12 Haziran 2007 Salı

Aşkın Türbülansı ve Garip Çekici - Barış Safran

Tutkulu, sancılı, kaotik bir aşkın etkisiyle tüm hayatının alt üst olduğunu ve dönüştüğünü düşünürsün. Oysa o anda bunları yaşıyor olmanın tek sebebi, olaylar evreninde bir türbülansın yaşanmakta olmasıdır belki de. Peki türbülans nedir?

Türbülans, her ölçek düzeyinde ortaya çıkan bir düzensizliktir; büyük burgaçlar içindeki küçük burgaçlardır.
Türbülans istikrarsızdır. İleri düzeyde sönüm özelliği vardır; enerjiyi akıtır ve sürtünme yaratır.
Türbülans, gelişigüzelleşmiş hareket demektir.


Düzgün bir akış nasıl değişip türbülans olmaktadır?
Akış düzgün ya da tabakalı olduğu zaman küçük pestürbasyonlar ortadan kalkar. Fakat türbülans eşiği aşıldığında pestürbasyonlar felaket derecesinde artar.

Türbülansı açıklamak için ortaya konan önemli teorilerden biri olan Lev D. Landau’nun modlar ve türbülansın başlangıcı teorisini anlamak için su gibi ağdalı bir akışkanın (akışının sürmesini sağlayacak koşullar sağlanmadığı takdirde) bir süre sonra hareketsiz kalacağını göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Bu durumda akışın sürmesini sağlayan gücün azalıp çoğalmasına bağlı olarak farklı görünümler ortaya çıkar. Somut bir örnek olarak bir musluktan akmakta olan suyu ele alalım. Akışı etkileyen ve gerçekte yerçekiminden kaynaklanan güç musluğun az ya da çok açılması ile bağlantılı olarak küçülür ya da büyür. Musluğu çok az açarsanız musluk ile lavabo arasında ince ve düzgün bir su sütunu elde edersiniz: bu durumda su akmakta olmasına karşın hareketsiz görünür. Musluğu dikkatlice bir biçimde biraz daha açtığınız zaman (bazen) düzenli olarak kesik kesik fışkırma biçiminde bir akış oluşur, ki bunu periyodik akış olarak tanımlarız. Biraz daha açtığınız takdirde kesik kesik fışkırmalar düzensizleşir ve nihayet musluğu sonuna kadar açtığınız zaman tümüyle düzensiz bir akış ortaya çıkar. İşte bu türbülanstır. Suyun akış biçiminde görülen bu birbirini izleyen değişimler, giderek büyüyen bir dış gücün etkilediği bir akışkan için tipik bir durumdur.


Aşkın Türbülansı - Blake

Giderek büyüyen bir dış gücün etkilediği bir akışkan için tipik olan durumu Landau, uygulayan güç büyüdükçe sistemin içerdiği modların giderek artan biçimde hareketlenmesi olarak açıklar. Bu aşamada biraz fiziğe girmek ve mod kavramına açıklık getirmek gerekiyor. Çevremizde gördüğümüz bir çok cisim, bir darbe aldığı zaman titreşim ya da salınım dediğimiz bir biçimde hareket etmeye başlar. Bir sarkaç, metal bir çubuk ya da bir müzik aletinin tellerinde kolaylıkla bu tür periyodik bir dizi hareket başlatılabilir. Bu diziyi oluşturan hareketlerin her biri bir mod’dur. Bir orgun borularının içindeki havanın titreşiminde, bir asma köprünün salınımında ve buna benzer bir çok şeyde birbirini izleyen bu modların varlığı söz konusudur. Belli bir fiziksel nesne, genelde çok çeşitli modları içerir ve bazen bunların denetim altına alınması gerekebilir. Örneğin bir kilise çanının çeşitli titreşim modları birbiriyle uyumsuz frekanslarda ortaya çıkıyorsa duyulan sesler hiç de hoş olmayacaktır. Bir katı madde parçasının içerdiği atomların ortalama konumları çevresindeki titreşimleri, modlara önemli bir örnek oluşturur. Bu örnekte birbirine karşılık gelen modlara fonon adı verilir.

