23 Temmuz 2007 Pazartesi

Kaotik Edebiyat ve Sinema - Barış Safran

Batı bilim ve kültür geleneğinde kaos, yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar olumsuz bir durum ya da etken olarak görüldü. Akıl çağı İngiliz şairlerinden biri olan Alexander Pope’un İnsan Üzerine Bir Deneme ve Eleştiri Üzerine Bir Deneme şiirleri, adından da anlaşılacağı gibi gerçekte koşuk (hece ve durak bakımından denk ve kendi başına bir bütün olan uyaklı söz dizisi, şiir, nazım, manzume, dizge) biçiminde yazılmış makalelerdir. Herkes için geçerli evrensel kuralların büyük önem taşıdığı bu dönemde Pope, doğanın “parlak, değişmez, evrensel ışığı”ndan esinlenen akılcı kurallara uymayan gelip geçici, bireysel tutumları ve modaları eleştirir:
Önce doğayı izle ve yargını
Onun değişmez ölçütleriyle sınırla.

“İnsan Üzerine Bir Deneme”de şiire, “Kendini bil, Tanrıyı eleştirmeye kalkma!” diye başlayan Pope, bir yandan da insanın insanla hayvan, akılla akıldışı, gururla alçakgönüllülük arasında, bir başka deyişle kaosla düzen arasında gidip gelen ikili doğasını vurgular. Bu dönemin en yaygın düzyazı biçimi olan yergi, evrensel kurallara uymayan toplumsal davranışları, yeni gelişen orta sınıfın görgüsüzlüğünü, aşırılıklarını ve akıldışı görünen tutumları hedef alır.

Yirminci yüzyıl, hem bilimde, hem sanatta düzen-kaos arasında gidip gelişlerle, çok daha canlı tartışmalarla doluydu. Modernizm, bir yandan sanatta aklın üstünlüğünü ve nesnelliği savunarak Romantizme karşı çıkarken, bir yandan da aklı ve her tür düzen ve gelenek anlayışını yerle bir eden sanat akımları, sanat kavramını bile sorgulamaya başladılar. Eliot, sanat yapıtlarının, neredeyse bilimsel bir nesnellikle genel kültürü özümseyerek, herkes için geçerli olabilecek deneyimlere yönelmesi gerektiğini, öznel deneyimin tek başına yeterli olmadığını ileri sürdü. Yüksek modernistler olarak adlandırılan Eliot ve Pound, Yeats gibi şairler düzeni olumlu, kaosu olumsuz olarak gördükleri için yaşamın kaosuna sanat yoluyla düzen vermeyi amaçladılar. Sanat yapıtı, organik bir bütünlüğe ve düzene sahip, kapalı, kendi içinde anlam yaratan bir bütündü. Pound ve Eliot, düzen arayışıyla dinde Katolikliğe, siyasette faşizme ve krallığa yöneldiler. Eliot’un Çorak Ülke şiiri, bir yandan parçalanmış ve birbirinden kopuk görünen bölümlerden oluşan yapısıyla yaşadığı dünyanın kaotik özelliklerini şiire de yansıtmaya çalışırken, bir yandan da şiiri batı uygarlığının tükenişi olarak adlandırılabilecek bir izlek (keçi yolu, patika) etrafında birleştiriyor, şiire bir düzen veriyor ve böylece bu kaotik dünyayı, ona uygun bir biçimle sunduktan sonra bir düzen önermiş oluyordu.

Yüzyıl başındaki öncü akımlardan, sanatın nasıl olması, neye hizmet etmesi gerektiğine ilişkin manifestolardan (bildiri, toplumsal bir hareketin siyasal inanç ve amaçlarının ifadesi) gruplaşmalardan sonra günümüz sanatçıları, akıl, bilinç ya da düş gücü dediğimiz şeyin, en az insan kadar güvenilmez ve belirsiz olduğunu anladılar. Böylece, dünya ile dünyayı kavrayan ve yorumlayan akıl, kültür, bilinç ya da düş gücü arasına kesin bir sınır çekmekten ve olumsuz bir dünya karşısında düş gücüne sığınmaktan vazgeçtiler.

Siyasal alanda insanlığı iki dünya savaşıyla yüzyüze getiren “akılcı” düşünce ve her türlü “sistem” ve “düzen” anlayışı, özellikle insanlığın son büyük ütopyası Sovyetler Birliği’nin de baskıcı bir diktatörlüğe dönüşerek çökmesiyle ağır bir darbe aldı. Yüzyılın ikinci yarısında akılcılığa, nesnelliğe tepki olarak yeniden öznelliğe, toplumsal kaosa eşlik eden bireysel kaosa dönüş görüldü. Günümüz sanatçıları kendi içlerindeki ve dünyadaki kaosu yadsımak yerine benimsemeyi ve kaosun doğurabileceği yeni öz-örgütlenme olanaklarından yararlanmayı tercih ediyor. Çünkü evrende, toplumlarda, insanlarda ve başta dil olmak üzere insana özgü kurumlarda kaosla düzenin birlikte varolduğunu, bunların birbirini dışlamadığını biliyoruz artık. Ama elli yıl öncesine kadar düzene kavuşmak için kaosu yenmek gerekir sanıyorduk. Kaos-düzen, kadın-erkek, doğa-uygarlık, doğu-batı, sömürgeler-batı gibi ikili karşıtlıkların birbirini dışladığını, birbirine düşman olduğunu ve bunlardan birinin ötekine üstün olduğunu düşünüyorduk. Bugün bu üstünlüğün bir kurmaca, bize doğalmış gibi benimsetilen bir yanılsama olduğunu biliyoruz. Bunların birlikte, eşdeğer, eşzamanlı olarak varolduğunu, birbirlerine engel olmadıklarını, birbirlerini beslediklerini, varsıllaştırdıklarını biliyoruz. Görmezden gelinen kadınlar, köleler, çocuklar, hayvanlar ve sömürge halkların; en az erkekler, özgür insanlar, yetişkinler, egemen uluslar kadar değer taşıdığını, düzenden sapmaların düzene canlılık ve gelişme potansiyeli kazandırdığını biliyoruz.

