23 Ekim 2007 Salı

Şeytan Ayetleri I: Tanrı, Adva ve Şeytan

Tanrı çok kızgındı. Adva’yı huzuruna çağırttı. Adva insandı ve iki kişiydi. Korkuyla geldiler, diz çöküp beklediler. Öylece beklendi bir süre... Neden sonra şeytan gözüktü, ağır adımlarla yürüyüp Adva’nın arkasında durdu ve doğrudan Tanrı’nın gözlerinin içine bakarak sordu:
"Ne var, neden çağırdın bizi?"
Bilirsiniz... Tanrı’nın öfkesi görünmez ama bilinir. Oradaki herkes bildi öfkeyi.
"Sizi ben yarattım" dedi Tanrı, "ama pişmanım".
"O halde kendinden utan" diye cevapladı Şeytan. "Sen istedin diye varız, isteğin neyse sen de osun; bizi yoketmek mi istiyorsun? Öldür kendini o halde..."
Tanrı gözlerini Şeytan’dan kaçırdı, belli belirsiz mırıldandı: "Bilemiyorum, sanırım yapamadığım tek şey bu." Yavaşça Adva’ya eğildi: "ben sizlerin yaratıcısıyım siz de benim yokedicim. Siz yapabilirsiniz bunu."
Sonra sesi yükseldi, öfkeden çatallandı:
"Buyuruyorum: yok edin beni!"
Adva şaşkınlıkla birbirine baktı. Korkuyla konuştular (onlar korkmayı ve konuşmayı pek severdi):
"Ya diğerleri ne olacak? Kuşlar, böcekler, ağaçlar, bitkiler ve hayvanlar ve sular, taşlar, kumlar, ışık, gölge... yani dünya ve evren?"
"Onların bir kısmını zaten yokettiniz;" diyerek kestirip attı Tanrı. "Geriye kalanlar kendi hallerinde daha mutlu olacaklardır; ne de olsa, ben yokolunca siz de yokolmuş olacaksınız; yani Kozmos da yok olacak."
Adva ürperdiler: "Kaos?"
"Kaos…" dedi Tanrı… "Orda ne bana, ne de sizin gibi Kozmos üzerine Kozmos icat edenlere ihtiyaç yok… Belki böylesi daha iyi…"
Adva arkasında düşünceli düşünceli somurtan Şeytan’a dönüp: "Kaosta bize yer yok mudur?" diye telaşla sordular. Şeytan başını kaşıdı, toynaklarını tıkırdadıp boynuzlarını sıvazlayarak : "Sizin için hiç şans yok. Ama belki…." dedi ve sustu.
"Belki ne?" diye atıldılar Adva. "Söyle tanrı aşkına"
Şeytan tanrı aşkı lafını duyunca Adva’ya ters ters baktı ve "belki… siz değil, ama Havdem kaosun armonisine ayak uydurabilirler."
"Onlar da kim?" diyerek gözleri hırsla parladı Adva’nın…
"Onlar da kim?" diye gürledi Tanrı...
Bu soruların şiddetinden öne arkaya sallandı Şeytan. "Ne bileyim ben… Böyle birileri ile tanıştırılmışlığım yok. Ben sadece bir olasılıktan bahsettim" diye savundu kendini. "Hem zaten mutlak iyilik yokolunca.." sözün burasında tanrıya bakarak bıyık altından güldü, "mutlak kötülük, yani ben de yok olmayacak mıyım sanıyorsunuz.." İçini çekti.
Adva umutsuzlukla birbirine baktı; sonra ani bir kararla ayağa kalktı, gidip Tanrı’nın yanına oturdu; hatta iki kişi olduğu için Tanrı biraz yer açmak zorunda bile kaldı.
"Konuşmalıyız" dedi Adva. "Nedir bu saçmalık? Toparla kendini biraz. Anlat bize. Sorun nedir?" Bunları söylerken ellerini dostça Tanrı’nın omuzlarına koydu, gözlerinin içine sıcaklıkla baktı. Bu sahneyi şaşkınlıkla seyreden Şeytan, kendini tutamayıp gülmeye başladı. Adva hışımla Şeytan’a dönerek: "Senin yüzünden olmalı… Biz aslında iyi varlıklarız, sana uyduk kendi doğamızdan uzaklaştık, Babamızı küstürdük pis Şeytan" diye hırladılar. Şeytan daha çok gülmeye başladı.
"Hadi ordan salaklar" diye mırıldandı Tanrı. "Siz neyseniz osunuz. Kim soktu aklınıza aslında iyi olduğunuzu?"
Adva itiraz etti: "Aslında iyi olmasak sevme gücümüz nerden geliyor?"
Tanrı tam cevap vercekti ki, vazgeçip ayağa kalktı, arşivine doğru gitti. Cebinden gözlüklerini çıkarıp taktı ve yığınlarca şeyin içinden bir kağıt parçasını çıkardı, biraz yukarı kaldırıp "Işık, aydınlat!" buyurdu. Işık, kayıtsızca aydınlattı kağıt parçasını. "Sizlerden biri yazmış" diyerek gözlerini kıstı Tanrı ve okumaya başladı:
Konuşmayı öğretecekti Tanrı karga’ya:

"Sevgi" dedi. "Sevgi, de."
Karga ağzını açtı ve bir köpekbalığı indi denize,
Dibe doğru yol aldı, kendi derinliğini kavrayarak.
Hayır, hayır," dedi Tanrı, "Sevgi, de. Dene bir daha, SEVGİ."
Karga ağzını açtı ve bir karasinek, bir çeçesineği, bir sivrisinek
Fırlayıp uçtular aşağılara,
Her biri kendi pislik yuvasına doğru.


"Son bir kez deneyelim," dedi Tanrı. "haydi, SEVGİ."
Karga sarsıldı, ağzını açtı, öğürdü ve
Erkeğin gövdesiz dev başı
Yuvarlanıverdi dünyaya, fırıl fırıl gözleri,
Yakınan sesiyle

Ve Karga öğürdü yeniden, Tanrı kendini toparlayamadan
Ve kadının bacakarası kenetleniverdi boğazına erkeğin, sıktı.
Çimenlerin üstünde yuvarlandılar ikisi.
Tanrı araya girmeye çalıştı, sövdü, ağladı.
Suçlu suçlu uçup gitti Karga.(1)

Tanrı okumayı bitirdi, "karga meselesini biraz abartmış, ama olay üç aşağı beş yukarı böyleydi" diyerek kağıdı arşive doğru fırlattı. Adva hırsla konuştu: "kendi beceriksizliğinin suçunu şimdi bize mi yüklemeye çalışıyorsun!"
"Neyseniz osunuz" dedi Tanrı.
Adva sakin olmaya çalışarak ama tam da başaramayarak sordu: "Ya özgürlük, eşitlik, kardeşlik? Bunlara ne dersin?"
Şeytan bu sözleri duyunca öyle eğlendi ki, toynaklarının çınlaması dinsin diye bir süre bekledi Tanrı. Sonra alayla sordu: "Ne, ne, ne, nerde, nerde, nerde?"
Adva sesine inandırıcı bir ton vermeye çalışarak: "Bunların üzerinde çalışıyoruz" diye cevapladı.
Tanrı ağır ağır yürüdü ve yerine oturdu. "Sizi tanıyorum" diye söze başladı. "Siz tembel yaratıklarımsınız." Gözlüklerinin üzerinden Adva’yı süzerek devam etti: "Bu huyunuz benden geçmiş olmalı. Her varlık gibi, mümkün olan en az enerji ile varolmayı istersiniz. Boyun eğme kolayınıza gelir. Ne zaman ki, varlığınızı sürdürmek için gereken enerji dayanılmaz boyutlara ulaşır ve durumu değiştirmek için gerekenden daha fazla hale gelir, o zaman başkaldırırsınız. Sonra? Kendinize yeni yöneticiler bulursunuz alelacele. Kim uğraşacak o kadar çok fikirle? Düşünmek en yorucu iş sizin için. Birileri düşünsün ve ne yapacağınızı söylesin, hatta yaptırsın. Yeni bir boyuneğme yeni bir enerji tasarrufu." Adva huzursuzca yerinde kıpırdanıp tam itiraz edecekti ki, Tanrı eliyle onları susturdu ve devam etti: "Eşitlikten anladığınız ise aynılaşmadır. Yoksa, eşitlik yani her birinizin, biraradalığınıza değiştirici etki özgürlüğünde eşitlenmesi sizi yorar. Pikniğe gittiğinizde bile, mangalı nereye kuracağınıza karar verene kadar yorulursunuz, keyfiniz kaçar. Ha bir de kardeşlik vardı di mi… Babil kulesi vak’ası ile o meselede birlikte epey yol katetmiştik sanırım" dedi ve acı acı güldü. "Arşivde uzun bir kardeşlik uygulamaları dökümü olacaktı; Habil ve Kabil ile başlayan uzun bir liste." diyerek tam yerinden doğrulacaktı ki, başları öne eğik Adva onu durdurdu: "Tamam gerek yok, aynı liste bizde de var"
Tam bu sırada Şeytan söze girdi: "Son projemizi henüz tamamlayamadık, o ne olacak?"
"Neymiş o?" diye sordu Tanrı.
"Küreselleşme" diye yanıtladı Şeytan; ve heyecanla projeyi anlatmaya koyuldu: "Şimdi bakın… bunlar (eliyle Adva’yı işaret ederek) dünya üzerinde devlet devlet, ülke ülke ayrılmış durumda ya… Diyorum ki, neden bütün bu devletler birbirlerine rakip gibi davranacakları yerde, bir organizma gibi entegre olmasınlar? Baş, gövde ve bacaklar? Tıpkı dünyanın tümünü kaplayan dev bir yaratık gibi. Her devlet bu yaratığın bir uzvu, bir hücresi gibi olsa? Böylece tüm organizma bir beyinle yönetilebilir ve..."
Tanrı Şeytan’ın sözünü kesti: "Marry Shelley kulumun Dr. Frankenstein kitabındaki yaratık gibi mi?" Şeytan durakladı, Tanrı sordu: "Sonu nasıldı o kitabın?" Adva ve Şeytan susmayı tercih ettiler, Tanrı arşivine bakmaya üşendi.
Uzun bir suskunluk oldu. Kimsenin içinden konuşmak gelmedi.
Neden sonra, Şeytan da yanlarına geldi; biraz yana kayıp ona da yer açtılar, oturdu. Hep birlikte "Neysek oyuz" diye içgeçirdiler. Bir süre sonra Tanrı "yeni bir big bang için mecalim var mı?" diye düşünmeye koyuldu; Adva ve Şeytan ise küreselleşme projesi üzerine tatlı tatlı sohbete koyuldular. O gün kimse, yok olmaktan ve yok etmekten bir daha bahis açmadı.