Landau, bir dış güç tarafından etkilenen bir akışkanın belli sayıdaki modlarının hareket kazandığını ileri sürmüştü. Landau’ya göre eğer modların tümü hareketsizse düzgün akış, tek bir mod hareketlendiği zaman periyodik akış, birden çok modun harekete geçmesi halinde düzensiz akış ve en sonunda çok sayıda modun hareket kazanmasıyla türbülans ortaya çıkmaktadır. Deneysel alanda, türbülans durumundaki bir akışkanın gösterdiği salınıma ilişkin bir frekans analizi yapılması, yani salınımda yer alan frekansların saptanması olasıdır. Bu analiz sonucunda çok sayıda frekans –daha doğrusu bir frekanslar dizisi- ortaya çıkabilir ki bu da akışkanın modlarının çok büyük oranda hareket kazanmış olduğunu gösterir. Landau, bir dış güç tarafından etkilenen bir akışkanın belli sayıdaki modlarının hareket kazandığını ileri sürmüştü. Landau’ya göre eğer modların tümü hareketsizse düzgün akış, tek bir mod hareketlendiği zaman periyodik akış, birden çok modun harekete geçmesi halinde düzensiz akış ve en sonunda çok sayıda modun hareket kazanmasıyla türbülans ortaya çıkmaktadır. Deneysel alanda, türbülans durumundaki bir akışkanın gösterdiği salınıma ilişkin bir frekans analizi yapılması, yani salınımda yer alan frekansların saptanması olasıdır. Bu analiz sonucunda çok sayıda frekans –daha doğrusu bir frekanslar dizisi- ortaya çıkabilir ki bu da akışkanın modlarının çok büyük oranda hareket kazanmış olduğunu gösterir.

Bu aşamada, modlara ilişkin bir kaç özelliğe daha değinmek gerekmektedir. Bazı fiziksel sistemlerin aynı anda birden fazla farklı moda göre salınım göstermesi ve bu farklı türlerdeki salınımların birbirini etkilememesi olasıdır. Bu görüşe açıklık kazandırmak için fizikçiler arasında çok tutulan bir benzetmeye yer verilebilir. Modların, bizim kendi fiziksel sistemimiz içinde bulunan osilatörler olduğunu ve bunların her birinin diğerlerinden farklı biçimde salınım yaptığını varsayabiliriz.

Thomas Kuhn’un terminolojisi ile bağımsız osilatörler olarak düşünülen modların fiziğin belli başlı ilgi alanlarının yorumlanmasında kullanılması bir paradigmadır. Basit ve genel nitelikte oluşu modlar paradigmasını büyük ölçüde işlevsel kılmaktadır. Bağımsız ya da bağımsıza yakın modların saptanabildiği her durumda bu paradigma geçerlidir. Örneğin katı bir cismin atomlarının salınım modları –fononlar- tam olarak bağımsız sayılmazlar zira aralarında bağlantılar (fonon – fonon etkileşimi) bulunmaktadır. Diğer yandan bu bağlantılar önemli boyutlarda olmadığından fizikçiler bu durumu bir ölçüde göz ardı edebilirler.

Landau-Hopf teorisi, türbülansın başlamasını akışkanı etkileyen dış gücün büyümesi ile akışkanın türbülans durumuna geçmesi olarak açıklamaktadır. Ancak bu açıklama, matematiksel bazı nedenlerle yetersizdir ve modlar paradigmasının Landau’nun öne sürdüğü gibi evrensel uygulanabilirliği yoktur. Örneğin, modlarla tanımlanabilen bir zamansal evrimin başlangıç durumuna hassas bağlılık göstermesi olanaksızdır. Eğer ağdalı bir akışkanda modların varlığı söz konusu ise bunların arasındaki etkileşimin zayıf değil aksine güçlü olması ve bu nedenle ortaya Landau’nun öne sürdüğünden farklı –çok daha zengin ve ilginç- bir görünümün çıkması gerektiği düşünülebilir.

















Ruelle ve Takens, türbülansa ilişkin olarak “garip çekiciler” olarak adlandırdıkları alternatif bir teori geliştirmişlerdir. Garip çekici, modern bilimin en güçlü buluşlarından biri olan faz uzayında yaşamaktadır. Faz uzayı sayıları resimlere dönüştürür, hareket halindeki mekanik ya da akışkan bir sistemden bütün temel bilgileri, en küçük kırıntısına kadar çekip çıkartır ve kendi imkanlarının hepsini esnek bir yol haritası çizip bunun üzerinde gösterir. Fizikçiler, daha önceleri de çekicilerin iki basit çeşidi üzerinde çalışmışlardır: sabit noktalar ve limit devreler; bunlar, düzenli bir hale erişen ya da kendini durmadan tekrarlayan bir davranış biçimi gösterirler.