Bilgisayarın gelişmesiyle kaosun biçimi, düzene dönüşme yolları ve geometrisi belirlendi ve sonunda geç de olsa bilim dünyasınca kabul edildi. Edebiyat, sanat, felsefe gibi temel kültür alanlarındaysa yaşamın ve insanın temelde kaotik olduğunu söyleyen ya da sezdiren yapıtlar bin yıllardır ilgiyle okunuyor. Dahası, büyük yazarların kimi zaman istemeden, bilmeden, düzeni savunduklarını sanarak ya da düzeni savunuyormuş gibi yaparak kaosun çekiciliğine kapıldığı da biliniyor. Günümüzde kaos ve bu kavram etrafındaki çeşitli terimler artık edebiyat, sanat ve genel olarak kültür alanına girdi. Bilimin ve kültürün bugün ulaştığı teknik ve ideolojik düzey, kaosla düzenin birlikte varolduğunu, birbirine dönüştüğünü ve bu karşılıklı ilişkinin yıkıcı değil yapıcı ve yaratıcı sonuçlar verebileceğini ortaya koyuyor.

Düzeni temel alan ve bütün değerlerini bunun üzerine kuran Batı kültürü içinde sanat, enformasyon kuramından alınma bir deyimle her zaman “parazit” yapan, kaosun varlığına ya da olanaklarına dikkat çeken, bunu yapamadığında en azından düzenin tutuculuğunu, köhneliğini eleştiren marjinal bir kültür alanı olagelmiştir. Sanatçı da, inandığı sanat anlayışı uğruna neredeyse özünden geçen ödünsüz kişiliği, yerleşik yaşama ve yaratma biçimlerine kafa tutuşuyla başlı başına kaotik bir öğe olarak görülebilir.

Eski çağdan günümüze iyi bir edebiyat yapıtının en belirgin özelliği, karmaşık oluşu ve kaotik özellikler taşıması. Karmaşıklık, sistemin bilgi içeriğini zenginleştirdiği, anlam olanaklarını genişlettiği ve düzyazıyla gerçekleştirilemeyecek “şiirsel” bir anlatıma olanak verdiği için, düzyazının tersine sanat yapıtlarında aranan bir özellik. Karmaşık sistemlerin öğeleri arasındaki ilişkiler doğrusallıktan uzak, çok yönlü ve çok boyutlu olduğundan kimi edebiyat ürünlerinde kaotik dizgelere özgü başlangıç koşullarına duyarlılık, belirsizlik, öngörülemezlik, yitimli bir yapıya sahip oluş, öz-örgütlenme potansiyeli (kendiliğinden organizasyon, kendi kendine organizasyon) ve fraktallik gibi özellikler görülür. Karmaşık bir metni oluşturan çeşitli düzeyleri ele aldığımızda, her birinin düzenli olmaktan çok, kaotik olma potansiyeli taşıdığı görülür:

• yapıta konu olan ve sanatçının yaratı sürecini doğrudan ya da dolaylı etkileyen dış dünya;
• sanatçının belleğini, eğitimini ve kişisel deneyimini barındıran zihni;
• yapıtın daha önceki yapıtlarla, yazın geleneğiyle ve genel olarak kültürle bağlantısı;
• yapıtın dille kavgası ya da dili geliştirme, çarpıtma ve ilerletme çabası; ve
• metnin bütün bu etkenlerin çarpışmasından doğan düzenli, yitimli ya da fraktal iç yapısı

Bu etkenlerden her birine ilişkin görüş, inanış ya da uzlaşımların çağlar içinde büyük değişimler göstermesi, insanlığın kültür birikimine bağlı olarak her dönemin kendi özel anlatısını yarattığını ortaya koyar. Anlatıların gittikçe karmaşıklaşması, yaşama, yazma ve bilme biçimlerinin karmaşıklaşmasıyla yakından ilintili olduğundan sanat ürünleri taşıdıkları karmaşıklık düzeyine bağlı olarak değer kazanır. Dilin, düşüncenin, yazma tekniklerinin gelişmesine katkıda bulunmayan, bildik masallar anlatan metinler, güçsüz ve kısa ömürlü olur.

İnsanlığın rastlantıyı, çoğulculuğu ve karmaşıklığı da içeren yeni bir doğa anlayışına doğru ilerlediğine inandıklarını belirten Prigogine ve Stengers, “Order Out of Chaos” (Kaostan Düzene) adlı kitaplarında, insana doğayla yeni bir bağlaşma (bir şey yapmak için birbirine antlaşma veya sözleşmeyle bağlanma, anlaşma, uyuşma) içine girmeyi, doğayı hizaya sokmak yerine karşıtlıkların birliğine uyum sağlamayı öneriyorlar. Sayısal formüllere ağırlık veren Batı geleneğiyle, kendiliğindenci ve öz-örgütlenmeci bir dünya görüşüne sahip Çin geleneğinin bir gün birleştirilebileceğini umduklarını söylüyorlar (bu noktada kervanı yolda düzmek deyimiyle Türk kültürünün Çin geleneğine daha yakın olduğu düşünülebilir). Bu yazarlara göre kaosbilimin doğaya, yaşama ve sanata getirdiği yeni bakış açısı, düzenle düzensizlik arasında bir çatışma ya da çelişme değil, bir alışveriş ve birliktelik olabileceğini göstermesidir.

Yaratma süreci ya da sanatçının zihninden kaynaklanan kaosa gelince: Özel yaşam, kültürel birikim gibi etkenlerin de katkısıyla yazar ya da ressam bile denetleyemez bir metni ya da resmi oluşturan öğelerin, yani dilin ya da renklerin nasıl davranacağını. Anlamı, hangi değişkenlerin, ne zaman, nasıl oluşturacağı bilinmez. Bu nedenle yapıt, yaratıcısının bile ayırdında olmadığı örtük bilgiler taşıyabilir. Çok yakın zamanlara kadar yaratıcı-tanrı konumunda görülen sanatçı (bu noktada Truman Show’da Ed Harris’in canlandırdığı tanrı-yönetmeni hatırlatmak istiyorum), kendi beğenisi ve amaçlarıyla yapıta belli bir belirlenimcilik (her olayın başka olayların gerekli ve kaçınılmaz bir sonucu olduğunu ileri süren öğreti, gerekircilik, determinizm) getirirken, başlı başına kaotik bir dizge (bir bütün oluşturacak biçimde birbirine bağlı öğelerin bütünü veya bir ilkeye veya dünya görüşüne göre düzenlenmiş düşünceler, bilgiler, öğretiler bütünü, sistem) sayılabilecek dil ve zihin, yapıta özgürlük ve belirsizlik kazandırır. Krallığı savunmak amacıyla roman yazdığını söyleyen Balzac’ın bir kralcı olarak değil, insan ruhunun kaotik derinliklerini yansıtan bir yazar olarak tanınması bu sürecin öngörülemezliğini ortaya koyan örnekler arasındadır. Shakespeare’in bugünkü okurları Freud, Marks ya da kaos kuramları ışığında yeni anlamlar yükleyebilir oyunlarına. Dolayısıyla sanat yapıtları da kaotik dizgeler gibi dinamik, akışkan, değişken ve öngörülemez süreçlerdir ve “belli yasalara uyan kuralsız davranış” olarak nitelenebilecek kaotik davranışlar gösterirler. Düzenle rastlantı, basitlikle karmaşıklık bir arada olabilir. bu gerilim, kaosla düzeni birlikte içeren, yaratıcı ve yeni açılımlarla zenginleşmeye yatkın yapıtların yaratılmasını sağlar. Aşağıda, bu türden edebi yapıtlar ve yaratıcılarına on maddede kısa bir göz atılmaktadır. Sinema filmleri, öncelikle senaryolarının edebi bir metin olarak değerlendirilebilme potansiyeli göz önünde bulundurularak yazı konusu yapılmaktadır ancak sinemanın başlı başına bir sanat dalı olduğu ve çok farklı ve çeşitli ifade olanaklarına (sözgelimi kurgu) sahip olduğu gerçeği de göz ardı edilmemektedir.