1. Ted Hughes

Kaynak: Sabri Çuha, kara mecmuA, http://www.mecmu-a.org/seytan.asp
http://tr.netlog.com/supernova_79/blog/blogid=885588

18 Eylül 2007 Salı

Schrödinger’in Kedisi

Schrödinger, dışarıdan tamamen izole edilmiş ve gözlemlenmeyen bir kutunun içine bir adet tetik işlevi görecek radyasyon sayacı, bir adet içi siyanür dolu şişe, bir adet çekiç koyar. Bu kutunun içini görmemiz mümkün değildir. Hatta bir kamera ile içini takip etmemiz de söz konusu değildir. Kutunun içine bir adet kedi ve yarılanma-ömrü (ya da bozunma diyelim) 1 saat olan bir adet radyoaktif parçacık da konulmuştur. Radyoaktif parçacık bir saat sonra bozunmaya başladığı andan itibaren sayaç radyoaktiviteyi saptayacak, mekanizma gereği çekiç şişeyi kıracak ve siyanür açığa çıkacak, böylece kedi ölecektir. Fakat durum bu kadar basit değildir. Üst üste gelme ilkesi nedeniyle 1 saat sonra parçacık hem bozunmuştur ve hem de bozunmamıştır.

Kuantum mekaniğine yaptığı katkılardan dolayı 1935 yılında Nobel alan Schrödinger, söz konusu kuramın sahip olduğu garipliklerin de farkındaydı. Kuantum mekaniğine göre bir elektron, şu atomun etrafında dönüp durduğunu sandığınız kütlesiz sanılan şey, hiç de öyle sanıldığı gibi atom çekirdeğinin etrafında dönüp durmuyordu. Aynı anda birçok yerde dönüyordu. Üstelik artık atom sadece proton, nötron ve elektrondan oluşan, çocukların bile rahatlıkla öğreneceği kolaylıkta küçük bir çekirdek aile bile değildi. Kırk küsür başka parçacık da vardı. Bul Allah bul; bu işin sonu da gelmiyordu. Her bulunan parçacık başka parçacıklara kapı açıyordu. Nasıl ki makro-evren sonsuz bir açıklıkta açıldıkça açılıyordu, mikro-evren de adeta onunla tersine yarış içindeydi. Bu işe “dur” diyecek kimse de yoktu. Çünkü Pandora’nın kutusu artık açılmış ve hatta 1945’te görüleceği üzere Hiroşima ve Nagasaki, “kutudan çıkana” razı olacaktı. Öte yandan Heisenberg, “Belirsizlik İlkesi” ile herkesin kafasını daha da bulandırmıştı. Buna göre bir parçacığın aynı anda konumunu ve hızını belirlemenize olanak yoktu. Konumunu belirlediğinizde hızı, ya da kütle ile çarpımı olan momentumu, bir bilinmeyendi. Hızını bildiğinizde konumu “her yer” oluyordu. İkisini birden bilmenize olanak yoktu. Ölçüm cihazları bu belirsizliğe neden oluyordu ve görünüşe göre konu, ölçüm cihazlarının teknolojisi ile ilgili değildi, bizzat ölçüm eyleminin kendisi bu belirsizliğe neden oluyordu. Yetmemiş, üst üste gelme denilen bir mevzu bulunmuştu. Buna göre bir sistem aynı anda birkaç farklı “durumda” bulunabiliyordu. Klasik anlayışa göre bir elektron belli bir anda belli bir yerde olmalıyken, kuantum mekaniği bunun yanlış olduğunu, bir elektronun aynı anda birkaç başka yerde olabildiğini söylüyordu. Aslında bu durum, bulunan bu gerçeklik, sadece mikro-evren için geçerli değildi, makro-evren için de aynı fizik yasaları geçerliydi. Zaten fiziğin eşdeğerlik ilkesi gereği bir yasa evrenin her yerinde, her zaman ve her sistemde geçerli olmalıydı. Ancak bizim dünyamızda aynı anda birkaç yerde bulunmak her babayiğidin harcı değildi.

Üst üste gelme ilkesi nedeniyle 1 saat sonra parçacık hem bozunmuştur ve hem de bozunmamıştır. Söz konusu hal bir olasılık mevzusu değildir. Adı üstünde bir haldir. Yani orada kalkıp bozunma ve dolayısıyla kedinin ölme olasılığı % 50 diyemezsiniz. Bu izahat kuantum mekaniğine göre anlamsızdır. Makro-evren algılayışında size göre olasılık olarak görülen hadise kuantum mekaniğinde aynı anda bir arada olma halidir. Meseleyi algılamak kolay değildir. Bizim kocaman dünyamızda ölü ya da diri kavramı aynı anda yer almamaktadır. Ne var ki, bilim adamlarının deneylerle sınayıp anladıkları üzere, Allah bu radyoaktif parçacıkları böyle yaratmıştır. Bu parçacıklar aynı anda hem bozunmuş ve hem de bozunmamış olabilmektedir ve bu nedenle bizim kedimiz hem ölmüş ve hem de ölmemiş olabilmektedir. Eğer kalkıp kutuyu açarsanız “ölçme” işi yaparsınız ve iki seçenekten biriyle karşılaşmanız söz konusu olacaktır. Kedi ya ölüdür, ya diri.. ya da açmayıp siyanür şişesinin kırılma sesini işitirseniz yine bir ölçme işi yaparsınız ve yapılan her ölçme işi sonucu etkileyen bir eylemdir. Belirsizlik ilkesinde ifade edildiği üzere mikro-evrenler fiziği ölçmeyle anlaşılmayacak kadar karmaşıktır. Çünkü bizzat ölçme eylemi ölçülen olguyu değiştirmektedir. Ölçülen şey, olgunun o anda içerdiği gerçeklik değildir. Başka bir gerçekliktir. Aynı anda bir çok elektronu ölçmeye kalktığınızda sadece o elektronun bulunduğu konumlardan biriyle karşılaşırsınız. Diğer konumlardan haberiniz olmaz. Bu duruma bilimde “çökme” denir. Bir mikro-evren parçacığını ölçtüğünüzde onun çökmesine neden olursunuz. Kedinin durumu, kuantum mekaniğine göre bir dalga fonksiyonudur. Bu fonksiyonun değeri 1 saat sonunda ölü kedi ve canlı kedinin toplamıdır. Tekrar ediyorum: Söz konusu durum olasılık toplamı değildir. Yani kedinin hayatta olma olasılığı % 50 dediğiniz anda yanlış yapmış olursunuz.

Kaynak: Gürkan Haydar Kılıçarslan, Eylül 2007 Yeni Harman Dergisi Medyalog köşesi, Schrödinger’in Demokrat Kedisi: Sarman adlı yazısından..

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Kaotik Edebiyat ve Sinema - Barış Safran

Batı bilim ve kültür geleneğinde kaos, yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar olumsuz bir durum ya da etken olarak görüldü. Akıl çağı İngiliz şairlerinden biri olan Alexander Pope’un İnsan Üzerine Bir Deneme ve Eleştiri Üzerine Bir Deneme şiirleri, adından da anlaşılacağı gibi gerçekte koşuk (hece ve durak bakımından denk ve kendi başına bir bütün olan uyaklı söz dizisi, şiir, nazım, manzume, dizge) biçiminde yazılmış makalelerdir. Herkes için geçerli evrensel kuralların büyük önem taşıdığı bu dönemde Pope, doğanın “parlak, değişmez, evrensel ışığı”ndan esinlenen akılcı kurallara uymayan gelip geçici, bireysel tutumları ve modaları eleştirir:
Önce doğayı izle ve yargını
Onun değişmez ölçütleriyle sınırla.

“İnsan Üzerine Bir Deneme”de şiire, “Kendini bil, Tanrıyı eleştirmeye kalkma!” diye başlayan Pope, bir yandan da insanın insanla hayvan, akılla akıldışı, gururla alçakgönüllülük arasında, bir başka deyişle kaosla düzen arasında gidip gelen ikili doğasını vurgular. Bu dönemin en yaygın düzyazı biçimi olan yergi, evrensel kurallara uymayan toplumsal davranışları, yeni gelişen orta sınıfın görgüsüzlüğünü, aşırılıklarını ve akıldışı görünen tutumları hedef alır.