Faz uzayında, dinamik bir sisteme ilişkin bütün bilgilerin zaman içinde belirli bir andaki durumu tek bir noktaya indirgenmektedir. Bu nokta, tam o andaki dinamik sistemin kendisidir. Buna karşılık, bu anı takip eden bir sonraki anda sistem, çok hafif de olsa değişecek ve nokta yerinden oynayacaktır. Sistemin zamanının tarihini, yerinden oynayan ve zamanın geçişi sırasında faz uzayında kendi yörüngesini çizen nokta ile göstermek mümkün olacaktır.

Komplike bir sisteme ilişkin bütün bilgiler tek bir noktada nasıl depolanabilir? Sistemde sadece iki değişken varsa bunun cevabı kolaydır. Liselerde okutulan Descartes geometrisine bakmak yeter: Bir değişken yatay eksende; diğer değişken de dikey eksende yer alır. Eğer bu sistem sallanma halindeki sürtünmesiz bir sarkaç ise değişkenlerin biri pozisyonu, diğeri de hızı temsil eder; iki değişken durmadan değişerek noktalardan oluşan bir hat çizer, bu da kendi etrafında durmadan dönerek kendini tekrarlayan bir sarmal meydana getirir. Aynı sistem, daha yüksek bir enerji düzeyinde –gittikçe daha hızlı sallanarak- faz uzayında tıpkı birinci sarmala benzeyen fakat ondan daha geniş olan bir sarmal meydana getirir.

Bu tabloya, sürtünme biçiminde katacağımız biraz gerçeklik resmi değiştirecektir. Sürtünmeye tabi olan bir sarkacın akıbetini bilmemiz için hareket denklemlerini kullanmamıza gerek yoktur. Sonuçta, her yörüngenin sonu aynı yer, yani merkez olacaktır: pozisyon 0, hız 0. Bu merkezi sabit nokta yörüngeleri “çeker”. Yörüngeler sonsuza kadar çevrede sarmallaşacağına, içeriye doğru dönen bir helezon yaparlar. Sürtünme sistemin enerjisini söndürür; faz uzayında sönüm, merkeze doğru, yüksek enerjinin dış kesimlerinden alçak enerjinin iç kesimlerine doğru bir çekiş biçiminde kendini gösterir. Çekici –en basit türden olanı- tıpkı lastik bir yaprağa sarınmış sivri uçlu bir mıknatıs gibidir.

Özellikle enerjilerini dağıtan dağıtıcı sistemlerde kaotik gelişim, garip çekiciler olarak adlandırılan farklı ölçeklerdeki yapıların etrafında örgütlenebilmektedir. Kaostan yeni bir düzenin oluşması sırasında, açıkça rasgele olan davranış belirli bir alana “çekilir” ve bu alanın sınırları içinde kalır. Çekici, kaos içinde açıkça görülemeyen bir düzen yaratır. Çekici alanının içinde sistem davranışı oldukça kompleks ve istikrarsızdır. Ancak bu karmaşıklık dikkatlice gözlemlendiğinde, aslında organize olduğu ve daha büyük ölçekte gözlemlenen şeyi daha küçük ölçekte ürettiği fark edilebilir.

Garip çekiciler, fraktal nesnelerdir. Görünümleri düzgün eğriler ya da yüzeyler biçiminde değildir. Tam sayı olmayan boyutlara sahiptirler.


Gerçekliğin tümü, en küçük mikro kozmik atom-altı parçacıktan en geniş galaksi kümelerine kadar, aynı temel yapıyı izliyor gibidir. Bu sayı ve boyutlara bağlı fraktal bir yapıdır. Doğanın büyük resmine baktığımızda bilincin küçük sistemler ya da varlıklardan; adım adım daha genişleyen ve karmaşıklaşan bir bilince uzanan evrimini görürüz. Doğada tüm bilinçli varlıkları hep daha genişleyen bir bilinç haline ve birleşik bir zeka sarmalına doğru yükselten temel bir güdü var gibidir. Hepimiz, hep daha geniş ve bütünsel bilinç alanlarına, daha geniş bilgi tabanlarına doğru ilerlemek için doğuştan gelen bir ihtiyaç duyarız. Bu yönden, bilinçli varlıklar hep daha büyük ölçeklere doğru genişleyen fraktallara benzer.

