklerini yansıtan bir yazar olarak tanınması, John Milton’la birlikte, bu sürecin öngörülemezliğini ortaya koyan örnekler arasındadır.

Aşağıda değineceğimiz gibi, Shakespeare’in bugünkü okurları, Freud, Marks ya da kaos kuramları ışığında yeni anlamlar yükleyebilir oyunlarına. Dolayısıyla sanat yapıtları da kaotik dizgeler gibi dinamik, akışkan, değişken ve öngörülemez süreçlerdir ve “belli yasalara uyan kuralsız davranış” olarak nitelenebilecek kaotik davranışlar gösterirler. Düzenle rastlantı, basitlikle karmaşıklık bir arada olabilir. Bu gerilim, kaosla düzeni bir arada içeren, yaratıcı ve yeni açılımlarla zenginleşmeye yatkın yapıtların yaratılmasını sağlar.

Nasıl ki John Milton’un kitabında Şeytan, son derece soylu bir kahraman ve doğurgan bir kaos öğesi olarak öne çıkıyorsa, Şeytan’ın Avukatı filminde yazarla aynı adı taşıyan ve Al Pacino’nun canlandırdığı karakter de en az onun kadar karizmatik ve kaotiktir. Ancak bana sorarsanız bu konudaki efsane, yönetmen Alan Parker’ın zenciler, blues, vodoo büyüleri, şeytan ve şeytana tapmak gibi konuları biraraya getirerek oluşturduğu ilginç filmi Şeytan Çıkmazı’nda, Robert De Niro’nun Louis Cypher (hadi orasını deşifre edelim, “Lucifer”) rolündeki karizmasıdır ve sinema tarihine “lanetli harflerle” yazılmış durumdadır.

Usta aktörün uzun tırnaklar ve karanlığı delen bakışlarla nasıl göründüğünü merak ediyorsanız, öncelikle filmi izlemeli ve izlediklerinize daha derin anlamlar katabilmek amacıyla, bir önceki yazımızda bahsettiğimiz Lucifer’le ilgili aşağıdaki inanışı hatırlamalısınız: Yehova Şahitleri, Şeytan’ın aslında gerçek bir insan olduğuna ve mükemmel ruh özelliklerine sahip olarak yaratıldığına inanır. Ancak Âdem ve Havva’nın tanrı Yehova yerine kendisine inanmalarını sağlamaya çalışmasıyla Şeytan’a dönüşmüştür. Lucifer adı verilmiştir. Lucifer cennette kendisine yasaklanan meyveyi yemesi için Havvayı kışkırtmış ve onu meyveyi yerse tıpkı tanrı gibi olacağına inandırmıştır. Yehova Şahitleri bu dünyayı Şeytan’ın yönettiğine inanır.

Angel Heart orijinal isimli 1987 yapımlı bu doğaüstü gerilim filminde ise New York’ta, basit bir özel dedektif olan Hary Angel (Mickey Rourke) Ocak 1955’te bir gün esrarengiz bir adam tarafından kiralanır. Louis Cypre adındaki bu adam (Robert De Niro) ondan birini bulmasını isteyene kadar Hary, tehlikeli işlerle uğraşmaz, çoğu zaman sıradan takip etme gibi işlere bakar. Bir başka deyişle, o ana kadar Hary’nin hayatına kozmos hâkimdir. Louis Cyphre onu, Johnny Favorite isimli eski bir şarkıcıyı bulmak için tutar. Favorite, II. Dünya Savaşından sonra kaybolmuştur ve hastaneden hala çıkmadığı raporu olsa da aslında ortalıkta yoktur. Harry Angel ilk başta olayı araştırır fakat olayla ilgili kişilerin hepsi bir bir öldürülmekte, daha doğrusu, aranan kişiye dair bilgi aldığı herkes vahşice katledilmektedir.

Kozmosun bittiği, kaosun başladığı bu noktadan sonra Angel işi bırakmak ister fakat Cyphre daha fazla para vermeyi teklif edince işi tekrar kabul eder. Şeytan, bir önceki yazıda incelenen Şeytan’ın Avukatı’ndakiyle aynı şekilde ve bir kez daha, günümüz insanını en zayıf noktasından yakalamıştır. Çağımızın dini para işini görmekte ve şeytanın kaotik düzeni ve Deleuze ve Guattari’nin durdurulamaz makinesi kapitalizmin çarkları bu öyküde de işlemektedir. Ve ayrıca unutulmamalıdır ki, kibrin şeytanın en sevdiği günah olmasının yanında, açgözlülük de yedi ölümcül günahtan biridir.

Yedi ölümcül günah, kaos, şeytan ve sanattan bahsetmişken, ortaçağ sonlarında yaşamış olan ressam Hieronymus Bosch’tan ve eserlerinden bahsetmemek olmaz. Zira bu dönemde ressamlar genellikle azizlerin, meleklerin ve İsa’nın resimlerini yaparken, Bosch, insanın ve yaşamın kaotik doğasını ve kim bilir, belki kendi iç dünyasını, günümüz gerçeküstücülerine taş çıkartacak bir betimlemeyle ortaya koydu. Oysa o dönemde Hıristiyan dünyasında ikili karşıtlıklara dayanan son derece katı bir düşünce biçimi geçerliydi ve kozmosu temsil eden Tanrıya karşı çıkacak her unsur, Şeytan’ın güdümündeki kötülük güçlerinin tarafındaydı. Hatırlayacağımız gibi, insan zaten sonsuz huzur ve mutluluk içinde yaşadığı cennette rahat durmamış ve kendisinden saklanan bilgiye ulaşmak için yasak meyveyi yemiş ve ceza olarak kaotik bir dünyaya sürülmüştü.

Çağındaki bu genel inanışa rağmen, Cehennem, Zevk Bahçesi, Yedi Ölümcül Günah gibi başlıklar taşıyan Bosch’un tablolarını, çarpıtılmış bedenleriyle korkunç ve zavallı insanlar, düşsel ve gerçek hayvanlar ve garip aygıtlar dolduruyordu. Bu karmaşık resimlerinin neyi ve neden bu biçimde anlattığının sırrı bugün bile çözülemedi ama her çağın insanı bu resimlerde kendi toplumunu, kendi yaşamını, bireysel ve toplumsal yaşamın doğrusal olmayan kaotik resmini buldu.

Bir insanın doğumundan ölümüne yaşamıyla ya da toplumların evrimiyle örneklendirebileceğimiz kaotik sistemlerin özelliklerinden biri olan başlangıç durumuna hassas bağımlılıkta, sıfır noktasında sistemin durumunda meydana gelen çok küçük bir değişiklik, kendisinden sonra gelen, zamanla üstel biçimde büyüyen bir değişikliğe yol açar. Esasen, başlangıç koşullarına hassas bağımlılık gösteren sistemlerin matematiksel analizi son derece güçtür ancak temel felsefesi, basitçe “çok küçük bir neden, çok büyük bir etki yaratır” şeklinde özetlenebilir. Bu durumun (küçük nedenin büyük etki yapmasının) oluşması için sıfır noktasında olağan dışı koşulların bulunması gerektiği düşünülebilir ancak aslında bunun tam tersi doğrudur. Birçok fiziksel sistemin başlangıç durumuna hassas bağımlılık göstermesi rastlantısal başlangıç durumunda geçerlidir.

Kaos teorisyenleri, karmaşık sistemlerin farklı türden çekici öğelerin etkisi altına girebileceğini ifade etmişlerdir. Bunlardan bazıları, sözgelimi istikrar bozucu dalgalanmalara karşı koyan olumsuz geri-iletim halkalarının bir sonucu olarak bir sistemi -“Lorenz çekicisinde” olduğu gibi- denge durumuna ya da dengeye yakın bir duruma çeker. Lorenz çekici bir sistemi tamamen yeni şekillenmelere doğru savurma eğilimini taşır. Bu durum, bir sistemin aslında birbiriyle çekişen bağlamları tanımlayan farklı başvuru noktası dizilerinin etkisi altına nasıl girebildiğini ortaya koyar. Böylece sistemin ayrıntılı davranışı hangi bağlamın ağır bastığına bağlı olur.