Yirminci yüzyıl, hem bilimde, hem sanatta düzen-kaos arasında gidip gelişlerle, çok daha canlı tartışmalarla doluydu. Modernizm, bir yandan sanatta aklın üstünlüğünü ve nesnelliği savunarak Romantizme karşı çıkarken, bir yandan da aklı ve her tür düzen ve gelenek anlayışını yerle bir eden sanat akımları, sanat kavramını bile sorgulamaya başladılar. Eliot, sanat yapıtlarının, neredeyse bilimsel bir nesnellikle genel kültürü özümseyerek, herkes için geçerli olabilecek deneyimlere yönelmesi gerektiğini, öznel deneyimin tek başına yeterli olmadığını ileri sürdü. Yüksek modernistler olarak adlandırılan Eliot ve Pound, Yeats gibi şairler düzeni olumlu, kaosu olumsuz olarak gördükleri için yaşamın kaosuna sanat yoluyla düzen vermeyi amaçladılar. Sanat yapıtı, organik bir bütünlüğe ve düzene sahip, kapalı, kendi içinde anlam yaratan bir bütündü. Pound ve Eliot, düzen arayışıyla dinde Katolikliğe, siyasette faşizme ve krallığa yöneldiler. Eliot’un Çorak Ülke şiiri, bir yandan parçalanmış ve birbirinden kopuk görünen bölümlerden oluşan yapısıyla yaşadığı dünyanın kaotik özelliklerini şiire de yansıtmaya çalışırken, bir yandan da şiiri batı uygarlığının tükenişi olarak adlandırılabilecek bir izlek (keçi yolu, patika) etrafında birleştiriyor, şiire bir düzen veriyor ve böylece bu kaotik dünyayı, ona uygun bir biçimle sunduktan sonra bir düzen önermiş oluyordu.

Yüzyıl başındaki öncü akımlardan, sanatın nasıl olması, neye hizmet etmesi gerektiğine ilişkin manifestolardan (bildiri, toplumsal bir hareketin siyasal inanç ve amaçlarının ifadesi) gruplaşmalardan sonra günümüz sanatçıları, akıl, bilinç ya da düş gücü dediğimiz şeyin, en az insan kadar güvenilmez ve belirsiz olduğunu anladılar. Böylece, dünya ile dünyayı kavrayan ve yorumlayan akıl, kültür, bilinç ya da düş gücü arasına kesin bir sınır çekmekten ve olumsuz bir dünya karşısında düş gücüne sığınmaktan vazgeçtiler.

Siyasal alanda insanlığı iki dünya savaşıyla yüzyüze getiren “akılcı” düşünce ve her türlü “sistem” ve “düzen” anlayışı, özellikle insanlığın son büyük ütopyası Sovyetler Birliği’nin de baskıcı bir diktatörlüğe dönüşerek çökmesiyle ağır bir darbe aldı. Yüzyılın ikinci yarısında akılcılığa, nesnelliğe tepki olarak yeniden öznelliğe, toplumsal kaosa eşlik eden bireysel kaosa dönüş görüldü. Günümüz sanatçıları kendi içlerindeki ve dünyadaki kaosu yadsımak yerine benimsemeyi ve kaosun doğurabileceği yeni öz-örgütlenme olanaklarından yararlanmayı tercih ediyor. Çünkü evrende, toplumlarda, insanlarda ve başta dil olmak üzere insana özgü kurumlarda kaosla düzenin birlikte varolduğunu, bunların birbirini dışlamadığını biliyoruz artık. Ama elli yıl öncesine kadar düzene kavuşmak için kaosu yenmek gerekir sanıyorduk. Kaos-düzen, kadın-erkek, doğa-uygarlık, doğu-batı, sömürgeler-batı gibi ikili karşıtlıkların birbirini dışladığını, birbirine düşman olduğunu ve bunlardan birinin ötekine üstün olduğunu düşünüyorduk. Bugün bu üstünlüğün bir kurmaca, bize doğalmış gibi benimsetilen bir yanılsama olduğunu biliyoruz. Bunların birlikte, eşdeğer, eşzamanlı olarak varolduğunu, birbirlerine engel olmadıklarını, birbirlerini beslediklerini, varsıllaştırdıklarını biliyoruz. Görmezden gelinen kadınlar, köleler, çocuklar, hayvanlar ve sömürge halkların; en az erkekler, özgür insanlar, yetişkinler, egemen uluslar kadar değer taşıdığını, düzenden sapmaların düzene canlılık ve gelişme potansiyeli kazandırdığını biliyoruz.

Bilgisayarın gelişmesiyle kaosun biçimi, düzene dönüşme yolları ve geometrisi belirlendi ve sonunda geç de olsa bilim dünyasınca kabul edildi. Edebiyat, sanat, felsefe gibi temel kültür alanlarındaysa yaşamın ve insanın temelde kaotik olduğunu söyleyen ya da sezdiren yapıtlar bin yıllardır ilgiyle okunuyor. Dahası, büyük yazarların kimi zaman istemeden, bilmeden, düzeni savunduklarını sanarak ya da düzeni savunuyormuş gibi yaparak kaosun çekiciliğine kapıldığı da biliniyor. Günümüzde kaos ve bu kavram etrafındaki çeşitli terimler artık edebiyat, sanat ve genel olarak kültür alanına girdi. Bilimin ve kültürün bugün ulaştığı teknik ve ideolojik düzey, kaosla düzenin birlikte varolduğunu, birbirine dönüştüğünü ve bu karşılıklı ilişkinin yıkıcı değil yapıcı ve yaratıcı sonuçlar verebileceğini ortaya koyuyor.

Düzeni temel alan ve bütün değerlerini bunun üzerine kuran Batı kültürü içinde sanat, enformasyon kuramından alınma bir deyimle her zaman “parazit” yapan, kaosun varlığına ya da olanaklarına dikkat çeken, bunu yapamadığında en azından düzenin tutuculuğunu, köhneliğini eleştiren marjinal bir kültür alanı olagelmiştir. Sanatçı da, inandığı sanat anlayışı uğruna neredeyse özünden geçen ödünsüz kişiliği, yerleşik yaşama ve yaratma biçimlerine kafa tutuşuyla başlı başına kaotik bir öğe olarak görülebilir.

Eski çağdan günümüze iyi bir edebiyat yapıtının en belirgin özelliği, karmaşık oluşu ve kaotik özellikler taşıması. Karmaşıklık, sistemin bilgi içeriğini zenginleştirdiği, anlam olanaklarını genişlettiği ve düzyazıyla gerçekleştirilemeyecek “şiirsel” bir anlatıma olanak verdiği için, düzyazının tersine sanat yapıtlarında aranan bir özellik. Karmaşık sistemlerin öğeleri arasındaki ilişkiler doğrusallıktan uzak, çok yönlü ve çok boyutlu olduğundan kimi edebiyat ürünlerinde kaotik dizgelere özgü başlangıç koşullarına duyarlılık, belirsizlik, öngörülemezlik, yitimli bir yapıya sahip oluş, öz-örgütlenme potansiyeli (kendiliğinden organizasyon, kendi kendine organizasyon) ve fraktallik gibi özellikler görülür. Karmaşık bir metni oluşturan çeşitli düzeyleri ele aldığımızda, her birinin düzenli olmaktan çok, kaotik olma potansiyeli taşıdığı görülür:

• yapıta konu olan ve sanatçının yaratı sürecini doğrudan ya da dolaylı etkileyen dış dünya;
• sanatçının belleğini, eğitimini ve kişisel deneyimini barındıran zihni;
• yapıtın daha önceki yapıtlarla, yazın geleneğiyle ve genel olarak kültürle bağlantısı;
• yapıtın dille kavgası ya da dili geliştirme, çarpıtma ve ilerletme çabası; ve
• metnin bütün bu etkenlerin çarpışmasından doğan düzenli, yitimli ya da fraktal iç yapısı

Bu etkenlerden her birine ilişkin görüş, inanış ya da uzlaşımların çağlar içinde büyük değişimler göstermesi, insanlığın kültür birikimine bağlı olarak her dönemin kendi özel anlatısını yarattığını ortaya koyar. Anlatıların gittikçe karmaşıklaşması, yaşama, yazma ve bilme biçimlerinin karmaşıklaşmasıyla yakından ilintili olduğundan sanat ürünleri taşıdıkları karmaşıklık düzeyine bağlı olarak değer kazanır. Dilin, düşüncenin, yazma tekniklerinin gelişmesine katkıda bulunmayan, bildik masallar anlatan metinler, güçsüz ve kısa ömürlü olur.

İnsanlığın rastlantıyı, çoğulculuğu ve karmaşıklığı da içeren yeni bir doğa anlayışına doğru ilerlediğine inandıklarını belirten Prigogine ve Stengers, “Order Out of Chaos” (Kaostan Düzene) adlı kitaplarında, insana doğayla yeni bir bağlaşma (bir şey yapmak için birbirine antlaşma veya sözleşmeyle bağlanma, anlaşma, uyuşma) içine girmeyi, doğayı hizaya sokmak yerine karşıtlıkların birliğine uyum sağlamayı öneriyorlar. Sayısal formüllere ağırlık veren Batı geleneğiyle, kendiliğindenci ve öz-örgütlenmeci bir dünya görüşüne sahip Çin geleneğinin bir gün birleştirilebileceğini umduklarını söylüyorlar (bu noktada kervanı yolda düzmek deyimiyle Türk kültürünün Çin geleneğine daha yakın olduğu düşünülebilir). Bu yazarlara göre kaosbilimin doğaya, yaşama ve sanata getirdiği yeni bakış açısı, düzenle düzensizlik arasında bir çatışma ya da çelişme değil, bir alışveriş ve birliktelik olabileceğini göstermesidir.

