25 Mayıs 2007 Cuma

Hiçlikte olasılıktan başka bir şey değiliz.. - Barış Safran

İçinde olduğumuz, belki de bir olaylar evrenidir. Aslolan devinimdir belki de.. Herhangi bir eylemi o anda gerçekleştiriyor olmamızın tek nedeni, olaylar evreninin kendi içsel işleyişinin gerekliliğindendir belki sadece..

Olaylar evrenine yukarıdan bakıldığında görülen, denizin dalgalı yüzeyi gibi bir manzara olabilir. Ateşli bir sevişme yaşadığımızda örneğin, denizin üzerinde küçük bir dalga yükselir.. ya da aynı anda pek çok kişi kavga ettiğinde, bu, bizim algılayabildiğimiz şu anki evrende çok farklı mekansal birimlere dağılmış olsa da, olaylar evreni açısından bir anlam ifade etmeyeceğinden, orada daha büyük bir dalgaya neden olacaktır kuşkusuz.. ya da hayatımızda yaşanan düşüş dönemleri, suyun yükselmesinden sonra alçalması kadar basit bir nedene dayanmaktadır, kim bilir? Biz ise bu durumu, aslında gerçeklikle ilgisi olmayan çok farklı nedenlere bağlamaktayızdır. Eşimiz bizi terk etmiştir çünkü onu ihmal etmişizdir.. ya da o vefasızın biridir.. ya da başka birine aşık olmuştur. Kendi gerçekliğimizde bile hayatımızın yönlenişi hakkında bu kadar az bilgiye ulaşabiliyorsak, objektif gerçekliğe, objektif gerçeklikler dünyasına, olaylar evreninin farkına nasıl varabiliriz?




Olaylar evreninde, algıladığımız evrendeki gibi, gerçekleşmiş ve gerçekleşmemiş olaylar arasında herhangi bir hiyerarşi söz konusu değildir. Potansiyel (gerçekleşme olasılığı olan) olaylarla reel gerçekleşmiş olaylar arasında bir fark yoktur. Aynı evrende şu anki algılayışımızla somut diyebileceğimiz bir biçimde yer alırlar. Bu açıdan bakıldığında, günlük hayat içerisinde, hayatımızın geri kalanını tamamen etkileyecek olan ama fark edemediğimiz, fark etmeden otomatik olarak gerçekleştirdiğimiz milyonlarca seçimi gözümüzün önüne getirebiliriz. Bu durum, kaos teorisinde başlangıç koşullarına hassas bağımlılık ya da popüler ismiyle kelebek etkisi olarak adlandırılmaktadır. Başlangıçtaki küçük bir değişimin beklenmedik ve önemli bir etkisi olabilir. Bu durumun (küçük nedenin büyük etki yapmasının) oluşması için başlangıç noktasında olağan dışı koşulların bulunması gerektiği düşünülebilir ancak aslında bunun tam tersi doğrudur. Bir çok fiziksel sistemin başlangıç durumuna hassas bağımlılık göstermesi rastlantısal başlangıç durumunda geçerlidir.