Peki bu varlığını genişletme isteği nereden gelmektedir? Belki de cevaplamam gereken ilk soru neden varlığımızı genişletmeyi dilediğimizdir. Biz, kendimizden fazlasını istiyoruz. Her birimiz doğal olarak tüm dünyaya kendimize özgü perspektif ve seçicilikle ayrı pencerelerden bakıyoruz.

Başka gözlerle görmek, başka hayal gücüyle hayal etmek, başka kalplerle hissetmek isteriz, hala kendimizken. Yeni pencereler arzularız. Tanrının sözü olarak edebiyat,böyle pencereler dizisidir. Büyük bir eseri okuduktan sonra eserin dışında hissedebiliriz. Ya da esere sızabilmişizdir; salyangozun içi keşfedilmiştir artık.

Bir şeyleri anlamaya çalışırken olguların kendi gerçeklikleri namına onların bizim için ifade ettiklerini reddederiz. Her bir eylemin ilk etkisi öznenin devamını sağlamak, onu zenginleştirmektir. İkinci etki ise, benliğin dışına çıkarak, onun ayrıklığını, yalnızlığını, gidermektir. Açıkça bu sores benliğimizin genişlemesi veya geçici olarak yok edilmesi olarak açıklanabilir. Fakat bu eski bir ikilemdir: Hayatını kaybeden onu kurtaracaktır!

Bu yolda hepimiz aynı temel modelleri izleriz, fakat her bir aşamada bazı özel farklılıklar vardır. Bu farklılıklar çeşitliliği yaratır ve bu, eğer bunların altında yatan paternleri, temel kuralları bilmiyorsak, bizi kafa karıştırıcı bir kaosa, fazlaca bir bilgi yüküne sürükleyebilir. Ama eğer ne aramanız gerektiğini, temel fraktal yapıları biliyorsanız, milyonlarca ağacın ötesine doğru bakabilir ve ormanı – doğanın sonsuz çeşitliliğinin ardındaki bütünlüğü- görmeye başlayabilirsiniz.

Bu büyük resme baktığınızda, evrimin genel anlamda tüm bilinçli fraktalların doğasında var olan 8 temel yapıyı takip ettiğini görebilirsiniz:

3 alan ve 4 işlev, artı farkındalık. Doğada bu kozmosun 3 ölçeğine (mikro kozmos, mezo kozmos ve makro kozmos) ve 5 boyuta (bilincin altında yatan farkındalığı temsil eden birinci boyut, ikinci, üçüncü ve dördüncü boyutlar) işaret eder.


Bu genel evrim kavramını daha iyi anlamak için öncelikle ilk sütundaki, sonra son sütundaki, daha sonra da orta sütundaki kavramlar hakkında düşünün. İlk sütundaki kavramlar uzaya aittir. Son sütundakiler ise zamana ait –geçici- kavramlardır. Bunların her ikisi de yaratılışın azalan ışınları şeklinde aşağıya doğru gider. Ortadakiler ise negatif entropinin* artan ışınlarıdır. İlk sütundaki yaratılışın uzaysal ışını, temelde elektromanyetizma tarafından kontrol edilen azalan enerjinin birleşimini mikro kozmik ölçekte gösterir. Enerji madde ile daha çok iç içe girmekte ve öz-kişilik kendini hep daha geniş ve daha sınırlı sistemlerde ifade etmektedir. Sıfır boyutundan dördüncü boyuta doğru ilerlediğimizde, enerji katı maddenin karakteristik özelliklerini alarak, daha simetrik, küçülmüş ve tahmin edilebilir hale gelir. Mikro kozmik dünya anlaşılamaz ölçüde küçüktür ve onu yalnızca insan mikroskop yardımı ile görebilir, görebildiği ölçüde tabii.