Yaratma süreci ya da sanatçının zihninden kaynaklanan kaosa gelince: Özel yaşam, kültürel birikim gibi etkenlerin de katkısıyla yazar ya da ressam bile denetleyemez bir metni ya da resmi oluşturan öğelerin, yani dilin ya da renklerin nasıl davranacağını. Anlamı, hangi değişkenlerin, ne zaman, nasıl oluşturacağı bilinmez. Bu nedenle yapıt, yaratıcısının bile ayırdında olmadığı örtük bilgiler taşıyabilir. Çok yakın zamanlara kadar yaratıcı-tanrı konumunda görülen sanatçı (bu noktada Truman Show’da Ed Harris’in canlandırdığı tanrı-yönetmeni hatırlatmak istiyorum), kendi beğenisi ve amaçlarıyla yapıta belli bir belirlenimcilik (her olayın başka olayların gerekli ve kaçınılmaz bir sonucu olduğunu ileri süren öğreti, gerekircilik, determinizm) getirirken, başlı başına kaotik bir dizge (bir bütün oluşturacak biçimde birbirine bağlı öğelerin bütünü veya bir ilkeye veya dünya görüşüne göre düzenlenmiş düşünceler, bilgiler, öğretiler bütünü, sistem) sayılabilecek dil ve zihin, yapıta özgürlük ve belirsizlik kazandırır. Krallığı savunmak amacıyla roman yazdığını söyleyen Balzac’ın bir kralcı olarak değil, insan ruhunun kaotik derinliklerini yansıtan bir yazar olarak tanınması bu sürecin öngörülemezliğini ortaya koyan örnekler arasındadır. Shakespeare’in bugünkü okurları Freud, Marks ya da kaos kuramları ışığında yeni anlamlar yükleyebilir oyunlarına. Dolayısıyla sanat yapıtları da kaotik dizgeler gibi dinamik, akışkan, değişken ve öngörülemez süreçlerdir ve “belli yasalara uyan kuralsız davranış” olarak nitelenebilecek kaotik davranışlar gösterirler. Düzenle rastlantı, basitlikle karmaşıklık bir arada olabilir. bu gerilim, kaosla düzeni birlikte içeren, yaratıcı ve yeni açılımlarla zenginleşmeye yatkın yapıtların yaratılmasını sağlar. Aşağıda, bu türden edebi yapıtlar ve yaratıcılarına on maddede kısa bir göz atılmaktadır. Sinema filmleri, öncelikle senaryolarının edebi bir metin olarak değerlendirilebilme potansiyeli göz önünde bulundurularak yazı konusu yapılmaktadır ancak sinemanın başlı başına bir sanat dalı olduğu ve çok farklı ve çeşitli ifade olanaklarına (sözgelimi kurgu) sahip olduğu gerçeği de göz ardı edilmemektedir.

BİR: On yedinci yüzyılda Kutsal Kitap’ın Yaradılış bölümünü ve insanın cennetten kovuluşunu yeniden yazan Yitirilen Cennetin giriş bölümünde John Milton, “Tanrı’nın insanları cezalandırmakla iyi bir şey yaptığını savunmayı amaçladığını” söyler. Fakat yapıtın bütününde, cennetteki kullarıyla meleklerinden tartışmasız bir itaat bekleyen Tanrı karşısında Şeytan, son derece soylu bir kahraman olarak öne çıkar. Düzenin temsilcisi Tanrı’nın sözleriyle karşılaştırıldığında, kaosun başı Şeytan’ın konuşmaları çok şiirsel ve etkileyicidir. Bu nedenle birçok şair ve eleştirmen Tanrı’nın neredeyse kötü kahramana dönüştüğü bu büyük yapıtta Milton’ın gerçekte Şeytan’dan yana olduğunu ileri sürmüştür. Benzer bir durum Şeytan’ın Avukatı’nda Al Pacino’nun ve Melek Çıkmazı’nda Robert De Niro’nun muhteşem oyunculuklarıyla canlandırdıkları etkileyici, karizmatik Şeytan karakterleri için de geçerli gibi görünmektedir. Bu arada, hımbıl ve korkak kocası Adem’den daha yürekli ve daha akıllı Şeytan’la birlikte tanrısal bilgiye ulaşmak için yasakları çiğneyen Havva, kaosun safında yer alır ve bütün tektanrılı dinlerde olduğu gibi Hıristiyanlık’ta da düzeni bozma potansiyeli yüzünden bastırılması gereken bir kaos öğesi olarak görülür. Bu konu, Aronofsky’nin Fountain filminde oldukça çarpıcı bir biçimde ele alınmıştır.

İKİ: Rönesansla birlikte neredeyse günümüzdekine benzer bir kaosu kucaklama ve sanatta ve yaşamda her olanaktan yararlanma eğilimi gelişti. Macchiavelli’nin Prens yapıtına da yansıyan bu ortam, düzeni kimin yöneteceği konusunda bir belirsizlik, bir olanaklar çokluğu durumuydu sanki. Gücü olan, her şeyi yapabilirdi. On yedinci yüzyılda Robert Herrick’in Düzensizliğin Hazzışiiri dönemin modasında bedene sıkı oturan giysiler ve kaskatı saç modelleri gibi aşırı düzenli anlayışlardan sonra düzensizliğe, daha özgür giyim biçimlerine duyulan ilgiyi yansıtır ve son dizelerde belirtildiği gibi sanatta mekanik bir düzenden çok düzensizliğin yaratacağı güzellik duygusuna dikkat çeker:
Düzensizliğin Hazzı
Giyimde tatlı bir düzensizlik
Giysiye bir çapkınlık verir:
Omuza atılmış ince bir şal
Zarifçe çeler aklı:
Öndeki kırmızı göğüslüğe büyü katar
Yoldan çıkmış o danteller:
Bilekte avare kol ağzı
Ve şaşkın dökülen kurdeleler:
Yürek hoplatan bir dalga (görmeye değer)
Fırtınalı iç etekte:
Aldırışsız ayakkabı bağının
Fiyongunda vahşi bir zarafet:
Daha büyüleyici bu bence
Her parçası düzgün sanattan.

Düzensizliğin estetiğinden alınan benzer bir haz, Amerikan Güzeli’nde, düzenli memuriyetinden istifa eden, geniş aile arabasını küçük ve iddialı bir spor arabayla değiştiren, zarar gelir endişesiyle karısının üzerinde sevişmekten çekindiği kırmızı koltuktan nefret eden ve toplumun yaşa ilişkin dayatmasını hiçe sayarak kızının arkadaşına aşık olan Kevin Spacey için de geçerlidir kuşkusuz.

ÜÇ: Melih Cevdet Anday, Odysseos’un serüvenini günümüz insanının ve sanatçısının serüveni olarak yeniden yazdığı “Kolları Bağlı Odysseus” şiirinde, insanın doğadan koptuğu, doğaya egemen olduğu gelişme aşamasını “çünkü eski bahçelerde değiliz” diyerek dile getirir:
Kolları Bağlı Odysseus
Us iki akımlıdır. Ben doğayı
Nesneleştirdim ve sayılarını
Buldum. Şimdi ne olacak idiyse
Her şey onun zorunu içindedir.
Bulut bir biçim değildir artık, bir
Tasarı, bir entr’acte, bir istektir;
Olumsuz bir tanımdır gökyüzü
Boyuna ilkel ve matematiksiz
Sıkar durur tanrıları boş yere…
Çünkü eski bahçelerde değiliz
Eskidendi elmanın ağaçtan düştüğü
Şimdi yalnız ½ gt2
Kapsar yıldız kaymalarını
Ayıklamalı evren görütünü
Usa uygun bir düzene koymalı.

İnsanın doğadan koptuğu, doğaya egemen olduğu gelişme ve yabancılaşma aşaması, büyük sinema ustası Charles Chaplin tarafından, Modern Zamanlar filminde açıkça gözler önüne serilmektedir. Filmin anlatımı öylesine etkileyicidir ki, farklı zamanlarda yapılan pek çok farklı sıralamada daima tüm zamanların en iyi filmleri arasında yer almaktadır.