Sistemlerin bu şekilde kendilerini nasıl dönüştürebildiğini açıklarken, kaos teorisyenleri bir sistemin içinde bulunduğu dengeden bir “kaos eşiği” durumuna “itilmesi” halinde meydana gelen olayları kavramaya özellikle ilgi duymuşlardır. Burada sistemin karşısına daha çok farklı geleceklere yönelen “yol kavşakları”nı andıran “çatallaşma noktaları” çıkar. Böyle noktalarda sistem içindeki enerji, farklı sistem durumlarına doğru öngörülemez sıçramalarla kendi kendini örgütleyebilir. Eski baskın çekici öğe, enerjiyi ve istikrarsızlığı dağıtabilirse, potansiyel değişiklikler eriyip gider ve sistem eski durumunun bir çeşidine döner. Buna karşılık yeni bir etkiler dizisi üstün konuma geçerse, enerjileri yeni bir şekillenmeye doğru “çekebilir”.

Çatallaşma noktaları ve bunlara eşlik eden “çekici öğeler” her zaman doğrusal olmayan, karmaşık bir sistem içindeki gözükmeyen potansiyeller içinde var olurlar. Bunlar kendi kendini örgütlemeye ve yeni biçimin evrimine yönelik potansiyellerin sinyalini verir. Ne var ki sistemin evriminin yolu tamamen öngörülemez niteliktedir; çünkü karmaşıklık ve doğrusal olmayan yapı nedeniyle, önemsizmiş gibi görünen değişiklikler açığa çıkarak büyük etkiler yaratabilir. Filmde de, ortaya ilk çıktığı andan itibaren kaosa işaret eden Cyphre, şimdi bir kez daha Hary’nin aklını parayla çelerek kaosa doğru çatallaşma sürecini başlatmıştır.

Sistem düşüncesi ve kaos teorisi açısından bakıldığında, bir sistemin bir durumdan başka bir duruma dönemsel katlanma süreci ya da çeşitli dönemsel değişkenler arasındaki bir araya gelişte değişme olduğu zamanki ayrışma vasıtasıyla geçtiği bilinmektedir. Bu değişim bir doğrusallığı takip etmez fakat aniden farklılık arz eden biçimde meydana gelir. Bu sürece paralel bir şekilde filmde de, verilen ipuçlarını değerlendiren Angel, hedefine doğru ilerledikçe bir takım doğaüstü olaylarla karşılaşır. Bu konuda kaos kuramıyla önemli benzerliklerden biri, ilk yazıdan beri bahsettiğimiz garip çekerler denilen ve kaotik bir dizgeyi kendisine çekerek kaotik devinimi başlatan etkenlerin varlığıdır. Strange Attractors (Garip Çekiciler) kitabında garip çekerlerin yazın alanında roman ve oyun kişilerine de uygulanabileceğini ileri süren Harriett Hawkins, bu kişilerin taşıdıkları kötülük gizilgücüyle son derece etkileyici oluşlarına dikkati çeker.

Kötülük gizilgücüyle şeytanın, doğrusal olmayan dinamik bir sistem olarak ele alınabilecek insan yaşamının ya da toplumsal olayların kaosa doğru çatallanmasında, kaos eşiğini geçmesinde ve türbülansa temel bir figür olarak, tıpkı hayattaki kaosun açıklanmasında olduğu gibi, yazarlarca ve yönetmenlerce kullanıldığından ve şeytanın kahramanı oynadığı en önemli eserlerden birinin, Goethe’nin Faust’u olduğundan bahsetmiştik. Sinema ile edebiyatın kesiştiği noktada Goethe’nin bu unutulmaz eseri de sanatta Ekspresyonizm’in çıkışta olduğu bir dönemde, 19.yy’ın sonlarında doğan ve akıma kısa sürede ilgi duyan F. W. Murnau tarafından sinemaya aktarılmıştır.

1. Dünya Savaşı yıllarında savaşa katılan, hava kuvvetlerinde görev yapan Murnau daha sonra savaşla ilgili çeşitli propaganda filmleri çekti. Bu ilk dönem filmlerinin büyük çoğunluğu şu an kayıptır. Dünya Savaşı ile birlikte hızı kesilen Ekspresyonizm ise 1. Dünya Savaşı’ndan sonra farklı bir boyut kazandı. Savaştan yenik çıkan bir ülkenin insanlarının geçirdiği ağır psikolojik şok, yoksulluk, işsizlik gibi öğeler üst üste gelince, Ekspresyonistlerde içinde bulundukları toplumu eserlerinde betimlemekten geri durmadılar. İnsanların çektikleri sıkıntılar, ülkenin sefaleti, bu ağır durumun insanları gittikçe bir canavara çevirmesi, bu akıma mensup sanatçıları da derinden etkiledi. Bu etkilenmeyle birlikte, insanların ruhsal ve psikolojik durumlarını derinlemesine inceleyen, korku filmlerine yöneldiler.

1920’ler böylece Golem, Dorian Grey, Dr. Jekyll and Mr. Hyde, Faust, Nosferatu gibi hikâyelerin revaçta olduğu bir dönemi müjdelemiş oldu. Dönemin siyasal ve sosyal olayları, bir akımı alıp, adeta evrimleştirmişti. Ekspresyonizmin etkisindeki sanatçılar, bu hikâyelerin kahramanlarını, aynı zamanda yaşadıkları toplumdaki insanlarla özdeşleştirip, Ekspresyonizmin biçimsel özelliklerinden de yararlanarak, kusursuz bir soyutlama yapmayı başardılar. Savaştan sonra 1920’lerde yeni yeni toparlanmaya başlayan film stüdyoları Dr. Cagliari’nin de başarısıyla Alman Ekspresyonistlerine karşı bir ilgi duymaya başladılar. Bu dönemde Murnau da sırasıyla Nosferatu (1922), Phantom ve elbette yazımıza konu olan Goethe’nin Faust’unu (1926) beyaz perdeye aktarır. Goethe, 60 yılda tamamladığı, deneyimlerini ve dünya görüşünü eserin her diyaloğuna yansıttığı bu ölümsüz eserinde, insan ve şeytanın baştan çıkarıcılığını anlatıyordu. Aslında her insanın içinde, baştan çıkarılmaya hazır bir yan olduğunu, âlim Doktor Faust’un hikâyesiyle anlatıyordu.

Murnau’nun Faust yorumuna geçmeden önce, biraz Goethe’nin Faust’una değinmekte fayda var. Goethe küçüklüğünde, Latinceden Yunancaya, resimden müziğe, mitolojiden edebiyata kadar birçok alanda özel dersler almıştır. Bu dersler ileride onun çok yönlü kişiliğinin de temelini oluştururlar. Goethe, ilk gençlik yıllarından beri doğaya aşıktır, aynı zamanda çok romantiktir. Bilimselliği hiçbir zaman elden bırakmaz, toplumsal olaylara ihtiyatlı yaklaşır. Faust’ta bu ihtiyatlı ve duyarlı yaklaşımın çocuğudur. Henüz birliğini tam anlamıyla sağlayamamış, insanların farklı yönlerde kendi ihtiyaçları çerçevesinde hareket ettikleri bir dönemde, Goethe eserini kaleme almaya başlar. Eserini hiçbir zaman bir kitap olarak düşünmez, o sadece hikâyesini anlatır. İki cildi bulan ve son cildini ölümünden kısa bir süre önce bitirdiği, yazım aşaması altmış yılı bulan eser, bu yüzden bu kadar uzun sürede tamamlanır.


…içinde iyi ve kötünün organik bir bağ kurduğu bütünsel bir yaşam formu…


Doktor Faust, dünyadaki zamanını sürekli okuyarak, araştırarak, kendini bilime adayarak geçirir. En iyiyi bulmak içinse birçok insana da zarar vermekten çekinmez. Faust iyice yaşlanmasına ve dünyadaki her insandan daha çok şey bilmesine rağmen, ruhlar âleminin bilgisine ulaşmak ister. Şeytan (Mephisto) ise, onun bu durumundan yararlanarak, onu kendi tarafına çekebilmek için, Tanrı ile bir iddiaya girer. Doktor Faust’un Mephisto ile karşılaşması da böyle başlar. Faust’un bilgisi ve deneyimi ona bir türlü huzur vermemekte, onu öbür dünyanın gizemlerine götürmemektedir. Mephisto ise Faust’un istediği her şeyi yapabileceğini söyleyerek, bu bilgini kandırır. Önce Faust’a gençliğini geri verir, daha sonra da ona aşkı verir. Fakat sonuç yine Faust’un mutsuzluğuyla noktalanır.