Sağdaki, yaratılışın zamansal ışını, aşağıya doğru inerek, temelde yer çekimi tarafından kontrol edilen maddenin bağımlılığını ve birbirine bağlılığını gösterir. Makro kozmos, insandan çok çok daha büyük ölçekler içindir. Ortadaki mezo kozmik sütun ise mikro kozmos ve makro kozmosa uzanan yükselen ışındır. Artan karmaşıklıktaki kişilik düzenlemelerine ve azalan simetriye sahip yaşam formlarının evrimini gösterir. Bilgi; sayı ve kelime ile ilgilidir. Mezo kozmos, insan dünyasına eşit ölçekte bir büyüklüğe sahiptir.


Soldaki uzaysal kavramların başlangıcı olan hareketin kuantumu sonsuz bir potansiyele ve enerjiye sahiptir, fakat bir uzanımı yoktur. Enerjinin forma dönüşümündeki ilk aşama, yaklaşık bir milyar elektron volt enerji taşıyan Foton’dur. Foton, önceden tahmin edilmesi imkansız herhangi bir noktaya doğru seyahat edebilir; hızı saniyede 186.000 mile eşit olan ışığın hızıyla ifade edilir. Fotonun sadece tek bir türü vardır; birim dönüşe sahiptir ve yükü yoktur.

İkinci adım elektronlardır. Elektronlar, karşıt dönüşlerle ve diğer nükleer partiküllerle çiftler oluştururlar. Bir elektronun konumunun tam olarak tahmin edilememesine rağmen –elektron bir atomun içine sıkışmış olsa dahi- seyahat ettikleri yönler atomların kabukları ve nükleer partiküller arasındaki ilişki ile sınırlanmıştır. Nükleer partiküller yarı dönüşe sahiptir ve artı eksi ya da nötr yükleri vardır. Nükleer partiküller, Fotona göre daha çok simetriye ve daha az özgürlüğe sahiptir.

Üçüncü adım atomdur. Atomun bir çekirdeği ve 7 kabuğu vardır. (Bilincin ve farkındalığın 7 biçimini, 7 çakrayı hatırlayalım. Hidrojen atomu yaklaşık 10 elektron volt enerji taşır. Farklı kimyasal özelliklere sahip yaklaşık 100 tür atom vardır. Atomlar, nükleer partiküllere göre daha çok simetri ve daha az özgürlüğe sahiptir.

Dönüşümün son halkası olan Molekül, 1/25 elektron volt enerjiye sahiptir ve 3 ayrı formda olabilir: metal, tuz ve kristal. Toplam bir simetrisi vardır, fakat sayısız çeşitlilikte ve pek çok farklı özelliktedir.

Moleküler seviye, yaşamın oluştuğu ve geriye daha az simetri ve daha çok özgürlüğe doğru ilerleyen evrimsel bir seyahatin başladığı bir dönüm noktasıdır. Peki bu maddeleşme sürecini ve ardından da yaşamı başlatan enerji nereden geliyor?

Maddi evrenin başlangıcına dair geçerli bilimsel anlayış ‘Big Bang’ teorisi olarak adlandırılır. Bu ‘bilim mitinin’,modern kültürün baskın inanç sisteminin yaratılış hikayesidir. Büyük patlama kozmolojisi ‘Brahman’ın nefesi’ olarak bilinen Hindu yaratılış efsanesi ile neredeyse aynıdır. Büyük patlama teorisine göre şu anki uzay zaman evreni 15 milyar yıl önce meydana gelen büyük patlama ile yaratıldı. O zaman evrenin tümü, tüm madde ve enerji ‘büyük teklik’ denilen toplam bir düzen ve simetri içinde bir arada bulunuyordu. Daha sonra evren büyük patlama ya da Brahman’ın nefesi ile yayıldı ve hepsi birbirinden ayrı hareketlerine başladı ve yönler ile zaman ortaya çıktı. ‘Büyük teklik’ kırılmaya başladı. Uzay ve farklı elementler oluştu. Bu ilk nefesle aritmetik dağılımın karşı ritimleri ve geometrik küçülmeler başlamış oldu.


Biz hala galaksilerin ışık hızıyla birbirinden uzaklaştığı evrenin genişlemesinin ilk devirlerindeyiz. Brahmanın nefesini yaşıyoruz. Genişleme, aritmetik elektromanyetik büyüme ile gerçekleşiyor. Aynı zamanda yer çekiminin geometrik büyümesi ile büzülme gücü de artıyor.