DÖRT: Kutsal kitaplar, bilim ve siyasal güçler hep bir ağızdan tanrısal, siyasal ya da bilimsel düzene övgüler yağdırırken “Yaşasın Kaos” demeye getiren yazarların büyüklüğü, çağlar geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Çok çarpıcı birkaç örnek vermek gerekirse, on sekizinci yüzyılda, erkek kahramanların yaşadıkları olumlu ve olumsuz deneyimler sonunda akıllı uslu bireylere dönüşmesini, kızlarınsa bekaretlerini koruma becerilerine göre evlilikle ödüllendirilmelerini ya da cezalandırılmasını konu alan Pamela, Clarissa, Tom Jones gibi romanların tersine, Laurence Sterne’in Tristram Shandy romanı, yitimli yapısı ve üst kurmaca özellikleriyle kaotik anlatıların ilk örneği sayılabilir. Kendi doğumundan başlayarak olayları anlatmaya çalışan anlatıcı-kahraman, bir türlü ilerleyemez, hep dağılır, başka konulara sapar, konunun çevresinde dönüp durur ve bunu yaparken “metne neyi alıp neyi almamalı, her şeyi almalı mı” gibi soruları tartışır. Zaman kullanımı açısından, düz bir çizgi üzerinde ilerlemeyen, gidip-gelen romanın bölümleri de sıra izlemez. Sinemada bu tür kurgunun en ünlü ve önemli örneklerinden biri, Tarantino’nun Ucuz Roman’ında görülmektedir. Tristram Shandy romanında, aralarda bırakılan boş sayfalara okurun bir şeyler yazması, romanın yaratım sürecine katılması istenir. Filmde de izleyiciden hayal gücünü kullanarak bazı noktaları tamamlaması beklenmektedir. Örneğin, siyah deri kaplı Bond tipi evrak çantasında ne olduğu sorusu, cevaplanmayı beklemektedir.

On dokuzuncu yüzyılda doğa yeniden değişti. Romantikler, “evet, doğanın bir düzeni var ama düzensizliği de var, uygarlığımız bunu görmezden geliyor, doğayı ve doğanın saf çocuğu insanı eziyor, bozuyor”, demeye başladılar. Aklın yanında duygu ya da içgüdünün, evrenselliğin yanında bireyselliğin de olduğunu, ikisinin bağdaştırılması gerektiğini söylediler. İnsanlığı kurtaracak tek güç olarak görülen doğaya dönüşle birlikte aklın soğuk egemenliğine karşı ilkel topluluklar ve soylu vahşi denilen ilkel insan, köylüler, basit insanlar ilgi konusu oldu. Sinemada bu ilginin en uç örneklerinden biri, Anthony Hopkins’in başrolünü oynadığı İçgüdü filminde görülür. Hopkins’in canlandırdığı bilim adamı karakteri, balta girmemiş ormanlarda bir goril ailesi üzerinde araştırma yaparken, onların doğayla barış ve uyum içerisindeki huzurlu yaşantılarından etkilenerek hayatıyla ilgili tercihlerini baştan aşağı radikal bir biçimde sorgular. Bu örnekte de görüldüğü gibi, evrensel aklın herkes için geçerli olduğu ileri sürülen ilkelerine karşı Romantikler, bireyin farklı olabileceğini söylediler. Shelley, özel bir öngörü yetisine sahip sanatçıyı “çağımızın kabul görmemiş yasa koyucuları” olarak niteledi. Bireysel duyguları, düşünceleri dile getirmeye en uygun şiir biçimi kısa lirik şiirler, Romantizmin tipik şiir biçimi oldu. Uzun şiirler, tanrılara, ulusal baskılara meydan okuyan Prometheus gibi kahramanları konu alıyordu. İnsanı düş gücünün ve toplumları düş gücüne sahip insanların kurtaracağına inanılan bu dönem, toplum kurallarına aykırı yaşayan ve genç yaşta ölen sanatçılarıyla, bugünkü romantik ve kaotik sanatçı tipinin de temellerini attı.

BEŞ: On dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinden sonrasını belirlen Victoria döneminde İngiltere, sömürgecilikteki başarısıyla kendisine büyük güven duyan bir ülkeydi. Romantiklerin Fransız Devrimi’ne duyduğu ilgi giderek devrim korkusuna dönüştü, devrimci düşünce bastırıldı ve tutuculuk ağır bastı. İki yüzlü ve katı İngiliz ahlakının en büyük düşmanlarından biri, dönemin “dandy” denilen şık giyimli, gönlünce yaşamayı yeğleyen aristokratı Oscar Wilde, kaotik yaşamının ve görüşlerinin bedelini önce hapisle, sonra Paris’te beş parasız ve tek başına ölerek ödedi. Wilde'ın Lady Windermere's Fan oyunundan uyarlanan Gizemli Kadın filmindeki Bayan Erlynne, hayatına girdiği kişilerin hayatlarını kaotikleştiren ve önlerinde yeni ufuklar açan bir garip çekicidir. Filmde, karmaşık ilişkilerin yarattığı toz bulutunun ardında, büyük bir aile sırrı açığa çıkmayı beklemektedir. Yine Wilde'ın oyunundan uyarlanan Salome (1923), gösterime girdiği dönemde bir skandal olarak nitelendirilmişti. Wilde'ın Dorian Gray’in Portresine yazdığı önsöz, sanat anlayışını belirten özlü sözlerle doludur:
Ahlaklı ya da ahlaksız kitap yoktur. İyi yazılmış ve kötü yazılmış kitap vardır. O kadar.
On dokuzuncu yüzyılın Gerçekçilikten hoşlanmayışı, aynada kendi yüzünü gören Caliban’ın öfkesidir.
On dokuzuncu yüzyılın Romantizmden hoşlanmayışı, aynada kendi yüzünü göremeyen Caliban’ın öfkesidir.
Bir sanat yapıtına ilişkin görüşler çeşitlilik gösteriyorsa, o yapıt yeni, karmaşık ve hayati demektir.
Eleştirmenler anlaşamıyorsa, sanatçı kendisiyle uyum içindedir.


ALTI: İlk yapıtlarını 1950’lerin başlarında veren Amerikalı şair John Ashbery, beklenmedik gelişmeler ve rastlantılarla dolu yaşamın özelliğini yapıtlarına kazandırmak amacıyla kimi şiirlerinde ve kitaplarında rasgele kurallar belirledi. Beklenmedik gelişmeler ve rastlantılarla dolu yaşam ana fikri, günümüz Türk sinemasında da Kısık Ateşte On beş Dakikagibi örneklerle incelenebilmektedir. Her ne kadar film yeterince başarılı olamasa da çok farklı karakterlerdeki kahramanlarının olağanüstü tesadüfler sonucu hayatlarının kesişmesi ve tüm geri kalan yaşantılarının o andan itibaren bambaşka olacağı temasıyla, türbülans, garip çekici ve kaos kavramları üzerine kapsamlıca düşünme olanağı sunabilmektedir.

Ashbery, 1970 tarihli “Fragment” (Parça) şiirini on dizelik kesimlerle yazdı. 1975 tarihli “Vermont Notebook” (Vermont Defteri) kitabı, hem zihninin hem de gördüklerinin hareket halinde olduğu bir otobüste yazıldı. 1981 tarihli “Shadow Train” (Hayalet Tren) kitabındaki tüm şiirleri, dört dizelik dört kesimden oluşacak biçimde yazmaya baştan karar verdi. 1995’te “Can You Hear, Bird”deki (Duyabiliyor musun, Kuş) şiirleri, başlıklarına göre alfabetik sıra içinde sundu.

Günümüzde bir çok şair, keyfi bir kural belirleyerek kaos aratmaya çalışıyor. Kurallı biçimler denilen ve çok eski bir geleneğe dayanan şiir biçimlerinden biri, sestina. Sestinanın daha zor ve karmaşık biçimi ise kural sayısının arttığı ikili sestina. Sestinada, bir kesimin son satırındaki bir sözcük, ötekinin başlangıç sözcüğü oluyor ya da sözcükler belli bir sıraya göre her dizede yineleniyor. Ya da her kesimdeki bir ya da iki dize, bir sonraki kesimde belli bir sıraya göre yineleniyor. Her yinelemede, sözcük ya da dize farklı bir bağlam içinde er aldığı için yeni anlamlar kazanıyor. Bu yeni anlam, şiirin yönünü değiştiriyor, dağılmasını sağlıyor. Sanatçının seçimlerini, kendi kafasına ya da sözün gelişine göre değil, belirlenen kurala göre yapmasını gerekli kıldığından, yaratı sürecini sanatçının benliğinden kurtarıyor. Şiirin akışını dış etkilere, dilin kaosuna açık kılıyor. Ashbery’e göre: “Sestina gibi biçimler gerçekte bilincin daha uzak noktalarına ulaşma aracıydı. Sestinanın gerçekten garip zorunluluklarını bir deşme aracı olarak kullanıyorum. Bir keresinde, sestina yazmanın yokuş aşağı bisikletle giderken pedalların insan ayağını itmesine benzediğini söyledim. Ayağımın normalde gitmeyeceği yerlere itilmesini istiyorum”.

John Ashbery, kendine özgü dil kullanımıyla da kaos yaratan şairler arasındadır. Sözdizimini bozar ve bağlamı belirsizleştirir. Şiirleri anı anda hem yazma sürecini hem de yaşamın akışını yansıtır ve böylece birden fazla olasılık barındırır. Bir şiirde adılların (zamir) ben, sen, o gibi değişiklikler göstermesi ve kimliği bilinmeyen başka konuşmacı ya da seslerin de şiire katılması, konuşan kişinin kim olduğunu belirsizleştirir. Benzer bir anlatımı, İnce Kırmızı Hat’ta, dahi yönetmen Terence Mallick, kullandığı dış ses aracılığıyla yakalamayı başarmıştır.