Bu klasik hikâyede Goethe’nin romantizmini görmek hiç şaşırtıcı değil aslında. Geçmişinde de yalnız kalamayan, sürekli bir sevgili bulan, sevgisini göstermekten çekinmeyen Goethe, karakterini de romantikleştirmiştir. Faust’un gençliği de Goethe’nin yaşadığı dönemin klasik bir insan tiplemesidir. Bencildir, aşkı uğruna her şeyi yapar, aşkı uğruna gerektiğinde en yakın yardımcısını bile satmaktan çekinmez. Onun karşısındaki Mephisto’da karanlık olan bir çağın, bir dünyanın dışavurumu gibidir. Faust’u kandıran aslında sadece Şeytan değil, aynı zamanda içinde yaşadığı toplumdur bir anlamda. Faust ve Mephisto aslında ayrıksı görünen yanlarına rağmen, tıpkı dönemin insanları gibi, içinde iyi ve kötünün organik bir bağ kurduğu bütünsel bir yaşam formudur. İkisi de birbirlerini tamamlarlar.

Murnau’un Faust uyarlamasına geçersek; Murnau’nun uyarladığı eserin en çok Faust ve Mephisto arasındaki karşıtlıklara ve yatkınlıklara yoğunlaştığını söylemek yanlış olmaz. Ekspresyonizmin karanlık ve gotik atmosferi, Faust’un aşk hikâyesinde de kendini gösterir. Marguerite’in saflığı ve içten sevgisi bile, filmin tümüne sinen Mephisto’nun korkutucu hayaletinin etkisinde, saflığını yitirir. Faust tasviri ise, her ne kadar Goethe’nin romantizmini gösteren bazı sahneler olsa da, Mephisto ile yakınlıkları ile dikkat çeker. Faust ve Mephisto birbirine çok yakın iki karakter gibidir. Filmin hemen başında Faust yaptığı anlaşmanın vehametini anlasa da, bundan o kadar keder duymaz, onun yerine kendi bencilliğinde gençliğinin tadını çıkarmaya başlar. Nihayet beklenen son geldiğinde ise, tipik bir insan gibi pişmanlığının fayda etmediğini anlar. Yine de kendi bencilliğinden dolayı kurban ettiği Marguerite sayesinde, Mephisto’nun kanatlarından kurtulmayı başarır.

Şekilsel özellikler olarak Alman ekspresyonizminin doruk noktalarından biridir Faust. Işık geçişleri, kullanılan kapalı mekânlar, mekanların içindeki deforme olmuş şekilsel yapılar, şehrin karanlık atmosferi, Mephisto’nun tedirgin edici yansıması, insanı ürperten gölgeler…

Kaos teorisindeki iterasyonlara (tekrarlamalar) paralel olarak Faust da, farklı dönemlerde pek çok kez çeşitli yönetmenlerce sinemaya aktarılmıştır. Bunların en başarılılarından biri, yönetmenliği animasyon sinema türünün en büyük ustalarından biri olarak kabul edilen Çek yönetmen, Jan Svankmajer’in üstlendiği 1994 yapımı filmdir. Tim Burton ve Terry Gilliam gibi dünyaca ünlü yönetmenlere ilham kaynağı olan sürrealist yazar, yönetmen ve tasarımcı Jan Svankmajer, kuklacı olarak başladığı kariyerini canlandırma sinema alanında sürdürmüş ve dünyanın bu daldaki en önemli isimleri arasına girmiştir. Kukla karakterlerle gerçek oyuncuları bir arada kullandığı bu “Faust” uyarlaması ise kariyerine kukla ustası olarak başlayan Svankmajer’in en önemli filmlerinden biridir. Filmde kendine özgü fantastik bir dünya kuran Svankmajer izleyiciyi tedirgin edici ama olağanüstü bir yolculuğa çıkarır.

Filmlerini çoğunlukla bir çocuğun perspektifinden bakarak ortaya koyan yönetmen, bu filmde, ses efektleri kullanma konusunda da sıra dışı bir yöntem izliyor. Zira usta yönetmenin seyirciyi rahat ettirmek ya da huzurlu birkaç dakika geçirtmek gibi bir kaygısı yok. Yönetmen, bu filmde stop motion tekniğini hem canlı karakterler hem de kuklalar üzerinde kullanıyor. Goethe’nin hikâyesinin kaotik yapısına uygun olarak, bahsettiğimiz her iki Faust uyarlaması da biçimsel anlamda da doğrusal olmayan bir seyir izlemektedir. Bu son derece etkileyici şeytan ve kaos öyküsü, sinema sanatı var oldukça ve kaosun önemi ve sunabileceği olanaklar giderek daha fazla anlaşıldıkça, daha pek çok iterasyona malzeme olacak gibi görünmektedir. Fraktal yapıların farklı ölçeklerde kendine benzerlik göstermesine paralel olarak Faust hikâyesi de bütçe anlamında farklkı ölçekli projelerde kendini tekrarlamaktadır.

Zaten Şeytan Çıkmazı da nihayetinde bir Faust yorumudur. Faust’ta başarılı çalışmalarıyla insanlığı, kendisinin sebep olduğu felaketlerden koruyan doktoru elde etme konusunda tanrıyla (Adem’le Havva’dan beri kaçıncı) “bir kez daha” bahse giren ve doktoru elde etmek için insani zaaflarını kullanan Şeytan (Mefisto), Şeytan’ın Avukatı filminde, genç avukatın reddedemeyeceği kadar yüksek miktarlarda para teklif ediyordu. Şeytan Çıkmazı’nda ise olayla ilgili cinayetlerden sonra işi bırakmak isteyen Angel’ın Cyphre daha fazla para vermeyi teklif edince işi tekrar kabul etmesi, yine aynı konuya işaret eder. Polisin suçu kendi üzerine atmasından korkan Angel, güçlü bir kaotik kişilik olan müşterisi Cyphre’e ve tüm diğer kaotik öğelere rağmen para için görevini yerine getirmeye çalışır…

Goethe’nin Faust’u dışında, Shakespeare’in Hamlet, Macbeth, Fırtına, Othello ve Kral Lear başta olmak üzere tüm yapıtları, güçlü krallıkları bir anda yıkıma uğratan kaotik öğelerle ve kaotik kişiliklerle doludur. Zaten o dönemde Rönesans’la birlikte neredeyse günümüzdekine benzer bir kaosu kucaklama ve sanatta ve yaşamda her olanaktan yararlanma eğilimi gelişmiştir. Othello’da Iago, bütün altüst oluşu yaratan etkendir. Antonius ve Kleopatra’da Roma imparatorları ve generalleri, Kleopatra için, ya da hep bir kaotik güç olarak algılanan aşk için, imparatorlukları gözden çıkarır. Oyunun sonunda, gerçek utkunun dünya imparatoru olmak değil, böyle bir kadını sevmiş olmak olduğu duyumsatılır. Günümüzde ise bu kaotik gücün (aşkın) yerini, iki filmdir incelediğimiz üzere, para almış gibi görünmektedir.

…şehrin karanlık atmosferi, Mephisto’nun tedirgin edici yansıması, insanı ürperten gölgeler…

Macbeth’de cadılar, kralına bağlı cesur Macbeth’i, bir anda cinayet planları yapan bir alçağa dönüştürür. Yine Milton’a dönersek, şiirsel ve etkileyici konuşmasıyla Havva’nın önünde yeni ufuklar açan Şeytan, onu günah işlemeye yönelten bir garip çekerdir. Falling Angel (Düşen Melek) isimli William Hjortsberg’in yazdığı eserden yola çıkarak çekilen ancak arada birçok fark bulunan filmimizde de Şeytan bizzat var olmasına rağmen, tıpkı Yaradılış hikâyesinde Havva’nın oldukça önemli bir role sahip olması gibi, bu hikâyede de, tahmin edersiniz ki mutlaka bir kadın parmağı olmalıdır. Zira film daha ziyade Mickey Rourke ve Robert De Niro ile hatırlansa da, kadroda iki ilginç kadın oyuncu var: Siyahî Lisa Bonet, Cosby Show’da Doktor Huxtable’ın büyük kızı Denise’i canlandırarak şöhret olmuştu. Charlotte Rampline ise, yeteneğini rahatça sergileyebileceği türden iddialı rollere tam da bu dönemde geçiş yapmaktaydı.