BİR: On yedinci yüzyılda Kutsal Kitap’ın Yaradılış bölümünü ve insanın cennetten kovuluşunu yeniden yazan Yitirilen Cennetin giriş bölümünde John Milton, “Tanrı’nın insanları cezalandırmakla iyi bir şey yaptığını savunmayı amaçladığını” söyler. Fakat yapıtın bütününde, cennetteki kullarıyla meleklerinden tartışmasız bir itaat bekleyen Tanrı karşısında Şeytan, son derece soylu bir kahraman olarak öne çıkar. Düzenin temsilcisi Tanrı’nın sözleriyle karşılaştırıldığında, kaosun başı Şeytan’ın konuşmaları çok şiirsel ve etkileyicidir. Bu nedenle birçok şair ve eleştirmen Tanrı’nın neredeyse kötü kahramana dönüştüğü bu büyük yapıtta Milton’ın gerçekte Şeytan’dan yana olduğunu ileri sürmüştür. Benzer bir durum Şeytan’ın Avukatı’nda Al Pacino’nun ve Melek Çıkmazı’nda Robert De Niro’nun muhteşem oyunculuklarıyla canlandırdıkları etkileyici, karizmatik Şeytan karakterleri için de geçerli gibi görünmektedir. Bu arada, hımbıl ve korkak kocası Adem’den daha yürekli ve daha akıllı Şeytan’la birlikte tanrısal bilgiye ulaşmak için yasakları çiğneyen Havva, kaosun safında yer alır ve bütün tektanrılı dinlerde olduğu gibi Hıristiyanlık’ta da düzeni bozma potansiyeli yüzünden bastırılması gereken bir kaos öğesi olarak görülür. Bu konu, Aronofsky’nin Fountain filminde oldukça çarpıcı bir biçimde ele alınmıştır.

İKİ: Rönesansla birlikte neredeyse günümüzdekine benzer bir kaosu kucaklama ve sanatta ve yaşamda her olanaktan yararlanma eğilimi gelişti. Macchiavelli’nin Prens yapıtına da yansıyan bu ortam, düzeni kimin yöneteceği konusunda bir belirsizlik, bir olanaklar çokluğu durumuydu sanki. Gücü olan, her şeyi yapabilirdi. On yedinci yüzyılda Robert Herrick’in Düzensizliğin Hazzışiiri dönemin modasında bedene sıkı oturan giysiler ve kaskatı saç modelleri gibi aşırı düzenli anlayışlardan sonra düzensizliğe, daha özgür giyim biçimlerine duyulan ilgiyi yansıtır ve son dizelerde belirtildiği gibi sanatta mekanik bir düzenden çok düzensizliğin yaratacağı güzellik duygusuna dikkat çeker:
Düzensizliğin Hazzı
Giyimde tatlı bir düzensizlik
Giysiye bir çapkınlık verir:
Omuza atılmış ince bir şal
Zarifçe çeler aklı:
Öndeki kırmızı göğüslüğe büyü katar
Yoldan çıkmış o danteller:
Bilekte avare kol ağzı
Ve şaşkın dökülen kurdeleler:
Yürek hoplatan bir dalga (görmeye değer)
Fırtınalı iç etekte:
Aldırışsız ayakkabı bağının
Fiyongunda vahşi bir zarafet:
Daha büyüleyici bu bence
Her parçası düzgün sanattan.

Düzensizliğin estetiğinden alınan benzer bir haz, Amerikan Güzeli’nde, düzenli memuriyetinden istifa eden, geniş aile arabasını küçük ve iddialı bir spor arabayla değiştiren, zarar gelir endişesiyle karısının üzerinde sevişmekten çekindiği kırmızı koltuktan nefret eden ve toplumun yaşa ilişkin dayatmasını hiçe sayarak kızının arkadaşına aşık olan Kevin Spacey için de geçerlidir kuşkusuz.

ÜÇ: Melih Cevdet Anday, Odysseos’un serüvenini günümüz insanının ve sanatçısının serüveni olarak yeniden yazdığı “Kolları Bağlı Odysseus” şiirinde, insanın doğadan koptuğu, doğaya egemen olduğu gelişme aşamasını “çünkü eski bahçelerde değiliz” diyerek dile getirir:
Kolları Bağlı Odysseus
Us iki akımlıdır. Ben doğayı
Nesneleştirdim ve sayılarını
Buldum. Şimdi ne olacak idiyse
Her şey onun zorunu içindedir.
Bulut bir biçim değildir artık, bir
Tasarı, bir entr’acte, bir istektir;
Olumsuz bir tanımdır gökyüzü
Boyuna ilkel ve matematiksiz
Sıkar durur tanrıları boş yere…
Çünkü eski bahçelerde değiliz
Eskidendi elmanın ağaçtan düştüğü
Şimdi yalnız ½ gt2
Kapsar yıldız kaymalarını
Ayıklamalı evren görütünü
Usa uygun bir düzene koymalı.

İnsanın doğadan koptuğu, doğaya egemen olduğu gelişme ve yabancılaşma aşaması, büyük sinema ustası Charles Chaplin tarafından, Modern Zamanlar filminde açıkça gözler önüne serilmektedir. Filmin anlatımı öylesine etkileyicidir ki, farklı zamanlarda yapılan pek çok farklı sıralamada daima tüm zamanların en iyi filmleri arasında yer almaktadır.