Ashbery’nin şiirlerindeki dilsel çeşitlilik günlük ya da yozlaşmış denilebilecek dilin taşıdığı şiirsel gizil gücü de ortaya çıkarır. Ashbery, ucuz roman, filmler, reklamlar, çizgi romanlar, siyasal söylem ve klişeler gibi dilsel öğeleri kullanarak bu çöplük malzemesinden şiir yaratır. Kendi düşünceleriyle dış dünyadaki sesleri birleştirerek düzgün bir çizgi izlemeden oradan oraya atlayan zihinsel bir ses kaydı yaratır. Kaotik dizgelere özgü yitimli yapılar, şiirin dış dünya ve zihin arasındaki karşılıklı etkileşimle bir yandan dağılıp bir yandan toparlanışını ansıtmaya en uygun çağdaş metin özellikleri arasında. Aynı anda hem bir olay anlatıyormuş gibi yapan, hem de başka metinlerle, dille, kavrayış ve bakış biçimleriyle hesaplaşmak isteyen bir anlatı, on sekizinci ya da on dokuzuncu yüzyıl romanlarındaki gibi neden-sonuç ilişkisine ve doğrusal bir zaman akışına dayanan mekanik bir anlatı kuramaz. Dağılmacı yapı, gerçekliği yansıtma çabasının bir parçası olarak görülebilir. Çünkü gerçeklik de kaotiktir. Bu nedenle David Porush, “Dağılmacı Yapı Olarak Kurmaca” yazısında evrenin karmaşık öngörülemezliğini ileten yapıtlarıyla Pynchon, Beckett, Burroughs, Barth, Vonnegut, Calvino ve DeLillo gibi yazarların, Batı kültürünün gerçeklikle ilişkisini değiştiren yazarlar olduğunu söyler. Yine John Ashbery’nin uzun şiirlerini örnek vermek gerekirse, bir yandan kendi yazılış sürecini şiirin bir parçası yapan bir üst-şiir olmak yanında, bir yandan da gerçekliği tüm yönleriyle ve yaşandığı biçimiyle yansıtmaya çalışan şiirlerdir bunlar. Deneyimi doğrudan ve tüm yönleriyle yakalama çabası içinde bir yandan fotoğraf çeken, bir yandan ses kaydı yapan ve bunlara kendi zihninden geçenleri de ekleyen şiirler. Bunlardan Flow Chart (Akış Çizelgesi), kaotik dizgelerin hemen tüm özelliklerini taşır. Adından başlarsak, akışkanlar ya da akış, genel mekanik kurallarına kuramlarına uymadığından ve kaotik olduğundan, ancak yirminci yüzyıl başında tüm karmaşıklığıyla betimlenebilen bir süreçtir. Değişimi, zamanın geçişini düşündürdüğü için akış, sanatta da çok kullanılan bir kavram. Bir görüşmede, “sürekli akış halindeki bir durumla uğraşıyoruz”, diyen Ashbery, kitabı nasıl yazdığını şöyle açıklar: “Flow Chart, gerçekte bir tür süreklilik, günlük biçiminde olmasa da bir günlük. Altı aylık bir süre içinde geçmişimi, dışarıdaki havayı düşündüğüm belli günlerde söyleyeceklerimin bir sonucu”.

Başlıkta bir araya getirilen çizelge ve akış kavramları, şiir içinde düzen-düzensizlik, kısıtlama olasılık, kapanma-açılma, kurallı-kuralsız biçimler, yasa ve yasadan sapmanın birlikteliği gibi içerik ve biçim karşıtlıkları biçiminde ilerler. Yaşam kaotik bir akış olduğuna göre, zihin kaotik bir akış olduğuna göre, bu ikisini yansıtan ya da bu ikisinin ürünü olan şiir de dağılmalar, kesintiler, atlamalar, söylenmeyenler, boşluklarla dağılan bir yapı oluşturur. Burgaçlı bir akış biçiminde ilerleyen şiirin başlıca özellikleri uzun, dağılan, tamamlanmamış tümceler, kesintiler, konunun birden değişmesi, başka yönde ilerlemesi, bir tümcenin aynı anda hem sanattan, hem politikadan, hem de yaşamdan söz ediyor olması. Yazma sorunları, okurla yazar, yazarla eleştirmen, eskiyle yeni arasındaki ilişki gibi konuları günümüz Amerikan yaşamı içinde eriterek ele alan “Flow Chart”, yaşamı tüm kaotikliği ve canlılığıyla yansıtıyor. Fred Moramarco, şiirin bütününü şöyle değerlendirir: “Yaşam gibi hem açıklanabilir, hem anlaşılmaz, bağlantısız. Yaşam gibi hem heyecan verici, hem sıkıcı, hem gizemli, hem açık, hem büyüleyici, hem tekdüze”.

Uzun şiirin, çalışacak daha geniş bir alan sağladığını ileri süren Ashbery, bu konuda şöyle der: “Yazma süresi, insanın ruh durumundaki ve düşüncelerindeki değişiklikler, bir kerede yazılan bir şiirde söz konusu olamayacak ölçüde zenginleştirir şiirin dokusunu. Bunlar bir anlamda günlük ya da sürekli bir deneyimin sürekliliğiyle yeni düşünceler sağlayan bir deneyimin seyir defteridirler ve bu nedenle de tam bir gerçekliğe kısa şiirden daha fazla yaklaşırlar.”

Ashbery, şiirin gelişimine yön veren beklenmedik öğeleri olumlu görür: “Gerçekte kafamda hiçbir şey yokken yazmaya başlamaya çalışırım; ne yazacağımı bilmek istemem, bilemem. Kesintiler de çok önemli, çünkü yaşamın bir parçası… bir telefon çalabilir ve kesinti bir ara, belki bir başka önde ilerlememe izin verecek bir uzay sağlar”.

John Ashbery, 1988’de altı ay içinde hiçbir bölüme ayırmadan 216 sayfalık kesintisiz bir bütün olarak yazdığı Flow Chart’ı doğum gününde bitirmeye karar vererek şiirin sonunu da rastlantıa bırakır. Flow Chart’ı okumak, Amerikan dili ve kültürü içinde bir geziye çıkmak gibi bir deneyim. Yeni bir yüzyılın eşiğinde Ashbery, bağlamlar yok oldu, dilin çivisi çıktı, zamanların sonu geldi diye sızlanmak yerine, bu koşullarda ne yapabileceğini araştırır.kaosa düzen vermek ya da yapay düzen yapıları yaratmak yerine, kaosu kucaklar ve kendisine bir yaşam alanı açmaya çalışır. Ashbery’nin dille ve dil aracılığıyla kendi toplumu ve politikasıyla giriştiği hesaplaşmaya, çağının şiirini yazma ve bir deneyimi her yönüyle ele alma çabasına tanık olmak okuru yüreklendirirken, bu çabanın gerçekte başarılamayacağını Ashbery gibi bizim de biliyor olmamız bir çaresizlik duygusu da yaratır. Ashbery bu açmazı şöyle dile getirir: “Benim için Amerika’nın en başarılı şairi dediklerini duydum. Oysa başarılı şair terimi olumsuz yeti gibi kendi içinde bir çelişki taşıyor sanki. Şiir başarısızlık içerir, başarısızlığa uğramış durumların kutlanmasıdır”.

YEDİ: Bilgisayar teknolojileri, okura metnin ilerleyişine katılma, seçimleriyle metni istediği yöne götürebilme olanağı veren, görüntü, ses ve devinim gibi metin dışı öğelerle zenginleşebilen, karmaşık bir ağ yapısı içinde çok daha zengin olay örgüleri, kişiler ve ortamlar yaratabilen hiper-anlatılar, hiper-metinler yaratma olanağı veriyor. Olay örgüsünün değişmez bir sıra izlememesi, anlatıya istenilen noktadan girilebilmesi, kesin bir başlangıç ve sonun, kesin bir büyüklük ve bütünlüğün olmayışı, bu metinlere de bir karmaşıklık kazandırıyor. Sinema açısından, olay örgüsünün değişmez bir sıra izlememesi; hatta onar dakikalık kesitlerle tamamen sondan başa doğru ilerlemesiyle izleyenleri oldukça zorlayan Dönüş Yok (Irreversible) filmi, bu haliyle, bebek bekleyen anne figürünü filmin son sahnesi haline getirerek vermek istediği duyguyu çok daha çarpıcı bir biçimde iletmiştir. Sanatın teknik gelişmelerden önce de bu tür deneyler yaptığına dikkati çeken Umberto Eco, okurun kendi öyküsünü yazabilmesi türünden girişimlere örnek olarak Ma Mere’nin “Le Livre”ini ve Raymond Queneau’nun sonlu sayıda dizeden milyonlarca şiir üretebilen birleştirici algoritmasını verir. Bu örnek, kaos teorisinde türbülansı açıklamak için kullanılan garip çekicilerin boyutlarının sonlu olmasına karşılık, zaman frekansı analizinde süregiden bir frekanslar dizisine sahip olmalarını anımsatmaktadır.