Yazının bu noktasında, filmi izlemediği halde bu kısma kadar okumuş olanlara son bir uyarı da bulunmak gerekmektedir. Yazının devamını okuduğunuzda filmin tadı tamamen kaçabilir.

Uyarıdan sonra tekrar filme dönecek olursak, Angel’ın olayla ilgili araştırmaları gittikçe ilginçleşmeye başlamaktadır. Hatta bir süre sonra Harry kendisini voodoo ve satanizm’in dünyasında bulur. Angel, bu adamı araştırdıkça ve bir takım esrarengiz olaylara karıştıkça aradığı adamın aslında kendisi olduğunu anlıyor. Dolayısıyla Lisa Bonet’in kendisini sürüklemiş olduğu günah ise ensest ilişki olmaktadır. Hımbıl ve korkak kocası Adem’den daha yürekli ve daha akıllı Şeytan’la birlikte tanrısal bilgiye ulaşmak için yasakları çiğneyen ilk kadın figürü olarak Havva’nın kaosun safında yer alması gibi, Lisa da Hary’yi kaotik bir çıkmaza sürükleyecektir.

Tek cümleyle özetleyecek olursak, bir adamın peşinde olan bir dedektifin öyküsünü anlatan Şeytan Çıkmazı, özellikle sürpriz finali ve zekice işlenmiş ilginç noktaları ile dikkat çekmektedir. Aslında Louis Cypre da (ya da “Lucifer”) şeytanın ta kendisidir. Şeytan, ateş ve ışık kaosu; çekim kuvveti, toprak ve insan düzeni oluşturur.

Türkiye’den bir Faust uyarlaması olan Arkadaşım Şeytan’da, Ali Poyrazoğlu’nun canlandırdığı Şeytan karakteri de Russel’ın Kötülük serisindekine benzer biçimde, günümüzün şeytanlaşan insanları arasında adeta masum kalan bir melektir. Bana göre, Faust esprisi bağlamında, senaryosu ve taşıdığı özgünlük açısından yapılmış en güzel Türk filmlerinden biridir. Ali Poyrazoğlu’yla birlikte Mazhar Alanson’un da oyunculukları son derece başarılıdır. Her ne kadar Atıf Yılmaz’ın amacının ürkütücü bir film çekmek olmadığı anlaşılsa da, böylesine komik bir sonuç beklendiğini de sanmıyoruz doğrusu. Bu nedenle Balzac ve Milton’un başına gelenlerin bir benzerinin Atıf Yılmaz için de geçerli olabileceğini tahmin edebiliriz.

Buradan tekrar, kaotik geometri ve birbirini tekrarlayan iterasyonlarla filmi oluşturan öğelerin, görüntülerin nasıl davranacağını yönetmenin belirleyemeyeceği, çünkü sanat yapıtlarının kaotik dizgeler olduğu sonucuna döneriz. Bunun nedeni başlangıç koşullarına hassas bağımlılıktır. Tekrar edecek olursak, kaosa doğru çatallanma ve küçük etkenlerin büyük sonuçlara yol açması, kaotik dizgelerin başlıca özelliklerindendir. Bu anlamda, “Hadi kızlar, bakalım kim beni daha çok seviyor?” diyen Kral Lear’in aptallığı ve kardeşlerinin yaltakçılığı karşısında, Cordelia’nın dürüstlük gösterip, “hiçbir şey” söylememeye karar vermesi, Desdemonia’nın yere düşen mendili, hemen tüm Shakespeare oyunlarında, küçük etkenlerin büyük sonuçlara yol açtığı çatallanma noktalarıdır.

Fırtına (Türbülans) oyununda temel öğe olan atmosfer, başlıca kaotik dizgelerden biridir. Batılı aklın, bilimin ve düzenin temsilcisi Prospero ile adanın kaotik doğası ve gerçek kralı Caliban arasındaki çatışma, Fırtına’yı kaos-düzen (kozmos) çatışmasının en iyi örneklerinden biri yapar. Bugün sömürgeler ve sömürgeciler arasındaki karşıtlık olarak da yorumlanabilen bu oyun, kaosu düzenin tam karşıtı gibi gören alaycı anlayışların kölelik ve sömürgeciliği böylesine tartışmasız benimseyebilen insanlığın bugün de aynı kafayı taşıdığı sürece neler yapabileceğini düşündürmesi açısından büyük önem taşır. Oyunun sonunda, karanlığa ait olduğunu söylediği Caliban’ı artık kendisine ait olarak gördüğünü söyleyen Prospero, oyun boyunca iyiliği ve kötülüğü, kendi sanatını, kızını, suçlu kardeşini ve Caliban’ı benimseyerek ve düşmanlarını bağışlayarak zenginleşir.

Doğrusal olmayan dinamik sistemlerde, kaosa doğru ayrışma (çatallanma) süreci vasıtasıyla değişimin adım adım izlenebilmesi gibi, biz de film boyunca gelişmeleri adım adım izleriz. İçinde Lucifer ismi, Cyphre soyadı, Mickey Rourke’nin aynaya bakamaması, ara sıra gelen asansör sahnesi gibi ilginç noktalar barındırmakta olan filmin senaryosunu ise Alan Parker hazırlamıştır. Film, film-noir ve korku türünü de barındırmaktadır. Gişede fazla başarılı olamayan ve eleştirmenleri ikiye bölen film, piyasaya sürüldüğünde fazla başarılı olunca kült film kategorisine yerleşti. Peki Şeytan Çıkmazı’nı tüm zamanların en ürkütücü, en gerilimli filmlerinden biri yapan temel unsur ne?

Hiç şüphe yok ki, izleyiciyi de başkişi ile birlikte çıkmaza sürükleyen kurgusu. Sürpriz bir finale doğru ağır fakat emin adımlarla ilerleyen bu kurgu mantığı, son yıllarda çok sayıda popüler filmde karşımıza çıkıyor. Yönetmen Alan Parker, Geceyarısı Ekspresi ile ilgili olarak ülkemizden hayli tepki görmüş bir isim. Fakat gerek bu filmle, gerek Birdy ile sinemaseverlerin gönlünde tartışmalı bir taht kurmayı bildi. Ayrıca, Mickey Rourke’un en iyi performansını bu filmde sergilediği konusunda neredeyse herkes hemfikir. Öyleyse daha önce izlememiş olanların mutlaka, daha önce izlemiş olanların ise bu yazıyı okuduktan sonra bir de kaos teorisi perspektifiyle bir kez daha izlemelerini tesviye ederek bitirelim dizinin bu yazısını. Kaosun hayatlarımıza yaratıcılık, şans ve nice fırsatlar getirmesi dileklerimizle, görüşmek üzere.


Kaynaklar
*Bulutsuz, S., “Kaostan Kaçanlar, Kaosla Coşanlar”, Mantık, Matematik ve Felsefe II. Ulusal Sempozyumu: Kaos, 21-24 Eylül 2004, Assos, Çanakkale, 2004
*Gleick, J., Kaos (Çev. F. Üçcan), Tübitak Yayınları, Ankara, 2000
*Goethe, Johann Wolfgang von, Faust, Timaş Yayınları, İstanbul, 1999
*Morgan, Gareth, Yönetim Ve Örgüt Teorilerinde Metafor, Çeviren : Gündüz Bulut, Mess Yayınları 1998
*Ruelle, D., Rastlantı ve Kaos (Çev. Deniz Yurtören), 7. Baskı, TUBITAK, Ankara, 1996
*Shakespeare, adı geçen oyunları
*Thiétart, R. A. ve B. Forgues. (1995). Chaos Theory and Organization. Organization Science, Vol.6.No.1, January-February

Web
*Safran, B., Kaotik Edebiyat ve Sinema, Garip Çekici, 23 Temmuz 2007
*Safran, B., Aşkın Türbülansı ve Garip Çekici, Garip Çekici, 12 Haziran 2007
*Safran, B., Laplace’in Şeytan’ı, Garip Çekici, 28 Aralık 2008
*Yayın Akışı, Faust
*DivXPlanet, Forum, Nosferatu (1922) ve Faust (1926)
*Sinema, Şeytan Çıkmazı
*Sinemalar, Şeytan Çıkmazı
*Vikipedi, Şeytan Çıkmazı
*Cinefan, Şeytan Çıkmazı

Barış Safran
http://www.futuristika.org/2009/07/14/kaos-ve-sinema-3/

5 Haziran 2009 Cuma

Politika

Bir doktor, bir mimar, bir politikacı, dünyada ilk işi kimin yaptığını tartışmaktadırlar. Hekim anlatmaktadır.
- Havva Ana'mız bile, Adem Baba'mızın bir kaburga kemiğinden meydana geldi. Bunu ancak bir doktor yapabilirdi.
Söz alan mimar:
- Herşeyden önce kaos vardı. O kaostan bugün yaşadığımız dünyanın oluşabilmesi ancak mimarlıkla mümkün olabilmiştir.
Son söz politikacınındır:
- Ya o kaosu ortaya çıkaranlar kimdi?