DÖRT: Kutsal kitaplar, bilim ve siyasal güçler hep bir ağızdan tanrısal, siyasal ya da bilimsel düzene övgüler yağdırırken “Yaşasın Kaos” demeye getiren yazarların büyüklüğü, çağlar geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Çok çarpıcı birkaç örnek vermek gerekirse, on sekizinci yüzyılda, erkek kahramanların yaşadıkları olumlu ve olumsuz deneyimler sonunda akıllı uslu bireylere dönüşmesini, kızlarınsa bekaretlerini koruma becerilerine göre evlilikle ödüllendirilmelerini ya da cezalandırılmasını konu alan Pamela, Clarissa, Tom Jones gibi romanların tersine, Laurence Sterne’in Tristram Shandy romanı, yitimli yapısı ve üst kurmaca özellikleriyle kaotik anlatıların ilk örneği sayılabilir. Kendi doğumundan başlayarak olayları anlatmaya çalışan anlatıcı-kahraman, bir türlü ilerleyemez, hep dağılır, başka konulara sapar, konunun çevresinde dönüp durur ve bunu yaparken “metne neyi alıp neyi almamalı, her şeyi almalı mı” gibi soruları tartışır. Zaman kullanımı açısından, düz bir çizgi üzerinde ilerlemeyen, gidip-gelen romanın bölümleri de sıra izlemez. Sinemada bu tür kurgunun en ünlü ve önemli örneklerinden biri, Tarantino’nun Ucuz Roman’ında görülmektedir. Tristram Shandy romanında, aralarda bırakılan boş sayfalara okurun bir şeyler yazması, romanın yaratım sürecine katılması istenir. Filmde de izleyiciden hayal gücünü kullanarak bazı noktaları tamamlaması beklenmektedir. Örneğin, siyah deri kaplı Bond tipi evrak çantasında ne olduğu sorusu, cevaplanmayı beklemektedir.

On dokuzuncu yüzyılda doğa yeniden değişti. Romantikler, “evet, doğanın bir düzeni var ama düzensizliği de var, uygarlığımız bunu görmezden geliyor, doğayı ve doğanın saf çocuğu insanı eziyor, bozuyor”, demeye başladılar. Aklın yanında duygu ya da içgüdünün, evrenselliğin yanında bireyselliğin de olduğunu, ikisinin bağdaştırılması gerektiğini söylediler. İnsanlığı kurtaracak tek güç olarak görülen doğaya dönüşle birlikte aklın soğuk egemenliğine karşı ilkel topluluklar ve soylu vahşi denilen ilkel insan, köylüler, basit insanlar ilgi konusu oldu. Sinemada bu ilginin en uç örneklerinden biri, Anthony Hopkins’in başrolünü oynadığı İçgüdü filminde görülür. Hopkins’in canlandırdığı bilim adamı karakteri, balta girmemiş ormanlarda bir goril ailesi üzerinde araştırma yaparken, onların doğayla barış ve uyum içerisindeki huzurlu yaşantılarından etkilenerek hayatıyla ilgili tercihlerini baştan aşağı radikal bir biçimde sorgular. Bu örnekte de görüldüğü gibi, evrensel aklın herkes için geçerli olduğu ileri sürülen ilkelerine karşı Romantikler, bireyin farklı olabileceğini söylediler. Shelley, özel bir öngörü yetisine sahip sanatçıyı “çağımızın kabul görmemiş yasa koyucuları” olarak niteledi. Bireysel duyguları, düşünceleri dile getirmeye en uygun şiir biçimi kısa lirik şiirler, Romantizmin tipik şiir biçimi oldu. Uzun şiirler, tanrılara, ulusal baskılara meydan okuyan Prometheus gibi kahramanları konu alıyordu. İnsanı düş gücünün ve toplumları düş gücüne sahip insanların kurtaracağına inanılan bu dönem, toplum kurallarına aykırı yaşayan ve genç yaşta ölen sanatçılarıyla, bugünkü romantik ve kaotik sanatçı tipinin de temellerini attı.

BEŞ: On dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinden sonrasını belirlen Victoria döneminde İngiltere, sömürgecilikteki başarısıyla kendisine büyük güven duyan bir ülkeydi. Romantiklerin Fransız Devrimi’ne duyduğu ilgi giderek devrim korkusuna dönüştü, devrimci düşünce bastırıldı ve tutuculuk ağır bastı. İki yüzlü ve katı İngiliz ahlakının en büyük düşmanlarından biri, dönemin “dandy” denilen şık giyimli, gönlünce yaşamayı yeğleyen aristokratı Oscar Wilde, kaotik yaşamının ve görüşlerinin bedelini önce hapisle, sonra Paris’te beş parasız ve tek başına ölerek ödedi. Wilde'ın Lady Windermere's Fan oyunundan uyarlanan Gizemli Kadın filmindeki Bayan Erlynne, hayatına girdiği kişilerin hayatlarını kaotikleştiren ve önlerinde yeni ufuklar açan bir garip çekicidir. Filmde, karmaşık ilişkilerin yarattığı toz bulutunun ardında, büyük bir aile sırrı açığa çıkmayı beklemektedir. Yine Wilde'ın oyunundan uyarlanan Salome (1923), gösterime girdiği dönemde bir skandal olarak nitelendirilmişti. Wilde'ın Dorian Gray’in Portresine yazdığı önsöz, sanat anlayışını belirten özlü sözlerle doludur:
Ahlaklı ya da ahlaksız kitap yoktur. İyi yazılmış ve kötü yazılmış kitap vardır. O kadar.
On dokuzuncu yüzyılın Gerçekçilikten hoşlanmayışı, aynada kendi yüzünü gören Caliban’ın öfkesidir.
On dokuzuncu yüzyılın Romantizmden hoşlanmayışı, aynada kendi yüzünü göremeyen Caliban’ın öfkesidir.
Bir sanat yapıtına ilişkin görüşler çeşitlilik gösteriyorsa, o yapıt yeni, karmaşık ve hayati demektir.
Eleştirmenler anlaşamıyorsa, sanatçı kendisiyle uyum içindedir.


ALTI: İlk yapıtlarını 1950’lerin başlarında veren Amerikalı şair John Ashbery, beklenmedik gelişmeler ve rastlantılarla dolu yaşamın özelliğini yapıtlarına kazandırmak amacıyla kimi şiirlerinde ve kitaplarında rasgele kurallar belirledi. Beklenmedik gelişmeler ve rastlantılarla dolu yaşam ana fikri, günümüz Türk sinemasında da Kısık Ateşte On beş Dakikagibi örneklerle incelenebilmektedir. Her ne kadar film yeterince başarılı olamasa da çok farklı karakterlerdeki kahramanlarının olağanüstü tesadüfler sonucu hayatlarının kesişmesi ve tüm geri kalan yaşantılarının o andan itibaren bambaşka olacağı temasıyla, türbülans, garip çekici ve kaos kavramları üzerine kapsamlıca düşünme olanağı sunabilmektedir.