Kainat genişlemeye devam ettiği sürece milyarlarca galaksi oluştu ve oluşmaya devam ediyor. Her galakside milyarlarca yıldız oluştu. Böyle bir galaktik kolda, Samanyolu üzerinde bizim yıldızımız güneş bulunur. Yıldızların etrafında gezegenler vardır ve yıldızlarının etrafında hareket ederler. Güneşimizden üçüncü uzaklıktaki gezegen dünyamızdır. Çoğu gezegenin kendi etrafında dönen uyduları bulunur. Dünya etrafında dönen tek uydu aydır. Bu makro kozmik genişleme süreci trilyonlarca yıldır, ve milyarlarca galaksinin, yıldızın ve gezegenin oluşmasıyla sonuçlanır.

Neticede çekimsel küçülme gücü elektromanyetik genişleme ile eşit olacaktır, evren ulaşabileceği maksimum büyüklüğe ulaştığında, yeni galaksilerin, yıldızların ve gezegenlerin yaratım süreci bir sona gelecektir. Denge noktası, kozmik nefesin üflenme ve çekilmesi arasındaki duraklamadır. Bundan sonra geometrik güç aritmetik olanı geçecek, yön geri dönecek, evren küçülmeye başlayacaktır; bu Brahman’ın nefes almaya başlamasıdır. Tüm evren tek bir noktaya dönene kadar çekilecek, tüm enerji ve madde birleşecek, büyük frekanslı kara delikler ortaya çıkacak, ve tüm uzay zamanı içine çekecek tek bir kara deliğe dönüşecektir. Bu, son Omega noktasıdır. Sonunda Brahman’ın nefesiyle tekrar büyük patlamaya dönüşebilir ve yeni bir evren oluşabilir. Fraktal oluşuma göre bu yeni evren bazı temel formları tekrarlayacak, ama sonunda yeni ve özel çeşitliliklere ulaşacaktır.

Mikro kozmos ve makro kozmos nedenleri oluşturmazlar, ancak gelişimin parametreleridirler. İnsanın mikro kozmos ve makro kozmos arasındaki dünyasına -mezo kozmos- adı verilir. Bu, bilginin ve sayının dijital alanıdır. Burada, yaşayan bilinçliliğin, karışık kendi olma organizasyonunun daha yüksek derecelerine evrildiğini, bunu yaparken daha yüksek ve karışık bilgi sistemleri kullandığını görürüz. Mineral dünyadan başlayarak, bitkiye, hayvana, insana ve Büyük Tekliğe, evrenin konusuna, tanrıya – temel sona ulaşılır. Bunlar birey olmaya ulaşan bilincin artan birleşiminin evreleridir. Bu evreler enerjinin boyutlara göre oluşumuna paraleldir.

Organize olma becerisi, bilgi ve verileri yorumlayabilme yeteneği, bilinçli varlığın kendi içindedir. Bu, kendi olma organizasyonu diye adlandırılır. Bu doğuştan yetenek önceden belirlenmemiş olmasına rağmen, gelişimi 4 kaotik çekiciden birinin paternlerini izlemektedir.

nokta çekici – kristal
yuvarlak çekici – bitki
torus çekici – hayvan
garip çekici – insan


4 çekici, kaosun kozmosunu yaratır; tanrı hepsinin temeli ve amacıdır. Moleküler evreden sonraki kuantum, tanrının parselidir, bundan sonra ayrı organize olmuş varlık mezo kozmik seviyede enkarne olur. Bu durumda hepimiz bilgiyiz, verilerin akıllı parçalarıyız ve siber uzayın içinde ve dışında defalarca organize oluyoruz!

Yaşam formları evrenin yaratılışı sürdükçe ve bilgi toplama izin verdikçe daha büyük sistemlerle tutarlılık sağlayacak şekilde gelişmeye devam eder. Her evrede simetrinin bir yönü yitirilir ve bir derece fazla özgürlük kazanılır.

4. Kristal tamamlanmış bir simetriye sahiptir. Nokta çekiciler, inorganik moleküllerin organik moleküller gibi organize olması için enerjiye izin verir ve cansız moleküllerin ve enerjilerin mikro kozmosundan, yaşayan kristallerin mezo kozmosuna bir köprü atılır. Canlı ve cansız kristaller ile birlikte her şey tek bir noktaya çekilir ve mükemmel bir düzenle dizilirler. Moleküller (aşağı/yukarı, sağ/sol, ön/arka) mükemmel simetrik diziyi oluştururlar. Mikrokozmik geometrik yapı; ay, ürettiği hava ve maddenin 4 hali, katı, sıvı, gaz ve ateş ile dengelenirler. Kristal evrede, daha sonraki yaşam formlarını kontrol eden hayati bir kod bulunur; DNA/RNA hayat yapısı. Hayat, amino asitlerin kristal yapılarını kullanarak hücre bölünmeleri ile çoğalır. Yaşam formlarının hayati bilgilerini korur ve bilgiyi daha sonraki nesillere aktarır.