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Devletin Doğuşu

Önce o Khaos vardı, sonsuz ölçüsüz boşluk.
Bir deniz kadar vahşi, deniz kadar karanlık.

Milton'ın sözleridir bunlar. Yunanlılar da böyle düşünmüş, herşeyden, tanrılardan bile önce karanlıkla kaplı bir Khaos'un varolduğuna inanmışlardı. O biçimsiz hiçlik, ansızın iki çocuk doğuruvermişti: Gece ve ölümün yaşadığı dipsiz derinlik Erebos... Uzun süre, evren yalnız karanlık, boşluk, sessizlik, sonsuzluk olarak kalmıştır. Yüzyıllar geçmiş, birdenbire inanılmaz birşey olmuştur. Bu olayı, büyük bir oyun yazarı olan Aristophanes, şöyle anlatır:
...Kara kanatlı gece
Karanlık, derin göğsüne Erebos'un
Bir yumurta bıraktı, mevsimler geçti
Ve sevgi doğdu birdenbire, özlenen,
Parıldayan, altın kanatlı Sevgi.

Sevgi, karanlık ve ölümden doğmuştu, doğumuyla o kör karışıklığı silmeye, düzeni, güzelliği getirmeye başladı. Işık'ı ve ışığın arkadaşı Gün'ü yarattı. Artık sıra yeryüzünün yaratılmasına gelmişti; bu olayı da, yukarıdaki olaylar gibi, kimse açıklayamamıştır. Yeryüzü, durup dururken yaratılıvermiştir işte. Zaten ışıklı sevginin gelişinden belliydi dünyanın yolda olduğu.
...Geniş göğüslü Yeryüzü,
Herşeyin temeli olan güzel Yeryüzü
Ayağa kalktı, önce yıldızlı Gök'ü
Doğurdu, kendini sarsın, çevrelesin,
Ve kutlu tanrılara yuvalık yapsın diye

Hesiodos'un bu sözlerinden de anlaşılır; ilk yaratıkların yer mi kişi mi oldukları pek belli değildir. Yeryüzü'nün (Gaia) bir toprak parçası olduğu ortadaydı, ama silik de olsa bir kişiliği vardı. Gök, havalarda bir mavilikti, ama zaman zaman insanlar gibi davranıyordu. Bu öyküleri uyduran canlılar, değişen ve kımıldayan herşeyi kendileri gibi canlı sanarak onlara birer kişilik katmışlardı. Yeryüzü yazdan kışa, kıştan yaza değişir, gökte yıldızlar yanıp söner, deniz hep dalgalanırdı. Sevgi ile ışığın, kişilik bakımından ele alınınca, önemi daha büyüktü; bu iki kavram, insanlar gibi yemek yiyor, yol yürüyordu. Bir bakıma, insanoğlunun yaratıcısı da onlardı, denebilir.
Kendilerinde gerçekten hayat özelliklerine rastlanan yaratıklar, Yeryüzü Ana ile Gök Baba'nın (Gaia ile Uranos'un) çocuklarıydı. Çağımızın insanları, ilk yaratıkların nasıl garip, dev canavarlar olduğuna inanıyorlarsa, Yunanlılar da öyle inanmışlardı. Ama o canavarları kertenkeleler, mamutlar olarak kabul etmemiş, dağları kaldıran, denizleri titreten varlıklar diye düşünmüşlerdi. O canavarların üç tanesi hepsinden iri, hepsinden güçlüydü. Herbirinin yüzer eli, ellişer kafası vardı. Alınlarında tekerlek kadar kocaman birer göz olduğu için kendilerine Kykloplar (Tekerlek gözlü) adı verilen üç başka yaratık da dağlar kadar kocamandı. Daha sonra Titanlar geliyordu. Onların ötekilerden küçük oldukları söylenemez, ama acımak nedir bildikleri, yıkıcılık bakımından geride kaldıkları rahatça ileri sürülebilir. Hele içlerinden birisi, büyük bir yıkımdan kurtarmıştır insanları. Bu korkunç canavarların, yalnız Yeryüzü'nün kara derinliklerinden çıkmayıp Gök'ün de çocukları olması tuhaftır. Yunanlılar da böyle düşünmüşler, Gök Baba'nın çocuklarını sevmediğine, yüzer elli, ellişer başlı garip evlatlarını yerin altında bir yere sakladığına inanmışlardı. Gök Baba, yalnız Titanlarla Kyklopları ortada bırakmıştı; öteki çocuklarına haksızlık edildiğini savunan Yeryüzü cezalandırılmayan kardeşlere başvurarak yardım istemişti. Kardeşlerin öcünü almayı Titan Kronos kabul etti yalnız. Babasını kıstırarak yaraladı. Gök'ün akan kanından Devlet doğdu.

KAYNAKLAR
Edith Hamilton, Mitologya
Barış Safran, Kaos: Hiçlik Mi Yoksa Tanrıların Tanrısı Mı?
Hesiodos, Teogonya
Aristophanes, Kuşlar

19 Mayıs 2009 Salı

III. TABLO

Kenya'ya gitmiş. Evet.
Serengeti çölünde yerli halkla birlikteymiş...

...Bir gün aslanların yanından geçmeye karar verdim, bir Massai gibi. İki yüz metre kadar uzaktaydılar, üçü yavru yedi-sekiz aslan. Onlarla hiç ilgili değilmişçesine, bir yerlerdeki işimi görmek üzere yola çıkmış gibi önüme bakarak ilerledim. Tamamen soğuk kanlı olmaya çalışarak, geniş ve rahat adımlar attım. Soluma, aslanların olduğu yere doğrudan bakmadım. Çalıların arasından beni görebilecekleri açıklığa çıktığımda soluğumu tutarak yürümeye devam ettim. Küçük bir hareketlenme hissettim, bunun normal olduğunu biliyordum. Tehdit mi, av mı olduğumu çözmeye çalışıyorlardı. Her ikisi de olmamayı becerirsem, o dünyanın doğal bir parçası olacaktım. Yerli halkla aslanlar arasındaki yüzlerce yıllık uzlaşmadan kendime pay çıkarmak istiyordum. Oraya ait olmak istiyordum, insanoğlunun bozmadığı, kirletmediği ebedi saygı ortamına.

Öğle güneşini gölgeleyen büyük bir ağacın altında eşsiz tembellikleriyle yatan gruptan bir dişi başını kaldırdı. Keskin, sorgulayıcı bakışın enerjisi burnumun ucunu yaladı. Korkudan donup kalmamak için soluk aldım ve tökezledim. Dişi aslanın ön ayakları üzerine kalktığını farkettim. Ahmakça hatamın tek telafisi, koşmamak ve durmamaktı. Yürümeye devam ettim. Gözümün ucuyla bir başka dişinin daha benimle ilgilenmeye başladığını gördüm. İki dişi aslan çok şey demektir. Bir grupla beraber çok daha fazla şey. Tekrar tökezledim. Ellerimi yana açarak küfrettim. Sarsak varlığım, korkunun enerjisini havadaki moleküllere yaymıştı bile. Oraya ait değildim ve onlar bunu ciddiye almayı çoktan öğrenmişlerdi. İlk işkillenen dişi, grubun yanına doğru açılarak homurdandı. İkincisi hemen yanıma geldi. Ve ben durdum.
Saniyenin onda biri hızında iki erkek aslan doğruldular. Bunalmış küçük bir kızın isyanıyla onlara dönüp kollarımı açtım.

İlk pençenin devinimine uygun sırtüstü düştüm. Üzerimdeydiler, açıkça gözlerinin içine bakıyordum. Sağ kaburgamın altından karnımı yarıp ciğerimi çıkardılar. Av değildim, avlanma zamanı değildi. Yeterli tehdit de değildim. Bu yüzden sadece cezalandırılıyordum. Ciğerimi yediler ve homurdanarak yerlerine döndüler. Elim böğrümde doğruldum. Köye döndüm.