Gerçekten de, hayatımızın geri kalanını şekillendirmek için önümüzde milyonlarca farklı seçenek vardır ancak genelde biz bunların yalnızca birkaç tanesini görebiliriz. Bu birkaç tanenin içinden çoğunlukla yalnızca bir tanesini seçebiliriz.. ve belki de birkaç saniyede yaptığımız bu seçim, önümüzde milyonlarca başka alternatifin oluşmasına yol açar. Bu arada seçimden önceki alternatiflerin büyük bir çoğunluğu da hala geçerliliğini korumaktadır ve fark edilmeyi beklemektedir. Üstelik seçimlerimizi etkileyen faktörler de son derece sübjektiftir. Cesaret edememişizdir örneğin, farkına varabildiğimiz diğer alternatifi seçmeye.. ya da üşenmişizdir. Kaldı ki, burada potansiyel, gerçekleşme olasılığı bulunan olaylarla, daha doğrusu olasılıkla kastedilen, yüksek bir yüzde değildir. Milyonda bir bile bir olasılık varsa, potansiyel olay, olaylar evreninde, gerçekleşmiş olaylarla aynı seviyede yer alır. Burada, sevişme eyleminin dalgaların yükselmesi ve hayattaki bir düşüş sürecinin suların alçalması gibi metaforlarla açıklanması da yanıltıcı olmamalıdır. Bu benzetmeler de sadece şu anki algılama düzeyimizle kavramayı kolaylaştıracak çabalardır yalnızca. Aslında olaylar evreninin denize benzetilmesi de tamamen aynı nedene dayanmaktadır. Seviştiğimizde sular alçalıyor, öldüğümüzde yükseliyor da olabilir örneğin.. ya da olaylar evreni denize değil de devinimin söz konusu olduğu herhangi başka bir nesneye de benzetilebilir, örneğin kaynayan bir kazana.. Hayatımız bir anda ortaya çıkıp kaybolan bir hava kabarcığı, bir köpüktür belki de.. Aslolan suyun kaynamasıdır. Biz yalnızca figüranızdır. Aslolanın yan ürünüyüzdür.



Bu durumu kavramak için karmaşık bir organizmanın değişik açılardan alınmış kesit görüntüleri göz önünde bulundurulabilir. Kesitte göreceğimiz görüntü, tamamen organizmanın neresinden baktığımızla ilgilidir. Bu, objektif algılayışımızın önündeki ilk engeldir. Aynı anda tüm açılardan bakma şansına sahip olmadığımız için pek çok gerçekliği algılayamayız. Şimdi de, bu organizmanın tam ortasında yer aldığımızı düşünelim (Aslında ortada olması şart değil. İçindeki herhangi bir nokta da olabilir. Zira burada kastedilen, yine de insanın merkezde olduğu bir olaylar evreni değildir). Görüş alanımız tamamen daralmıştır. Balıkların içinde oldukları suyu algılayamamaları gibi, biz de olaylar evrenini algılayamayız. Bir başka deyişle sahip olduğumuz paradigma, görüş alanımızı kısıtlamaktadır.

Paradigma ve paradigma değişimi kavramlarını, ilk kez Thomas Kuhn kullanmıştı. Kuhn, bilimsel alandaki hemen her türlü atılımın, öncelikle gelenekler, eski düşünce biçimleri, eski paradigmalarla olan bağların kopartılması anlamına geldiğini gösteriyor. Örneğin, ünlü Mısırlı astronom Batlamyus (Ptolemi) için dünya, evrenin merkeziydi ancak Kopernik merkeze güneşi yerleştirerek bir paradigma değişimi yarattı ve bir hayli direnç ve baskıyla karşılaştı. Birdenbire her şey başka türlü yorumlanmaya başladı. Newton’un fizik modeli düzenli bir paradigmaydı ve modern mühendisliğin hala temelini oluşturuyor ama bütün değildi, tamamlanmamıştı. Olacakları önceden bilme ve açıklayıcılık açısından çok daha üstün bir değere sahip olan Einstein tarzı paradigma, yani görecelik paradigması ise bilim dünyasında bir devrim yarattı. Verdiği örneklerden de anlaşılacağı gibi Kuhn’un paradigma kavramı bilimsel bir terimdir ancak günümüzde daha çok bir model, kuram, algı, varsayım ya da referans kaynağı anlamında kullanılıyor. Biraz daha genelleştirirsek, dünya görüşümüzü belirtiyor.