Ashbery, 1970 tarihli “Fragment” (Parça) şiirini on dizelik kesimlerle yazdı. 1975 tarihli “Vermont Notebook” (Vermont Defteri) kitabı, hem zihninin hem de gördüklerinin hareket halinde olduğu bir otobüste yazıldı. 1981 tarihli “Shadow Train” (Hayalet Tren) kitabındaki tüm şiirleri, dört dizelik dört kesimden oluşacak biçimde yazmaya baştan karar verdi. 1995’te “Can You Hear, Bird”deki (Duyabiliyor musun, Kuş) şiirleri, başlıklarına göre alfabetik sıra içinde sundu.

Günümüzde bir çok şair, keyfi bir kural belirleyerek kaos aratmaya çalışıyor. Kurallı biçimler denilen ve çok eski bir geleneğe dayanan şiir biçimlerinden biri, sestina. Sestinanın daha zor ve karmaşık biçimi ise kural sayısının arttığı ikili sestina. Sestinada, bir kesimin son satırındaki bir sözcük, ötekinin başlangıç sözcüğü oluyor ya da sözcükler belli bir sıraya göre her dizede yineleniyor. Ya da her kesimdeki bir ya da iki dize, bir sonraki kesimde belli bir sıraya göre yineleniyor. Her yinelemede, sözcük ya da dize farklı bir bağlam içinde er aldığı için yeni anlamlar kazanıyor. Bu yeni anlam, şiirin yönünü değiştiriyor, dağılmasını sağlıyor. Sanatçının seçimlerini, kendi kafasına ya da sözün gelişine göre değil, belirlenen kurala göre yapmasını gerekli kıldığından, yaratı sürecini sanatçının benliğinden kurtarıyor. Şiirin akışını dış etkilere, dilin kaosuna açık kılıyor. Ashbery’e göre: “Sestina gibi biçimler gerçekte bilincin daha uzak noktalarına ulaşma aracıydı. Sestinanın gerçekten garip zorunluluklarını bir deşme aracı olarak kullanıyorum. Bir keresinde, sestina yazmanın yokuş aşağı bisikletle giderken pedalların insan ayağını itmesine benzediğini söyledim. Ayağımın normalde gitmeyeceği yerlere itilmesini istiyorum”.

John Ashbery, kendine özgü dil kullanımıyla da kaos yaratan şairler arasındadır. Sözdizimini bozar ve bağlamı belirsizleştirir. Şiirleri anı anda hem yazma sürecini hem de yaşamın akışını yansıtır ve böylece birden fazla olasılık barındırır. Bir şiirde adılların (zamir) ben, sen, o gibi değişiklikler göstermesi ve kimliği bilinmeyen başka konuşmacı ya da seslerin de şiire katılması, konuşan kişinin kim olduğunu belirsizleştirir. Benzer bir anlatımı, İnce Kırmızı Hat’ta, dahi yönetmen Terence Mallick, kullandığı dış ses aracılığıyla yakalamayı başarmıştır.

Ashbery’nin şiirlerindeki dilsel çeşitlilik günlük ya da yozlaşmış denilebilecek dilin taşıdığı şiirsel gizil gücü de ortaya çıkarır. Ashbery, ucuz roman, filmler, reklamlar, çizgi romanlar, siyasal söylem ve klişeler gibi dilsel öğeleri kullanarak bu çöplük malzemesinden şiir yaratır. Kendi düşünceleriyle dış dünyadaki sesleri birleştirerek düzgün bir çizgi izlemeden oradan oraya atlayan zihinsel bir ses kaydı yaratır. Kaotik dizgelere özgü yitimli yapılar, şiirin dış dünya ve zihin arasındaki karşılıklı etkileşimle bir yandan dağılıp bir yandan toparlanışını ansıtmaya en uygun çağdaş metin özellikleri arasında. Aynı anda hem bir olay anlatıyormuş gibi yapan, hem de başka metinlerle, dille, kavrayış ve bakış biçimleriyle hesaplaşmak isteyen bir anlatı, on sekizinci ya da on dokuzuncu yüzyıl romanlarındaki gibi neden-sonuç ilişkisine ve doğrusal bir zaman akışına dayanan mekanik bir anlatı kuramaz. Dağılmacı yapı, gerçekliği yansıtma çabasının bir parçası olarak görülebilir. Çünkü gerçeklik de kaotiktir. Bu nedenle David Porush, “Dağılmacı Yapı Olarak Kurmaca” yazısında evrenin karmaşık öngörülemezliğini ileten yapıtlarıyla Pynchon, Beckett, Burroughs, Barth, Vonnegut, Calvino ve DeLillo gibi yazarların, Batı kültürünün gerçeklikle ilişkisini değiştiren yazarlar olduğunu söyler. Yine John Ashbery’nin uzun şiirlerini örnek vermek gerekirse, bir yandan kendi yazılış sürecini şiirin bir parçası yapan bir üst-şiir olmak yanında, bir yandan da gerçekliği tüm yönleriyle ve yaşandığı biçimiyle yansıtmaya çalışan şiirlerdir bunlar. Deneyimi doğrudan ve tüm yönleriyle yakalama çabası içinde bir yandan fotoğraf çeken, bir yandan ses kaydı yapan ve bunlara kendi zihninden geçenleri de ekleyen şiirler. Bunlardan Flow Chart (Akış Çizelgesi), kaotik dizgelerin hemen tüm özelliklerini taşır. Adından başlarsak, akışkanlar ya da akış, genel mekanik kurallarına kuramlarına uymadığından ve kaotik olduğundan, ancak yirminci yüzyıl başında tüm karmaşıklığıyla betimlenebilen bir süreçtir. Değişimi, zamanın geçişini düşündürdüğü için akış, sanatta da çok kullanılan bir kavram. Bir görüşmede, “sürekli akış halindeki bir durumla uğraşıyoruz”, diyen Ashbery, kitabı nasıl yazdığını şöyle açıklar: “Flow Chart, gerçekte bir tür süreklilik, günlük biçiminde olmasa da bir günlük. Altı aylık bir süre içinde geçmişimi, dışarıdaki havayı düşündüğüm belli günlerde söyleyeceklerimin bir sonucu”.