SEKİZ: Sanatçının ya da metnin dille ilişkisine gelirsek, dilin anlamı doğrudan ileten tarafsız bir aracı olmadığı, kaotik bir biçimde çoğul anlamlar ürettiği anlaşılınca, edebiyat metni de dikkatini dış dünya yerine kendisine yöneltti ve kendi iletim aracını sorgulamayı, dilin anlam olanaklarını ve yetersizliklerini irdelemeyi amaç edindi. Saussure sonrası yaklaşımın ortaya koyduğu gibi dilin kaotik dizgelere özgü bir belirlenimcilik ve belirsizlik taşıdığını söyleyebiliriz. Dilbilgisi kuralları açısından bir yapı olarak belirlenimci olan dil, bireylere özgü özel kullanım olanaklarıyla çarpıtılabilen, kaotikleştirilebilen ve böylece çok anlamlılık kazanabilen bir anlatım aracıdır aynı zamanda. Leyla Erbil’in roman ve öykülerinde olduğu gibi, kimi zaman kaotik bir içeriğe, deliliğin eşiğinde kişiliklere eşlik eden böyle bir dil kullanımı, metinlerde kaos yaratan bir etken olur. Gerçekte kadın yazarlar ve bir çok çağdaş erkek yazar, iktidara karşı çıkmanın bir yolunun, belki de en temel yolunun, dil kullanımını sorgulamaktan ve yeni bir dil yaratmaktan geçtiğini düşünür. Sevim Burak’ın, kimi bölümlerini küçük harfle, kimini büyük harfle, kimini şiir gibi, kimini düzyazı biçiminde yazdığı; trafik işaretleri kullandığı, biçimi ve dili dinginlikle heyecan arasında gidip gelen Ford Mach I yapıtı, dildeki, biçimdeki ve biçemdeki kaosuyla dikkat çeker. Sinemada böylesi bir biçimi Oliver Stone’un Katil Doğanlar’ında görürüz. Belgeselden çizgi filme, siyah beyazdan renkliye, tamamen tek bir rengin hakim olduğu görüntülerden talk showlara kadar her türlü malzemeyi elindeki kaotik hikayeyi anlatmak için kullanan Stone, sinema tarihi açısından da unutulmayacak tartışmalı bir filme imza atmıştır.

DOKUZ: Bir edebiyat metninin, kendisinden önceki metinlerle sürekli ilişki içinde olması, onlara açık ya da örtük göndermeler içermesi ve onları aşmaya çalışması, günümüzde daha belirgin bir eğilim. Tanrıdan sonra yazarın da ölümünü ilan eden çağımız, metinleri tek bir yaratıcının değil, genel olarak kültürün ürünü olarak görüyor artık. Yazarlar da o güne kadar kimsenin söylemediği yepyeni şeyleri bulan, söyleyen kişiler değil, kültür mirasını yeni bir gözle inceleyen, yeniden yazan kişiler olarak niteliyorlar kendilerini. “Borges ve Ben” başlıklı yazısında insan Borges, sanatçı Borges’le birlikteliğini anlatırken, “Borges’in yazdığı iyi şeyler kimseye ait değil, kendisine ait bile değil, dile ve geleneğe ait”, diyor.

Odysseus, Medeia, Antigone gibi karmaşık kişilikler, her dönemde çok farlı bağlamlarda insanın çok farklı yönlerini dile getiren yapıtlara konu oluyor, hemen her çağda yeniden yazılıyor. Böylece kendisinden önceki metinlere göndermeler içeren yapıtlar, metne eklenen yeni bir düzlemle karmaşıklaşıyor. Yeni yapıt, ana metni kendi dönemine uyarlarken, çeşitli yazma sorunlarını da ele alıyor ve bir üst kurmaca niteliği kazanıyor. Sinema açısından benzer bir örneği Leonardo Di Caprio’nun oynadığı Romeo ve Juliette filminde görüyoruz. Görsel açıdan tamamen günümüzde geçen film, diyalogları itibarıyla metne sadık kalarak hikaye anlatmanın yanısıra, edebi uyarlamalara ilişkin sorunları sorgulamaktadır.

“Metinler-arasılık”, Borges’in yapıtlarının en önemli özelliğidir. Tüm insanlık tarihinde yazılmış ne varsa hepsinden izler taşıyan, hepsine göndermeler içeren, kimi zaman uydurma yapıtlar ve yazarlar uydurup bunları da kullanan Borges’in kısa öyküleri, dar alana geniş bir malzeme sığdıran, neredeyse sonsuz malzeme sığdırmaya çalışan metinlerdir. “Kum Kitabı” öyküsü, durduğu yerde çoğalan, ilk ve son sayfası bir türlü bulunamayan bir hiper-metni ya da metinler-arasılığın sürekli zenginleştirdiği yapıtları düşündürür.

ON: Metinler-arasılık yanında üst-kurmaca öğeleri de metinleri daha karmaşık ve kaotik kılar. Gerçekçi ya da doğalcı metinler, dünyaya ilişkin bir bilgi veriyormuş, gerçekliği olduğu gibi yansıtıyormuş gibi bir yanılsama yaratır. Oysa yazma ve anlam üretme süreçlerini konu alan üst-kurmaca metinleri, tam tersine okurun bir kurmacayla karşı karşıya olduğunu hatırlatmayı seçer. Bunun için metnin dışındaki bir gerçekliği anlatıyormuş gibi yaparak gerçekte kendi yazılış sürecini anlatır ya da doğrudan yazma sorunlarını konu alır. Tıpkı Cezanne’ın resimleri gibi bu metinlerin amacı doğayı ya da insanı kopyalamak değil, bizim doğayı ya da insanı neden öyle değil de böyle gördüğümüzü sorgulamak, algılama ve görme biçimlerimizi değiştirme yolları önermektir. Peter Stoicheff, “Üst-kurmaca Kaosu” yazısında, üst-kurmacanın yorum yapabilen bilinçli bir okur yarattığını ve dünyayı okuyuşumuzu değiştirdiğini söyler. Bu okur artık öykünmeci metinleri okurken bile ne söylendiğine değil, nasıl söylendiğine bakar ve neden böyle söylendiğini düşünür. Stoicheff’in belirttiği önemli bir nokta, dış dünyayı yansıtmak gibi bir çabası olmadığı halde, gerçekte dış dünyaya en iyi öykünen yapıtların üst-kurmaca metinleri oluşudur. Çünkü gerçeklik dediğimiz şeyin büyük bir bölümü de kurmacadır. Sinemada bu düşüncenin temsil edildiği en önemli örneklerden biri Kurosawa'nın Rashomon'udur. Filmde, Antik Japonya'da bir kadın tecavüze uğruyor ve aynı zamanda kocası öldürülüyor. Dört tanığın olayı görüp anlatması, kadının anlatması, hepsi değişik versiyonlardadır. Kim doğruyu söylemekte, kim yalan söylemektedir? Tecavüz ve cinayetin gerçekten nasıl meydana geldiği ortaya çıkacak mıdır? Herşey görecelidir.

Sapmalar, burgaçlı akışlar ve çatallanma noktalarıyla belirlenen yitimli bir yapıda, kararsızlığın en büyük olduğu nokta, çatallanma noktasıdır ve dizgenin bu noktadan sonra nasıl bir yol izleyeceğini tümüyle rastlantılar belirler. Ama bir kez bir yol seçildi mi, belli bir süre daha kararlı bir gelişme izlenir. Çatallanma kavramı, düzenle düzensizlik arasında salınan çeşitli dizgelerin geldiği yol ayrımlarını göstermek için kullanılır. Çatallanma bölgelerinde bir birey, bir düşünce ya da yeni bir davranış, tüm gelişmeyi alt üst edebilir. Kaosun henüz kabul görmediği ve belki çatallanma noktası gibi kavramların da kullanılmadığı bir dönemde “Yolları Çatallanan Bahçe”yi yazan Borges, her zaman olduğu gibi aynı anda birkaç iş yapmaya çalışarak son derece karmaşık bir öykü çıkarır ortaya. Öykü, Birinci Dünya Savaşı’ndaki bir casusluk olayını konu alır gibidir. Olay, önce tarih kayıtlarından kısaca aktarılır, daha sonra da kahramanın anılarından. Bu çerçeve içinde, Çinli Alman casusunun büyükbabası, emekliliğinde, “Yolları Çatallanan Bahçe” adlı bir ev yapar ve burada bir labirent inşa edeceğini ve bir roman yazacağını söyler. Ölümünden sonra labirent bulunmaz, roman denilen şey de parçaları arasında hiçbir bağlantı olmayan, zamanda ileri geri giden, tıpkı Tristram Shandy gibi bölümlerin sıra izlemediği kaotik bir metindir. Sonunda, bir Çin uzmanı, labirentin gerçekte bu “kaotik” metin olduğunu nasıl keşfettiğini anlatır. Romanın en önemli özelliği, zamanda bir kırılma yaratarak kaotik ve çoğul bir zaman anlayışı olasılığından söz etmesidir. Bu zamanlardan birinde dost, ötekinde düşman olabiliriz diye açıklamalar yapan Çin uzmanı, gerçekte kendisini öldürmek amacıyla oraya gelen casus tarafından, yalnızca adı Albert olduğu için ve Almanlara bir mesaj vermek için başka bir yol bulamadığından öldürülür. Öyküye adını veren roman, öyküyü bir üst-kurmaca yapar. Kendi yapıtlarının ve özel olarak bu öykünün nasıl okunup yorumlanacağına ilişkin bir yol gösterici gibi de okunabilecek öyküde Borges, her zaman olduğu gibi kaosu ve karmaşıklığı düzenli bir biçim içinde sunar. Hemen tüm yapıtlarında bu tür romanlar, öyküler yazılabileceğinden bir olasılık olarak söz eder ama kendisi, alışılageldik biçimlerde alışılmadık öyküler yazmaya çalışarak düzenle kaosu yan yana getirir.