3. Bitki; bir simetriyi, aşağı/yukarı simetrisini yitirir. Yuvarlak çekiciler, basit kristalimsi yaşam formlarının daha fazla özgürlük için daha yüksek bir bilinç seviyesinde organize olmalarını sağlarlar. Artık bitkinin sadece ön ve arka, sağ ve sol eksenlerinde simetri kalmıştır. Buna silindirik simetri denir. Ağaçlar fotosentez yoluyla enerjilerini doğrudan güneşten alırlar.





Yuvarlak Çekici





2. Gelişim merdivenindeki bir sonraki basamak torus çekicileri ile hayvandır. Hayvan kendini bir simetriden daha kurtarmış, besin ve dışkı yoluyla ön ve arka simetrilerinden bağımsızlık kazanmıştır. Ancak sağ ve sol simetrileri simetrik kalmıştır. Bu tek eksenli iki yönlü simetridir. Hayvanlar, bitkilerden ve birbirlerinden beslenir, ve dört güdüyle kontrol edilirler, hayatta kalma ve tür içgüdüleri ile besin, korku, öfke ve üreme. Hayvanlar, torus çekicisini izlerler, karışık davranış yapılarına ve bilgi işleme metotlarına sahiplerdir, birbirlerine ve yaşadıkları ekolojik çevreye bağımlılardır.









Torus Çekici









1. Yaklaşık 11.000 yıl önce, ilk cilalı taş devri insanı, yontma taş devrinin hayvan adamından evrildi. O zamandan beri garip çekicileri uysallaştırarak son sağ-sol simetrisinden kurtulma potansiyeline sahibiz.

İnsan hayatı evresi henüz çok yeni olduğu için, hala hayvanların sağ-sol simetrisi ile doğmamız şaşırtıcı değil. Gerçek insanlığa ulaşmak için çabalamamız gerekiyor. İnsan yüzünde simetri harici öğeler bulunmasına rağmen, sonuçta diğer hayvanlar gibi bu simetriyi taşıyoruz. Ancak yeni korteks yeteneklerimizle, dil ve sayı bilgilerimizle, bu son sınır haricinde kendimizi organize edebiliriz. Bu küresel ölçekte oluşmaya başlamış bir süreçtir. İnsan türü dijital kültüre doğru hareketleniyor. Bilginin kendisinden beslenmeyi öğreniyoruz, ekonomilerimiz tarımdan ve endüstriden bilgi iletişimine doğru taşınıyor.

Garip Çekici

Anahtarlardan biri garip çekicileri yönetme şansının uygulamalarıdır. Bu yolla, doğduğumuz beyinleri, sağ ve sol yarı küreleri ile beraber kullanabiliriz. Sol yarı küre kozmosa dönüktür, yapısı dijital ve lineerdir. Sağ yarı küre kaosa dönüktür ve temeli fraktal ölçeğe, 9 numaraya dayanır. Hepsi sonuna kadar gelişmeye açık olmalı, farklı ve asimetrik şekilde ilerlemelidir. Sağ beyin de sol beyin kadar güçlü olduğunda, daha yüksek bir varlık yaratılacaktır – yeni bilgi seviyeleri işlenebilecek, ve varlığımıza kodlanacaktır. Yüksek bilinç garip çekicileri izler, Maldelbrot setiyle organize olur ve aynı zamanda müzik oktavları ve Tao sembolleriyle ilişkilendirilebilir.

Çoğumuz sağ-sol simetrisine bağlıyız, çünkü sol beynimiz sağ beynimize baskın durumda. Dikkatimizi kozmostan çekip, kaosa yöneltmeliyiz, bu sayede baskın sol beyinden, sağ beyin dengesine ulaşabiliriz. O zaman sağ beyin sol beynin taklitçisi olmaktan çıkıp, farklı ve benzersiz olacaktır. Yeni veriler alabiliriz, son simetri kaybolur ve iki asimetrik kısım yeni bir teklik oluşturabilir.