Başlıkta bir araya getirilen çizelge ve akış kavramları, şiir içinde düzen-düzensizlik, kısıtlama olasılık, kapanma-açılma, kurallı-kuralsız biçimler, yasa ve yasadan sapmanın birlikteliği gibi içerik ve biçim karşıtlıkları biçiminde ilerler. Yaşam kaotik bir akış olduğuna göre, zihin kaotik bir akış olduğuna göre, bu ikisini yansıtan ya da bu ikisinin ürünü olan şiir de dağılmalar, kesintiler, atlamalar, söylenmeyenler, boşluklarla dağılan bir yapı oluşturur. Burgaçlı bir akış biçiminde ilerleyen şiirin başlıca özellikleri uzun, dağılan, tamamlanmamış tümceler, kesintiler, konunun birden değişmesi, başka yönde ilerlemesi, bir tümcenin aynı anda hem sanattan, hem politikadan, hem de yaşamdan söz ediyor olması. Yazma sorunları, okurla yazar, yazarla eleştirmen, eskiyle yeni arasındaki ilişki gibi konuları günümüz Amerikan yaşamı içinde eriterek ele alan “Flow Chart”, yaşamı tüm kaotikliği ve canlılığıyla yansıtıyor. Fred Moramarco, şiirin bütününü şöyle değerlendirir: “Yaşam gibi hem açıklanabilir, hem anlaşılmaz, bağlantısız. Yaşam gibi hem heyecan verici, hem sıkıcı, hem gizemli, hem açık, hem büyüleyici, hem tekdüze”.

Uzun şiirin, çalışacak daha geniş bir alan sağladığını ileri süren Ashbery, bu konuda şöyle der: “Yazma süresi, insanın ruh durumundaki ve düşüncelerindeki değişiklikler, bir kerede yazılan bir şiirde söz konusu olamayacak ölçüde zenginleştirir şiirin dokusunu. Bunlar bir anlamda günlük ya da sürekli bir deneyimin sürekliliğiyle yeni düşünceler sağlayan bir deneyimin seyir defteridirler ve bu nedenle de tam bir gerçekliğe kısa şiirden daha fazla yaklaşırlar.”

Ashbery, şiirin gelişimine yön veren beklenmedik öğeleri olumlu görür: “Gerçekte kafamda hiçbir şey yokken yazmaya başlamaya çalışırım; ne yazacağımı bilmek istemem, bilemem. Kesintiler de çok önemli, çünkü yaşamın bir parçası… bir telefon çalabilir ve kesinti bir ara, belki bir başka önde ilerlememe izin verecek bir uzay sağlar”.

John Ashbery, 1988’de altı ay içinde hiçbir bölüme ayırmadan 216 sayfalık kesintisiz bir bütün olarak yazdığı Flow Chart’ı doğum gününde bitirmeye karar vererek şiirin sonunu da rastlantıa bırakır. Flow Chart’ı okumak, Amerikan dili ve kültürü içinde bir geziye çıkmak gibi bir deneyim. Yeni bir yüzyılın eşiğinde Ashbery, bağlamlar yok oldu, dilin çivisi çıktı, zamanların sonu geldi diye sızlanmak yerine, bu koşullarda ne yapabileceğini araştırır.kaosa düzen vermek ya da yapay düzen yapıları yaratmak yerine, kaosu kucaklar ve kendisine bir yaşam alanı açmaya çalışır. Ashbery’nin dille ve dil aracılığıyla kendi toplumu ve politikasıyla giriştiği hesaplaşmaya, çağının şiirini yazma ve bir deneyimi her yönüyle ele alma çabasına tanık olmak okuru yüreklendirirken, bu çabanın gerçekte başarılamayacağını Ashbery gibi bizim de biliyor olmamız bir çaresizlik duygusu da yaratır. Ashbery bu açmazı şöyle dile getirir: “Benim için Amerika’nın en başarılı şairi dediklerini duydum. Oysa başarılı şair terimi olumsuz yeti gibi kendi içinde bir çelişki taşıyor sanki. Şiir başarısızlık içerir, başarısızlığa uğramış durumların kutlanmasıdır”.

YEDİ: Bilgisayar teknolojileri, okura metnin ilerleyişine katılma, seçimleriyle metni istediği yöne götürebilme olanağı veren, görüntü, ses ve devinim gibi metin dışı öğelerle zenginleşebilen, karmaşık bir ağ yapısı içinde çok daha zengin olay örgüleri, kişiler ve ortamlar yaratabilen hiper-anlatılar, hiper-metinler yaratma olanağı veriyor. Olay örgüsünün değişmez bir sıra izlememesi, anlatıya istenilen noktadan girilebilmesi, kesin bir başlangıç ve sonun, kesin bir büyüklük ve bütünlüğün olmayışı, bu metinlere de bir karmaşıklık kazandırıyor. Sinema açısından, olay örgüsünün değişmez bir sıra izlememesi; hatta onar dakikalık kesitlerle tamamen sondan başa doğru ilerlemesiyle izleyenleri oldukça zorlayan Dönüş Yok (Irreversible) filmi, bu haliyle, bebek bekleyen anne figürünü filmin son sahnesi haline getirerek vermek istediği duyguyu çok daha çarpıcı bir biçimde iletmiştir. Sanatın teknik gelişmelerden önce de bu tür deneyler yaptığına dikkati çeken Umberto Eco, okurun kendi öyküsünü yazabilmesi türünden girişimlere örnek olarak Ma Mere’nin “Le Livre”ini ve Raymond Queneau’nun sonlu sayıda dizeden milyonlarca şiir üretebilen birleştirici algoritmasını verir. Bu örnek, kaos teorisinde türbülansı açıklamak için kullanılan garip çekicilerin boyutlarının sonlu olmasına karşılık, zaman frekansı analizinde süregiden bir frekanslar dizisine sahip olmalarını anımsatmaktadır.

SEKİZ: Sanatçının ya da metnin dille ilişkisine gelirsek, dilin anlamı doğrudan ileten tarafsız bir aracı olmadığı, kaotik bir biçimde çoğul anlamlar ürettiği anlaşılınca, edebiyat metni de dikkatini dış dünya yerine kendisine yöneltti ve kendi iletim aracını sorgulamayı, dilin anlam olanaklarını ve yetersizliklerini irdelemeyi amaç edindi. Saussure sonrası yaklaşımın ortaya koyduğu gibi dilin kaotik dizgelere özgü bir belirlenimcilik ve belirsizlik taşıdığını söyleyebiliriz. Dilbilgisi kuralları açısından bir yapı olarak belirlenimci olan dil, bireylere özgü özel kullanım olanaklarıyla çarpıtılabilen, kaotikleştirilebilen ve böylece çok anlamlılık kazanabilen bir anlatım aracıdır aynı zamanda. Leyla Erbil’in roman ve öykülerinde olduğu gibi, kimi zaman kaotik bir içeriğe, deliliğin eşiğinde kişiliklere eşlik eden böyle bir dil kullanımı, metinlerde kaos yaratan bir etken olur. Gerçekte kadın yazarlar ve bir çok çağdaş erkek yazar, iktidara karşı çıkmanın bir yolunun, belki de en temel yolunun, dil kullanımını sorgulamaktan ve yeni bir dil yaratmaktan geçtiğini düşünür. Sevim Burak’ın, kimi bölümlerini küçük harfle, kimini büyük harfle, kimini şiir gibi, kimini düzyazı biçiminde yazdığı; trafik işaretleri kullandığı, biçimi ve dili dinginlikle heyecan arasında gidip gelen Ford Mach I yapıtı, dildeki, biçimdeki ve biçemdeki kaosuyla dikkat çeker. Sinemada böylesi bir biçimi Oliver Stone’un Katil Doğanlar’ında görürüz. Belgeselden çizgi filme, siyah beyazdan renkliye, tamamen tek bir rengin hakim olduğu görüntülerden talk showlara kadar her türlü malzemeyi elindeki kaotik hikayeyi anlatmak için kullanan Stone, sinema tarihi açısından da unutulmayacak tartışmalı bir filme imza atmıştır.