Yenilenmem yüzyıldan fazla sürdü. Aslanları, yılanları, ejderhaları ve her türlü varlığı kucaklamayı öğrendim. Ölümü ve yaşamı kutsadım.

Önce köyün sonra Afrika'nın anası ilan edildim. Üç yüz yıl içinde dünyanın her yerinden gelen doksan dokuz erkekle yattım. Bir kız doğurdum. Adını Gaia koydular.

Ben doğurgan kaostan bir parçayım, yaratının ta kendisi...

NOTLAR
1) Orhan Çetinbilek, Koşucu, Sınırda, Yıl 2, Sayı 7, Mayıs/Ağustos 2007
2) Kaos üçüncü fazda ortaya çıkar.
3)"khaos'tu hepsinden önce varolan /
sonra geniş göğüslü gaia, ana toprak,
sürekli, sağlam tabanı bütün ölümsüzlerin /
onlar ki tepelerinde otururlar karlı olympos'un,
ve yol yol toprağın dibindeki karanlık tartaros'ta...
khaos'tan erebos ve kara gece doğdu,
gece'dense esir ve gün ışığı doğdu,
erebos'la sevişip birleşmesinden,..."
hesiodos, theogonia. 116 vd.
4) Sevginizin içi boş. Asla aslanların yanından gerçek bir işiniz varmış gibi geçemezsiniz. IV.Tablo'nun (aynı zamanda hikayenin) sonu: Orhan Çetinbilek, Koşucu, Sınırda

21 Nisan 2009 Salı

Kaos ve sinema (2): Kaos ve şeytanın tehlikeli işbirliği



Futuristika Enteresan Mevzular Dergisi'nden

Güzide Futuristika! yazarı Barış Safran, “Kaos ve Sinema” başlıklı yazı dizisinin ikinci bölümünde sinema ve şeytan ilişkisine yakından bakıyor. Darren Aronofsky’den (candır) Yehova Şahitlerine, John Milton’dan Al Pacino’ya doğru ters giden trende, Yezidilik ve Faust ile sinemadaki şeytanı ayrıntısında yakalıyoruz. İlk yazı olan [Kaos ve Sinema (1): Truman Show] hatırlanabilir, “öyleyse kaos her şeydir…”

Tarihsel olarak kaosla düzeni birbirinden ayırmayan Doğu kültürlerini bir yana bırakıp Batıdan başlarsak kaos, yaradılış öncesi belirsizlik, biçimsizlik, düzensizlik durumuydu. Düzenin gelebilmesi için kaosun yenilmesi gerekiyordu. Neyin düzen, neyin kaos olduğu ikili karşıtlıklara göre belirlendi ve saflar seçildi. İkili karşıtlıklara dayanan bu düşünce biçimi, Hıristiyanlıkta da geçerliydi. Düzeni temsil eden Tanrıya karşı çıkacak her etken, Şeytanın komutasındaki şer güçlerinin safındaydı. Tanrının yeryüzündeki temsilcileri kilise ve krallık düzenin, sıradan insanlar ve yeryüzü kaosun tarafındaydı. İnsan, zaten ekmek elden su gölden yaşadığı cennette rahat durmamış, Şeytanla birlikte Tanrının mutlak gücünü sorgulamış, kendisinden saklanan bilgiye erişmek için yasak meyveyi yemiş ve ceza olarak kaotik bir dünyaya fırlatılmıştı. Düzen, sınırlı bir azınlığın öldükten sonra gidebileceği bir diyarda vardı yalnızca.

Tevrat’a göre de cennette bulunan iki önemli ağaç vardır: Biri “Bilgelik” ağacı, diğeri de “Hayat” ağacıdır. Tanrı tarafından Adem ve Havva’ya bilgelik ağacının meyvesinden yemeleri yasaklanmıştır, bu ağacın meyvesinden yemenin cezası ölümlülüktür. İşte Havva’nın Adem’i meyvesini yemesi konusunda kandırdığı söylenen ağaç, bu ağaçtır ve yasağa rağmen bilgelik ağacının meyvesini yemenin cezası olarak Adem ve Havva’ya, dolayısıyla insanoğluna ölüm bahşedilmiştir. Ve cennetteki diğer ağaç olan hayat ağacından uzak tutmak için Tanrı, Adem ve Havva’yı cennetten kovarak dünyaya göndermiştir. Bu çok bilinen hikaye, daha önce Pi ve Requiem for a Dream filmleriyle hayranı olduğumuz Darren Aronofsky’nin Fountain filminin belkemiğini oluşturur.

16., 21., ve 26. yüzyılda geçen hikaye, ölümsüzlüğü ve buna bağlı olarak da aşkı arayışın hikayesidir. 1500′lerde yaşayan İspanyol keşif Tomas, bütün hayatını etkileyecek önemli bir misyonla görevlendirilmiştir. Kraliçe’nin, ölümsüzlüğün kaynağı olduğuna inandığı ağacı bulacak ve bu sayede, yüzyıllardır insanoğlunun peşinden koştuğu sonsuz yaşam amacına ulaşılmış olacaktır. Bu uğurda yola çıkan Tomas için yüzyıllarca sürecek bir yolculuk başlayacaktır.

2000′lere gelindiğinde aynı Tomas’ı, sevdiği kadının iyileşmesi için amansız bir hastalığa karşı mücadele ederken görürüz; Günümüzde, Tommy Creo isimli bir bilim adamı, kanser olan eşi İzzy’yi kurtarabilmek için umutsuzca bir tedavi yöntemi keşfetmeye çalışmaktadır.

2500′lerdeyse uzayda bir balonun içinde tek başına bir boşlukta yaşamaktadır. 25. yüzyılda, astronot olan Tom ise uzaydaki gezintisi sırasında kendisini çok uzun sürelerdir rahatsız eden olayların arkasındaki gerçekleri keşfeder. Bu üç adamın hikayesi tek ve ortak bir gerçeğe uzanmaktadır.

Aronofsky, filminde, reenkarnasyon (ruh göçü) mu, yoksa Jung’un eşzamanlılık teorisindeki gibi aynı anda bir kaç zamanı birden yaşamak mı, bunun ucunu açık bırakmıştır ve böylece, zaman ve mekan kavramları ortadan kalkmıştır. Bu nedenle eşzamanlılık daha bir akla yatkındır sanki. Zaten lotus çiçeği gibi, ağaç da sebep ile sonucun aynı anda gerçekleştiğini sembolize etmektedir. İlgili sahnede, ölmekte olan bir ağacın ürkek tüylerinin, başka bir yüzyılda kanserli bir kadının saçları dökülmüş ensesine dönüşmesi filmin bombardıman gibi gelen ruh bozumlarından sadece bir tanesidir. Dikkat edilirse bu olay içerisinde iki zıt olayı barındırmaktadır. Dünyaya gönderilen insanoğlu için gerçek manadaki hayat bu olayla başlarken yasak meyveden yemenin cezası olarak bundan sonra insanoğluna ölüm bahşedilmiştir. Yani insanoğlu için bir nevi hayat ve ölüm aynı olayla başlamıştır; hayat içinde ölümü ve ölüm içinde hayatı barındırmaktadır ve yer yer buna atıflar bulursunuz filmde ve derki film; yasak meyveyi yemesi konusunda Ademi kandıran Havva olabilir ama insanoğluna ölümsüzlüğü gösterecek de yine bir kadın olabilir! Zaten tıpkı Parsifal - Kral Arthur mitindeki gibi, karakterimiz şövalyevari bir devreden de geçer. Yol gösteren ise, her zamanki gibi bir kadındır ve yine bir kadın simgesi olan yüzüktür. Gerçekten filmde bilgeliği temsil eden ve kocasına ölümsüzlüğün gerçek anlamını gösteren kadındır, belki de senarist çok büyük jest yapmıştır bilinmez. Ölümsüzlüğü temsil eden Hayat ağacının peşine düşen insanoğlu ölümü kabul ederek ölümsüzlüğün sırrına ulaşıyor belki de, gerçeği kim bilebilir ki? İşte hayat bu yüzden kıymetli ve “ölüm” hayatı daha kıymetli kıldığı için “yaşam” belki de…

Aslında cevabı bilinmeyen bir şeyi cevaplaması beklenemez filmden tabii ki, film sadece Tevrat’taki hikâyenin bir nevi devam eden ama rolleri değişmiş halini sunar bizlere üç farklı zaman boyutunda. Bir anlamda, ölümün bir başlangıç olabileceği gibi, mitolojide geçen “her şeyden önce kaos vardı” söylemi gibi, yıkım olmalı ki yeniden doğuş olsun” mesajı vardır sanki.