Sağ beyin garip çekicilerin hareketlerini kavrar. Bunu ilk fark ettiğimizde dünyanın öngörülemez türbülansını yaşıyorduk. Gelişimin daha yüksek bir evresine doğru kendimizi organize etme potansiyelimizi fark ettik. Kendimizin ve diğerlerinin iki yanıyla da iletişimli bütün bir varlık olarak sağ-sol hayvan simetrisini aştık. İki beynimizi de olabildiğince geliştirerek, asimetrik ve bağımsız bir varlığa ulaşmak için.

Kaosun ortasında kendi organizasyonumuzu kurmak için iç tutarlılığımızı geliştirmemiz gerekiyordu. Bir bilgi dalgasının içinde yüzerek, korku yerine anlayış duyarak. Hayvan insana sadece garip çekiciler gibi göründük. Yüzeyde, ve kısa vadede, hareketlerimiz tesadüfi ve çılgınca görünebilir ama zamanla zeka ve insan adamın güzelliği meydana çıkacak. İletişim çağının güzelliği parlayacak!

En yüksek seviye, yüksek insanın da ötesinde, ismin ve biçimin ötesindeki büyük teklik, varlığın gerçek konusu, eşzamanlılığa, aşka ve ışığa doğru, sonsuz harekete ve sonsuzluğa ulaşmak.

Boyutlara ve bilinç katmanlarına ilişkin 5 boyut:

Sıfır boyutu, farkındalık, 4 boyutun ve bilincin 4 evresinin entegrasyonunu mümkün kılar. İnsanın dördüncü boyuta girmesine ve garip çekicilerin fraktal güçlerine ulaşmasına izin verir. Sol beyinden sağ beyine geçerek geçmişi, geçmiş gelişimi, evrenin başlangıcını, büyük birliği ve ilk ateş kuantumunun patlama gücünü tekrar yaşayabilirsiniz. Orijinal ilk kuantuma dönüş, kendi organizasyonunun kaynağına ulaşmaktır. Bu sayede tüm beyninize ulaşarak dördüncü boyutun fraktal kaosunda tutarlılığınızı sürdürmek için gereken gücü elde etmiş olursunuz. Bilgi dalgaları tarafından yönlendirileceğinize, bu dalgaları yönetmenin anahtarıdır.

Bütün bunlar size çok radikal ve çok yeni mi gözüküyor? Bilimsel bilgi yeni olsa da temel bilgiler antiktir. Çok eski bir aforizma, yüzyıl önce Alman filozof Schelling tarafından gündeme getirilmişti:

Tanrı minerallerde uyur,
Bitkilerde rüya görür,
Hayvanlarda düşünür,
Ve insanda uyanır...

Tutkulu, sancılı, kaotik bir aşkın etkisiyle tüm hayatının alt üst olduğunu ve dönüştüğünü düşünürsün. Oysa o anda bunları yaşıyor olmanın tek sebebi, olaylar evreninde bir türbülansın yaşanmakta olmasıdır; aşkın türbülansı, bir garip çekicinin etkisiyle..

KAYNAKLAR
GLEICK, James, Kaos: Yeni Bir Bilim Teorisi (Çev.: Fikret Üçcan), 8. Baskı, TUBITAK, Ankara, 2000
LEWIS, C.S., An Experiment In Criticism, Cambridge University Press, January 1961
RUELLE, D., Rastlantı ve Kaos (Çev. Deniz Yurtören), 7. Baskı, TUBITAK, Ankara, 1996
"Fraktallar: Başlangıcın Fraktal Teorisi ve Evrenin Anlamı", http://www.meditatifdans.com/fraktalteori.htm

*Entropi: Fizikte, açıkça görünür düzensizliği anlatan terim. Düşük entropi "özel olarak düzenli" bir durumu, yüksek entropi ise daha az düzenli bir durumu anlatır. Evrende öteki sistemlerden yalıtılmış bir sistemin toplam entropisi artar ve böylece görünür herhangi bir düzenlemeye sahip durumda bir eyleme başlarsa, bu düzenleme zamanla aşınacak, görünürdeki özel nitelikleri yararsız "uyumlu" eylemlere dönüşecektir.