DOKUZ: Bir edebiyat metninin, kendisinden önceki metinlerle sürekli ilişki içinde olması, onlara açık ya da örtük göndermeler içermesi ve onları aşmaya çalışması, günümüzde daha belirgin bir eğilim. Tanrıdan sonra yazarın da ölümünü ilan eden çağımız, metinleri tek bir yaratıcının değil, genel olarak kültürün ürünü olarak görüyor artık. Yazarlar da o güne kadar kimsenin söylemediği yepyeni şeyleri bulan, söyleyen kişiler değil, kültür mirasını yeni bir gözle inceleyen, yeniden yazan kişiler olarak niteliyorlar kendilerini. “Borges ve Ben” başlıklı yazısında insan Borges, sanatçı Borges’le birlikteliğini anlatırken, “Borges’in yazdığı iyi şeyler kimseye ait değil, kendisine ait bile değil, dile ve geleneğe ait”, diyor.

Odysseus, Medeia, Antigone gibi karmaşık kişilikler, her dönemde çok farlı bağlamlarda insanın çok farklı yönlerini dile getiren yapıtlara konu oluyor, hemen her çağda yeniden yazılıyor. Böylece kendisinden önceki metinlere göndermeler içeren yapıtlar, metne eklenen yeni bir düzlemle karmaşıklaşıyor. Yeni yapıt, ana metni kendi dönemine uyarlarken, çeşitli yazma sorunlarını da ele alıyor ve bir üst kurmaca niteliği kazanıyor. Sinema açısından benzer bir örneği Leonardo Di Caprio’nun oynadığı Romeo ve Juliette filminde görüyoruz. Görsel açıdan tamamen günümüzde geçen film, diyalogları itibarıyla metne sadık kalarak hikaye anlatmanın yanısıra, edebi uyarlamalara ilişkin sorunları sorgulamaktadır.

“Metinler-arasılık”, Borges’in yapıtlarının en önemli özelliğidir. Tüm insanlık tarihinde yazılmış ne varsa hepsinden izler taşıyan, hepsine göndermeler içeren, kimi zaman uydurma yapıtlar ve yazarlar uydurup bunları da kullanan Borges’in kısa öyküleri, dar alana geniş bir malzeme sığdıran, neredeyse sonsuz malzeme sığdırmaya çalışan metinlerdir. “Kum Kitabı” öyküsü, durduğu yerde çoğalan, ilk ve son sayfası bir türlü bulunamayan bir hiper-metni ya da metinler-arasılığın sürekli zenginleştirdiği yapıtları düşündürür.

ON: Metinler-arasılık yanında üst-kurmaca öğeleri de metinleri daha karmaşık ve kaotik kılar. Gerçekçi ya da doğalcı metinler, dünyaya ilişkin bir bilgi veriyormuş, gerçekliği olduğu gibi yansıtıyormuş gibi bir yanılsama yaratır. Oysa yazma ve anlam üretme süreçlerini konu alan üst-kurmaca metinleri, tam tersine okurun bir kurmacayla karşı karşıya olduğunu hatırlatmayı seçer. Bunun için metnin dışındaki bir gerçekliği anlatıyormuş gibi yaparak gerçekte kendi yazılış sürecini anlatır ya da doğrudan yazma sorunlarını konu alır. Tıpkı Cezanne’ın resimleri gibi bu metinlerin amacı doğayı ya da insanı kopyalamak değil, bizim doğayı ya da insanı neden öyle değil de böyle gördüğümüzü sorgulamak, algılama ve görme biçimlerimizi değiştirme yolları önermektir. Peter Stoicheff, “Üst-kurmaca Kaosu” yazısında, üst-kurmacanın yorum yapabilen bilinçli bir okur yarattığını ve dünyayı okuyuşumuzu değiştirdiğini söyler. Bu okur artık öykünmeci metinleri okurken bile ne söylendiğine değil, nasıl söylendiğine bakar ve neden böyle söylendiğini düşünür. Stoicheff’in belirttiği önemli bir nokta, dış dünyayı yansıtmak gibi bir çabası olmadığı halde, gerçekte dış dünyaya en iyi öykünen yapıtların üst-kurmaca metinleri oluşudur. Çünkü gerçeklik dediğimiz şeyin büyük bir bölümü de kurmacadır. Sinemada bu düşüncenin temsil edildiği en önemli örneklerden biri Kurosawa'nın Rashomon'udur. Filmde, Antik Japonya'da bir kadın tecavüze uğruyor ve aynı zamanda kocası öldürülüyor. Dört tanığın olayı görüp anlatması, kadının anlatması, hepsi değişik versiyonlardadır. Kim doğruyu söylemekte, kim yalan söylemektedir? Tecavüz ve cinayetin gerçekten nasıl meydana geldiği ortaya çıkacak mıdır? Herşey görecelidir.