Yehova Şahitleri Şeytanın aslında gerçek bir insan olduğuna ve mükemmel ruh özelliklerine sahip olarak yaratıldığına inanır. Ancak Âdem ve Havva’nın tanrı Yehova yerine kendisine inanmalarını sağlamaya çalışmasıyla Şeytana dönüşmüştür. Lucifer adı verilmiştir.

Lucifer cennette kendisine yasaklanan meyveyi yemesi için Havvayı kışkırtmış ve onu meyveyi yerse tıpkı tanrı gibi olacağına inandırmıştır. Yehova Şahitleri bu dünyayı Şeytanın yönettiğine inanır.

Kadim bilgiler ışığında geleceği yorumlamanın en “faydalı” yanı şimdiki zaman konusunda uyarması

Yehova Şahitlerinin Şeytanın aslında gerçek bir insan olduğuna inancı, Şeytanın Avukatı filminde, karşısındaki ifadesiz bakışlı, avukat kılıklı genç faniye “Belki de dünyanın son hümanisti benim. 20. yüzyıla damgamı vurdum. Sayenizde yaşıyorum ve hayattayım!” diyen Al Pacino’yu anımsatır. Filmde, Kevin Lomax, davalarında hiçbir dış etkenin kendisini etkilemesine izin vermeyen genç bir avukattır. Florida’da girdiği 64 davayı da kazanmıştır. Bu başarısı New York’ta en büyük avukatlık firmalarından birinin dikkatini çeker. Lomax’a reddetmesi imkânsız bir teklif yaparlar. Lomax bu teklifi annesinin kabul etmemesi yönündeki tüm ısrarlarına rağmen kabul eder. Lomax eşiyle birlikte New York’a taşınır. Başlangıçta her şey mükemmel gitmektedir. Ancak bir süre sonra işine gereğinden fazla ilgi göstermeye ve karısını yalnız bırakmaya başlar. Bu dönemde karısının çeşitli paranoyaları ortaya çıkar. Ancak Kevin karısıyla yine de ilgilenmez ve işine devam eder. Onun her konudaki güvendiği tek isim patronu ve akıl hocası olan John Milton’dur.

John Milton adı filmdeki anlamlı göndermelerden yalnızca biridir. On yedinci yüzyılda Kutsal Kitap’ın Yaradılış bölümünü ve insanın cennetten kovuluşunu yeniden yazan “Yitirilen Cennet”in giriş bölümünde John Milton, “Tanrı’nın insanları cezalandırmakla iyi bir şey yaptığını savunmayı amaçladığını” söyler. Fakat yapıtın bütününde, cennetteki kullarıyla meleklerinden tartışmasız bir itaat bekleyen Tanrı karşısında Şeytan, son derece soylu bir kahraman olarak öne çıkar. Düzenin temsilcisi Tanrı’nın sözleriyle karşılaştırıldığında, kaosun başı Şeytan’ın konuşmaları çok şiirsel ve etkileyicidir. Bu nedenle birçok şair ve eleştirmen Tanrı’nın neredeyse kötü kahramana dönüştüğü bu büyük yapıtta Milton’ın gerçekte Şeytan’dan yana olduğunu ileri sürmüştür. Benzer bir durum Şeytan’ın Avukatı’nda Al Pacino’nun ve Melek Çıkmazı’nda Robert De Niro’nun muhteşem oyunculuklarıyla canlandırdıkları etkileyici, karizmatik Şeytan karakterleri için de geçerli gibi görünmektedir.

Bu arada, hımbıl ve korkak kocası Adem’den daha yürekli ve daha akıllı Şeytan’la birlikte tanrısal bilgiye ulaşmak için yasakları çiğneyen Havva, kaosun safında yer alır ve bütün tektanrılı dinlerde olduğu gibi Hıristiyanlık’ta da düzeni bozma potansiyeli yüzünden bastırılması gereken bir kaos öğesi olarak görülür.

Şeytan figürünün Yahudi-Hristiyan ve Müslümanlıktaki bir benzeri Yezidilikte de bulunmaktadır. Ancak burada Şeytan’ın sahip olduğu özellikler diğer dinlerden farklıdır. Yezidilikte tanrı dünyanın sadece yaratıcısıdır, ancak sürdürücüsü değildir. Tanrısal iradenin vücut bulması için Şeytan bir nevi aracılık rolü üslenmiştir. Şeytan “tavus” olarak adlandırılır ve bir tavus kuşu ile simgelenir. Tanrı özünde iyilikle dolu olduğundan ibadet edip onun gönlünü kazanmak gerekmez. Aksine ibadetin ona değil içi kötülüklerle dolu olana, Tavus’a yapılması ile kötülüğün en büyük kaynağından korunulur. Bu anlamda iyilik ve kötülüğün kaynağı aslında Melek Tavus’tur. Ahiret inancı gibi sonradan hesap verilecek bir yerin varlığı söz konusu değildir. İnsanın inanışına ve yaşayışına göre dünya cennete de cehenneme de dönüşebilir. Melek Tavus bütün bu işlerin denetleyicisi ve tanrının bu dünyadaki gölgesidir.

Yezidilikten önceki ilahi dinlerde anlatılan, şeytanın, yaratıcının buyruğuna rağmen insan karşısında eğilmeyip saygı göstermemesi, onun aslında ne kadar asil olduğunun tüm evrene isbatıdır ve yaratıcı tarafından sınanmıştır. İşte bu sınavı başarı ile verip tüm insanlığın ve dünya işlerinin başına geçme hakkını kazanmıştır.

Yaşasın Al Pacino!

Pacino’da 20. yüzyıla damgasını vurduğundan bahsederken, bunu kastetmektedir belki de. Hani Pacino’nun dışında da gelecekle ilgili bir sürü öngörüde bulunan var etrafta. Bugünün bilgilerinden yola çıkarak yapılan yorumlar muhtelif. Bunların çıkış noktası hep aynı; binlerce yıldır dinler ve ahlaki normlar aracılığıyla törpülenmeye çalışılan insan egosu. Tam da milliyetçiliğin yeniden yükseliş gösterdiği günümüzde insanoğlunun binlerce yıllık toprak bağımlılığı yerini artık, kollektif tüketim alışkanlığının şemsiyesi altında gelişen sınırlarötesi bir bireyselliğe bırakıyor. Gelecekte öngörülen tek güç ya da çokuluslu şirketlerin iktidarının sembolü olan para ise adeta tek tanrılı bir “din”in göstergesi. Ya da tüm insani zaafları daha oluşumun başından farkeden ve yadsımayan şeytanın sertifikası olarak yorumlanıyor. Kadim bilgiler ışığında geleceği yorumlamanın kuşkusuz en “faydalı” yanı, şimdiki zaman konusunda uyarması. Orijinal senaryolar üretmekte soluğu kesilen Hollywood’a esin kaynağı olması da cabası. “Şeytanın Avukatı” ise kapitalizmin vatanından beyazperde için hazırlanmış öğretici ve eğlendirici uyarının son adı. “İyi ile kötünün arasındaki gerçek savaş özgür iradenin söz konusu olduğu bir iç yolculuktur” diyen İncil’den esinlenen senaryo, içimizdeki şeytanı hedefleyerek bir fars yaratmak istiyor. Üstelik adının çağrıştırdığı espri anlayışının ötesinde, gerçekten hem avukat hem de şeytan var. Amerikan adalet sistemi içerisinde yorumlandığı üzere “şeytani” bir mesleği, avukatlığı aracı kullanarak insana ait zaaflar konusunda alınacak dersleri aktarıyor.