İşten kovulmuşuzdur, kendi gerçekliğimizle bunun nedenlerini sorgularız. Bu iş için yeterince becerikli değilizdir.. ya da patron bize takmıştır, acımasızdır, geri kafalıdır. Aslında olaylar evreninde suda hafif bir titreşim meydana gelmiştir. Belki bu su bir okyanus kadar büyüktür, belki de çok daha fazlası. Belki de çeşitli yerlerinde çeşitli renk kümelenmeleri görülmektedir. Aynı şekilde, farklı olaylara işaret eden farklı yoğunluklar söz konusudur. Bir kısmı daha koyu, pelteye yakın bir kıvamdayken, bir kısmı da daha akışkandır. Çeşitli alanlarda çeşitli hareketlenmeler görülmektedir. Bazı kısımlar bir çarşaf gibi dümdüzken, bir başka kısmı dalgalıdır. Tabi bu noktada üstten bakıldığında görünen yüzeydeki görüntüye de takılıp kalmamak gerekir. Suyun derinliğini de hesaba katmak gerekir. Farklı derinlik seviyelerinde de söz konusu farklılıkların açığa çıktığı düşünülebilir.. ya da derinlere indikçe su soğumaktadır.. aynı seviyede ilerlediğimizde bile su ısınmaktadır belki de. Deniz metaforuna dönecek olursak, orada, suyun hareketliliğine yol açan somut nedenler, nasıl ki söz konusuysa (örnek vermek gerekirse, rüzgarla dalgaların oluşması, med-cezir, sualtı depremleri gibi), olaylar evreninde de bizim kesinlikle algılayamayacağımız nedenlerden dolayı benzer durumlar gerçekleşmektedir. Birileri aşık olmaktadır, birileri koşmaktadır, birileri uyumaktadır..

TAVSİYE OKUMALAR
GLEICK, James, Kaos: Yeni Bir Bilim Teorisi (Çev.: Fikret Üçcan), 8. Baskı, TUBITAK, Ankara, 2000
KUHN, Thomas S., Bilimsel Devrimlerin Yapısı (Çev. Nilüfer Kuyaş), 6. Baskı, Alan Yayıncılık, İstanbul , 2003
RUELLE, D., Rastlantı ve Kaos (Çev. Deniz Yurtören), 7. Baskı, TUBITAK, Ankara, 1996
İlgili başarısız bir tartışma girişimi

3 yorum:

Faruk Baştürk dedi ki...

sevgili dostum Barış. yazdıkların benim de bazı şeyler düşünmeme yol açtı mesela hayatta yaşadığım duyguların bile olaylara bağlı olmadığını onların kendi evrenlerinde ve hepsinin hem bağımsız hem birbirini etkiler şekilde dalgalar olduğunu düşünmeye başladım. sorun galiba biz her şeyi mutlaka bir başka şeye bağlıyoruz... oysa hiç bir olay tek nedenli değil hatta olaylar bizden bağımsız nerdeyse. biz sadece kaynayan olasılıkların içinde olmaktan gözü sürekli kırpışan sürekli adapte olmaya çalışan zavallılar olabilir miyiz?

asım dedi ki...

Bütüne bir bakış yakalamışsın bu bakışla bir ikilik kayboluyor. Özne ve nesne ayrımı ortadan kalkıyor. Sadece olaylar var deniyor. Biz bu durumda tanık mıyız sadece? Yoksa olaylar evrenini dönüştüren bilinçler, ruhlar ya da valıklar mıyız? Ve biz kendimizi nesne olarak ifade ettiğimiz diğer var olanlardan bilinç olarak nasıl ayrılıyoruz?

Barış SAFRAN dedi ki...

Kuantum dünyasında, parçacıklar ardı arkası kesilmez biçimde bir görünür bir kaybolurlar. Boş uzay olarak düşündüğümüz şey, hiçbir yerden çıkagelen ve neredeyse doğar doğmaz gözden kaybolan fotonlarla, gelip geçici elektron-proton çiftleri yaratmak üzere muazzam bir okyanustan kısacık zamanlar için köpükler çıkartarak çıkagelen elektronlarla ve bu karmaşaya katılan çeşitli diğer parçacıklarla kaynayan, dalgalanan bir hiçliktir.