Sapmalar, burgaçlı akışlar ve çatallanma noktalarıyla belirlenen yitimli bir yapıda, kararsızlığın en büyük olduğu nokta, çatallanma noktasıdır ve dizgenin bu noktadan sonra nasıl bir yol izleyeceğini tümüyle rastlantılar belirler. Ama bir kez bir yol seçildi mi, belli bir süre daha kararlı bir gelişme izlenir. Çatallanma kavramı, düzenle düzensizlik arasında salınan çeşitli dizgelerin geldiği yol ayrımlarını göstermek için kullanılır. Çatallanma bölgelerinde bir birey, bir düşünce ya da yeni bir davranış, tüm gelişmeyi alt üst edebilir. Kaosun henüz kabul görmediği ve belki çatallanma noktası gibi kavramların da kullanılmadığı bir dönemde “Yolları Çatallanan Bahçe”yi yazan Borges, her zaman olduğu gibi aynı anda birkaç iş yapmaya çalışarak son derece karmaşık bir öykü çıkarır ortaya. Öykü, Birinci Dünya Savaşı’ndaki bir casusluk olayını konu alır gibidir. Olay, önce tarih kayıtlarından kısaca aktarılır, daha sonra da kahramanın anılarından. Bu çerçeve içinde, Çinli Alman casusunun büyükbabası, emekliliğinde, “Yolları Çatallanan Bahçe” adlı bir ev yapar ve burada bir labirent inşa edeceğini ve bir roman yazacağını söyler. Ölümünden sonra labirent bulunmaz, roman denilen şey de parçaları arasında hiçbir bağlantı olmayan, zamanda ileri geri giden, tıpkı Tristram Shandy gibi bölümlerin sıra izlemediği kaotik bir metindir. Sonunda, bir Çin uzmanı, labirentin gerçekte bu “kaotik” metin olduğunu nasıl keşfettiğini anlatır. Romanın en önemli özelliği, zamanda bir kırılma yaratarak kaotik ve çoğul bir zaman anlayışı olasılığından söz etmesidir. Bu zamanlardan birinde dost, ötekinde düşman olabiliriz diye açıklamalar yapan Çin uzmanı, gerçekte kendisini öldürmek amacıyla oraya gelen casus tarafından, yalnızca adı Albert olduğu için ve Almanlara bir mesaj vermek için başka bir yol bulamadığından öldürülür. Öyküye adını veren roman, öyküyü bir üst-kurmaca yapar. Kendi yapıtlarının ve özel olarak bu öykünün nasıl okunup yorumlanacağına ilişkin bir yol gösterici gibi de okunabilecek öyküde Borges, her zaman olduğu gibi kaosu ve karmaşıklığı düzenli bir biçim içinde sunar. Hemen tüm yapıtlarında bu tür romanlar, öyküler yazılabileceğinden bir olasılık olarak söz eder ama kendisi, alışılageldik biçimlerde alışılmadık öyküler yazmaya çalışarak düzenle kaosu yan yana getirir.

İLGİLİ FİLMLER
Amerikan Güzeli
Dönüş Yok
Fountain
Gizemli Kadın
İçgüdü
İnce Kırmızı Hat
Katil Doğanlar
Kısık Ateşte On beş Dakika
Melek Çıkmazı
Modern Zamanlar
Rashomon
Romeo ve Juliette
Salome
Şeytan’ın Avukatı
Truman Show
Ucuz Roman
KAYNAK
Bulutsuz, S., “Kaostan Kaçanlar, Kaosla Coşanlar”, Mantık, Matematik ve Felsefe II. Ulusal Sempozyumu: Kaos, 21-24 Eylül 2004, Assos, Çanakkale
İLGİLİ OKUMALAR
Anday, M. C., “Kolları Bağlı Odysseus”, İstanbul, Adam Yayınları, 1985
Ashbery, J., “Can You Hear, Bird” New York, Farrar, Straus, Giroux, 1995
Ashbery, J., “Flow Chart”, New York, A. A. Knopf, 1991
Ashbery, J., “Shadow Train”, New York, Viking Press, 1981
Ashbery, J., “The Vermont Notebook”, Los Angeles, Black Sparrow Press, 1975
Borges, J. L., “Labyrinths”, Middlesex, Penguin Books, 1970
Borges, J. L., “The Book of Sand”, Middlesex, Penguin Books, 1979
Borges, J. L., “The Garden of the Forking Paths”, Labyrinths, Middlesex, Penguin Books, 1970
Burak, S., “Ford Mach I”, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2003
Eco, U., “Vegetal and Mineral Memory: The Future of Books”, http://weekly.ahram.org.eg/print/2003/665/bo3.htm
Gangel, S., “John Asherby”, 15, American Poetry Observed: Poets on their Work, ed. J. D. Bellamy, Urbana, University of Illınois Press, 1984
Herrick, R., (1648), “Delight in Disorder”, 1117, The Oxford Anthology of English Literature. Volume I, ed. F. Kermode, J. Hollander, New York, Oxford University Press, (1973)
Jackson, R., “John Ashbery: The Imminence of Revelation”, Act of Mind: Conversations with Contemporary Poets, Alabama, University of Alabama Press, 1981
Lehman, D., “The Line Forms Here”, Ann Arbor, Michigan, The University of Michigan Press, 1992
Moramarco, F., “Coming Full Circle: John Ashbery’s Later Poetry”, The Tribe of John: Ashbery and Contemporary Poetry, ed. S. Schultz, M. Tuscaloosa, Alabama, University of Alabama Press, 1995
Packard, W., “The Craft of Poetry: Interviews from the New York Quarterly, ed. W. Packard, Garden City, New York, Doubleday, 1974
Pope, A. (1711), “An Essay on Criticism”, 1860, The Oxford Anthology of English Literature. Volume II, ed. F. Kermode, J. Hollander, New York, Oxford University Press, (1973)
Pope, A. (1733), “An Essay on Man”, 1891, The Oxford Anthology of English Literature. Volume II, ed. F. Kermode, J. Hollander, New York, Oxford University Press, (1973)
Porush, D., “Fictions as Dissipative Structures: Prigogine’s Theory and Postmodernism’s Roadshow”, Chaos and Order: Complex Dynamics in Literature and Science, ed. N. K. Hayles, Chichago, The University of Chichago Press, 1991
Prigogine, I. ve I. Stengers, “Order Out of Chaos: Man’s New Dialogue with Nature”, New York, Bantham Books, 1984
Shelley, P. B., (1840), “A Defence of Poetry”, The Oxford Anthology of English Literature. Volume II, ed. F. Kermode, J. Hollander, New York, Oxford University Press, (1973)
Smith, Dinitia, (1991), “Poem Alone”, New York, May 20, 1991
Sterne, L., “The Life and Opinions of Tristram Shandy”, Middlesex, Penguin Books, 1982
Stewart, I., “Does God Play Dice? The Mathematics of Chaos”, Cambridge, Blackwell Publishers, 1989
Stoicheff, P., “The Chaos of Metafiction”, Chaos and Order: Complex Dynamics in Literature and Science, ed. N. K. Hayles, Chichago, The University of Chichago Press, 1991
Wilde, O., “The Picture of Dorian Gray”, Middlesex, Penguin Books, 1969

Not: Bu yazı, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalında yazar Prof. Dr. Hasan Akay tarafından ders konusu yapılmıştır.