Kibir şeytanın en sevdiği günahtır. Kibir ve hırs insanın gözlerini kör eder ve insan en değerli varlığını bile göremez hale gelir. Filmlerde geri dönüşü olabilir ama hayatta olmaz. Pacino da güç ve iktidarın sembolü olan parayı fütursuz bir biçimde kabul eden bu kendini beğenmiş gencin zaafını yüzüne vuruyor şeytani bir ifadeyle. Dev bir avukatlık şirketinin Gotik dekorunda, teatral bir anlatımla havada uçuşan didaktik replikler Pacino’nun usta oyunculuğuyla keyifli bir şamataya dönüşüyor; yaşasın Al Pacino! Abartıya kaçan yorumuna karşın Pacino’nun şeytanı baştan çıkarıcı, pek hovarda ve hiç olmadığı kadar da sevilesi bir tipleme. İyi ile kötü arasında varoluştan bu yana süregelen savaşın galibi kim olur bilinmez ama bu sahnenin galibi Pacino oluyor. Karşısındaki Keanu Reeves ise şeytana pabucunu ters giydiren avukat olması gerekirken, babasının azarlarını dinleyen bir yeniyetme havasında kasılıyor. İnsanoğlunun dini ve imanı olan para ve bunun sağladığı gücün karşı konulmaz cazibesi üzerine şeytani bir nutuk sürerken Reeves’i değilse bile seyirciyi oyalayan bir anlatımla ilahi güç ve gelecekle ilgili yorumlar sürüyor.

Ortada çokuluslu ve güçlü bir avukatlık şirketi var. Sahibi ise her dili konuştuğu anlaşılan, gündüzleri kanı çekilmiş gibi soluk bir benizle dolaşan ve metrodan başka ulaşım aracı kullanmayarak yerüstünde pek görünmemeye çalışan bir adam. Çatı katındaki ateşi hiç sönmeyen dev şömineli ve yatak odasız dairesinde tanrıya yakın oturuyor, geceleri ise etkileyici bir erkek figüründe formunun doruğuna çıkan bu adam Al Pacino’nun ta kendisi. Sodom ve Gomore’den Babil’e kadar göndermeler yapılarak tanımlanan New York adlı bu “vahşi ve kıyıcı” kentteki büyük avukatlık şirketine transfer olan genç ve hırslı avukat Keanu Reves ile güzel karısı Charlize Theron da ekibe dahil oluyorlar. İkili, içlerindeki şeytana uyup, dünyevi zevklere ulaşmak için ahlak sorgulaması yapmadan tüm verilen nimetleri kabul ediyorlar. Para ve güç için ruhunuzu şeytana satmanın bedelini ise ilerleyen dakikalarda izlememiz gerekiyor.

Ruhu şeytana satmak teması sözkonusu olduğunda ilk aklımıza gelen elbette Faust oluyor. Edebiyatın ve dinin kesiştiği birçok noktada şeytan, olayların gelişmesinde, sonuçlanmasında ya da dallanmasında temel bir figür olarak, tıpkı hayattaki kaosun açıklanmasında olduğu gibi, yazarlarca kullanılmıştır. Şeytanın kahramanı oynadığı en önemli eserlerden birisi, Goethe’nin Faust’udur. Faust’ta şeytan (Mefisto), başarılı çalışmalarıyla insanlığı, kendisinin sebep olduğu felaketlerden koruyan bir doktoru elde etme konusunda tanrıyla “bir kez daha” bahse girer. İnsanın şeytanla içsel bir kavga halinin anlatıldığı ve dünyadaki iyilik ve kötülük kavramlarının kaynağının sorgulandığı bir başka eser, Paulo Coelho’nun “Şeytan ve Genç Kadın” adlı romanıdır. Jeffrey Burton Russell ise Kötülük (1-4) serisinde yeryüzüne artık iyice alışmış olan şeytanın, insanlardan bir farkının kalmadığını ve “onu bizden biri” gibi görerek, şeytanlaşan insanı anlatmaktadır.

Yehova Şahitleri bu dünyayı şeytanın yönettiğine inanır

“Subay ve Centilmen/An Officer and a Gentleman” ile yıldızı parlayan yönetmen ve yapımcı Taylor Hackford’un niyeti doğaüstü korkularla gerilim yaratarak, avukat ile şeytan bağlantısına oturttuğu kara mizahı desteklemek. Polanski ustanın “Rosemary’nin Bebeği/Rosemary’s Baby” adlı kült filmini 90’lara uyarlamak ister gibi görünen yönetmen, gerçekçi göndermelerini ise John Grisham’ın romanından uyarlanan “Şirket/The Firm” örneği bir senaryoya oturtarak klişeleri tekrarlıyor. Doğaüstü atmosferi yaratacak dijital efektlerden asgari yararlanarak oyunculuklara ve yapım tasarımına yüklenerek öne çıkan filmin esas sorunu ise klişeleri tekrarlaması değil, teması ve stili arasında bocalaması. Hackford’ın kendisiyle dalga geçmek istediği her noktada fazlaca ciddiye alması filmin bütünlüğünü parçalayan bir kararsızlık olarak ortaya çıkıyor. Mahkeme salonlarında süren bildik sahnelerin beyhudeliği yanında, Pacino’nun kadraja girmesiyle neşelenen filmin havası her an değişken tavrıyla bir merak unsuru yaratmaktan çok, olgunlaşmamış bir senaryonun ipuçlarını veriyor. Herkesin bildiği gerçeği hiç de anlamamış bir şekilde ortalıklarda dolaşan “küçük şeytan” havasındaki Keanu Reeves’in oyunculuğuyla hırslı ve açgözlü bir genç avukat yerine aptal ve kasıntı genç bir erkek görüyoruz ortalıklarda. Karısı rolündeki Charlize Theron ise başarılı performansıyla şaşırtarak, genç avukatımızdan daha baskın bir karakter yaratıyor ve dünyevi zevklerin esiri olduğu konusunda bizi ikna etmeyi başarıyor.

Bruno Rubeo’nun olağanüstü yapım tasarımıyla öne çıktığı filmdeki bazı sahneler kuşkusuz belleklere kazınacak nitelikte. Mahhattan’a tepeden bakan çatı katındaki havuz tasarımıyla su ile gökyüzü arasındaki birleşen çizgiyi görüyor, yükseliş ve düşüş duygusunun ince çizgisini hissediyoruz. Görüntü yönetmeni Bartkowiak’ın parlak renkler ve pastel arasında gidip gelerek renklendirdiği benzersiz karelerle öne çıkan film genelinde eğleneceğiniz, özelinde beyhude bulacağınız bir yapım. Fazlaca uzun tutulan süresi, tarzını bulamamış dağınık havasına karşın “Şeytanın Avukatı” izleyiciyi süpriz sonuyla bağlayan, izlenilmesi kolay ve eğlendirici bir film. Ama yine de bir Al Pacino filmi olmaktan kurtulamıyor. “Kendini beğenmişlik en sevdiğim günahlardan birisi” diyen bu “baba” avukatın sözleriyle teyid edilen bir Pacino filmi bu, hala izlemediyseniz izleyin! Usta aktörün kendini beğendiği ve eğlendiği kadar, bu sevilesi şeytandan siz de keyif alacaksınız.

Film vermek istediği mesajlar itibarıyla bu kadar ileri gitmek istemese de kaos ve şeytan kavramlarını metafor olarak kullandığımızı akıldan çıkarmadan kendi adımıza son söz olarak şunları söyleyebiliriz sanırım: Kaos, şeytanın düzenidir. İster politik, ister ekonomik, ister bireysel isterse toplumsal olsun, denge, uyum, ahenk, senkron yoksa, boşluklar vardır ve işte o boşlukları, politik düzeyde aşırı güç olarak firavunlar, ekonomik düzeyde özel mülkiyet sahipleri olarak karun’lar, bireysel düzeyde stres, depresyon, şizofreni gibi patolojiler, toplumsal düzeyde ise sosyopati ve anarşi doldurur. Kapitalist toplumlar, işte bu dengenin bozulduğu ve firavunların, Karunların, sosyopatinin egemen olduğu kaotik toplumlardır. Çağdaş endüstri, işte bu kaosun gürültüsünden başka bir şey değildir.

Kaynaklar
Bulutsuz, S., “Kaostan Kaçanlar, Kaosla Coşanlar”, Mantık, Matematik ve Felsefe II. Ulusal Sempozyumu: Kaos, 21-24 Eylül 2004, Assos, Çanakkale, 2004
Esin Küçüktepepınar, Şeytanın Avukatı: Yaşasın Al Pacino!
Safran, B., Kaotik Edebiyat ve Sinema, Garip Çekici, 23 Temmuz 2007