İLGİLİ FİLMLER
Amerikan Güzeli
Dönüş Yok
Fountain
Gizemli Kadın
İçgüdü
İnce Kırmızı Hat
Katil Doğanlar
Kısık Ateşte On beş Dakika
Melek Çıkmazı
Modern Zamanlar
Rashomon
Romeo ve Juliette
Salome
Şeytan’ın Avukatı
Truman Show
Ucuz Roman
KAYNAK
Bulutsuz, S., “Kaostan Kaçanlar, Kaosla Coşanlar”, Mantık, Matematik ve Felsefe II. Ulusal Sempozyumu: Kaos, 21-24 Eylül 2004, Assos, Çanakkale
İLGİLİ OKUMALAR
Anday, M. C., “Kolları Bağlı Odysseus”, İstanbul, Adam Yayınları, 1985
Ashbery, J., “Can You Hear, Bird” New York, Farrar, Straus, Giroux, 1995
Ashbery, J., “Flow Chart”, New York, A. A. Knopf, 1991
Ashbery, J., “Shadow Train”, New York, Viking Press, 1981
Ashbery, J., “The Vermont Notebook”, Los Angeles, Black Sparrow Press, 1975
Borges, J. L., “Labyrinths”, Middlesex, Penguin Books, 1970
Borges, J. L., “The Book of Sand”, Middlesex, Penguin Books, 1979
Borges, J. L., “The Garden of the Forking Paths”, Labyrinths, Middlesex, Penguin Books, 1970
Burak, S., “Ford Mach I”, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2003
Eco, U., “Vegetal and Mineral Memory: The Future of Books”, http://weekly.ahram.org.eg/print/2003/665/bo3.htm
Gangel, S., “John Asherby”, 15, American Poetry Observed: Poets on their Work, ed. J. D. Bellamy, Urbana, University of Illınois Press, 1984
Herrick, R., (1648), “Delight in Disorder”, 1117, The Oxford Anthology of English Literature. Volume I, ed. F. Kermode, J. Hollander, New York, Oxford University Press, (1973)
Jackson, R., “John Ashbery: The Imminence of Revelation”, Act of Mind: Conversations with Contemporary Poets, Alabama, University of Alabama Press, 1981
Lehman, D., “The Line Forms Here”, Ann Arbor, Michigan, The University of Michigan Press, 1992
Moramarco, F., “Coming Full Circle: John Ashbery’s Later Poetry”, The Tribe of John: Ashbery and Contemporary Poetry, ed. S. Schultz, M. Tuscaloosa, Alabama, University of Alabama Press, 1995
Packard, W., “The Craft of Poetry: Interviews from the New York Quarterly, ed. W. Packard, Garden City, New York, Doubleday, 1974
Pope, A. (1711), “An Essay on Criticism”, 1860, The Oxford Anthology of English Literature. Volume II, ed. F. Kermode, J. Hollander, New York, Oxford University Press, (1973)
Pope, A. (1733), “An Essay on Man”, 1891, The Oxford Anthology of English Literature. Volume II, ed. F. Kermode, J. Hollander, New York, Oxford University Press, (1973)
Porush, D., “Fictions as Dissipative Structures: Prigogine’s Theory and Postmodernism’s Roadshow”, Chaos and Order: Complex Dynamics in Literature and Science, ed. N. K. Hayles, Chichago, The University of Chichago Press, 1991
Prigogine, I. ve I. Stengers, “Order Out of Chaos: Man’s New Dialogue with Nature”, New York, Bantham Books, 1984
Shelley, P. B., (1840), “A Defence of Poetry”, The Oxford Anthology of English Literature. Volume II, ed. F. Kermode, J. Hollander, New York, Oxford University Press, (1973)
Smith, Dinitia, (1991), “Poem Alone”, New York, May 20, 1991
Sterne, L., “The Life and Opinions of Tristram Shandy”, Middlesex, Penguin Books, 1982
Stewart, I., “Does God Play Dice? The Mathematics of Chaos”, Cambridge, Blackwell Publishers, 1989
Stoicheff, P., “The Chaos of Metafiction”, Chaos and Order: Complex Dynamics in Literature and Science, ed. N. K. Hayles, Chichago, The University of Chichago Press, 1991
Wilde, O., “The Picture of Dorian Gray”, Middlesex, Penguin Books, 1969

Not: Bu yazı, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalında yazar Prof. Dr. Hasan Akay tarafından ders konusu yapılmıştır.

1 Temmuz 2007 Pazar

KAOS: HİÇLİK Mİ YOKSA TANRILARIN TANRISI MI? - Barış Safran

Felsefe, var olanlar üzerinde bilinçli, planlı düşünceden doğmuştur. Öteden beri cevapları yalnız dinden, mythostan edinilen bazı sorunlar, bir süre sonra eleştiren bir düşünmenin ve gözlemin konusu yapılınca, felsefe tarihi de başlamıştır. Bu soruların başında da: var olanların kökeni, dolayısıyla evrenin (kosmos) meydana gelişiyle insanın bu dünyadaki yeri ve ödevinin ne olduğu soruları gelir.


İnsanın bir kültür varlığı olarak ortaya çıkışından bu yana neredeyiz, kimiz ve niçin bulunduğumuz yerdeyiz soruları en temel ve en yakıcı sorular olmuşlardır. Mitolojiden felsefeye, dinden bilime kültür tarihi bu sorulara verilen cevapların, daha doğrusu cevap verme tarzlarının kanaviçesi içerisinde şekillenmiştir. İlk yazılı metinlerde görülen cevaplama tarzı mito-poetik veya mitolojik düşünce adı verilen anlamlandırma tarzıdır. Mito-poetik düşünüş, hayatı bir bütün olarak adlandırmak ve varlığı anlaşılabilir kılmak amacını taşır. Bu düşünme tarzı düş gücünün, belirli bir akıl kullanımının ve dünyayı belirli bir şekilde yorumlamanın sonucunda ortaya çıkar. Mito-poetik düşüncede yalınkat akılcılık, tutarlılık, ardışık ve doğrusal olarak akan zaman anlayışını, daha doğrusu açık bir biçimde nedensel ilişkileri bulmak pek mümkün değildir. Ancak mito-poetik metinler, ne çocuksu uydurmalar, ne de sıradan masallardır. Mito-poetik düşünceyi anlamanın ve yorumlamanın yordamı, söz konusu metinlerde neyin, hangi amaçla ve nasıl anlatıldığını sorgu konusu yapmaktır.

Bilimsel-felsefi görüşün dini görüşten ayrılıp doğması, doğal olarak, birdenbire, kesintisiz olmamıştır. Bu nedenle, bir yandan Yunan doğa filozoflarının ilk düşünme denemelerine birçok mitolojik öğenin karıştığını görüyoruz; diğer yandan da en eski filozofların “doğa üzerine” adlı yapıtlarıyla mythoslar ve tanrı masalları arasında bir ara-basamağı buluyoruz: Eski ozanların theogonia’ları (tanrıların doğuşu) ile kosmogonia’larıdır (evrenin doğuşu). Bunlarda tanrıların, yarı-tanrıların, insanların meydana gelişi üzerine birçok şeyler anlatılır. Aristoteles, Metafizik’inin birinci kitabında, ilk felsefe tarihi denemelerinden biri olan bu taslakta, bu “en eskilerin”, yani eski ozanların, bu konular üzerinde eski filozoflardan daha önce düşünmüş olduklarını, ancak, bilimsel olarak değil de, dine bağlı kalarak düşündüklerini söyler.

Neredeyiz sorusu bir başka biçimde nasıl bir dünyada yaşıyorum, yaşadığım bu dünya nasıl ortaya çıktı, başlangıçta ne vardı sorularıyla da dile getirilebilir. Zaten kosmogonia terimine yakından bakılacak olursa ikinci ek sözcüğün (gonia) eski Yunanca’da genesis (üreme), ortaya çıkma anlamına geldiği hemen göze çarpar. İnsan yaşadığı dünyayı, geniş anlamda evreni düşüncesine konu yaptığında her zaman bir kök, bir başlangıç durumu aramış ve evrenin ortaya çıkışını gerek kadim zamanlarda gerek günümüzde belirli modellerle açıklamaya çalışmıştır. Yazılı tarihin ilk metinlerine, örneğin Enuma Eliş’e, Gılgamış’a, Ilias’a, Theogonia’ya şöyle bir göz attığımızda, bu durum hemen fark edilir. Nasıl modern kosmolojinin Big Bang, kara delik gibi modelleri varsa, mito-poetik düşüncenin de üreme, doğum, döllenmiş yumurta gibi modelleri vardır. Söz konusu metinlerde evrenin ortaya çıkışı (kosmogonia) ile tanrıların ortaya çıkışı (theogonia) tek bir süreç olarak görülür. Kosmik süreçler tanrıların evlenmesi, doğumlar ve kendi aralarında yaptıkları egemenlik ve güç kavgası olarak tasvir edilir.

Öykü anlatıcılardan en eskilerin tipik örneği olarak Hesiodos’u alabiliriz. Hesiodos’un Theogonia adlı yapıtının başında Khaos kavramı yer alır. Yapıtta tanrıların ortaya çıkışı ile iktidar kavgaları anlatılırken, aslında içinde yaşadığımız evrenin temel kurucu öğeleri olarak karşımıza çıkan yeryüzünün, dağların, mağaraların, denizlerin, ırmakların, içinde kuşların uçtuğu hava boşluğunun, gökyüzü ile gök cisimlerinin ortaya çıkışının öyküsüdür anlatılan. Bir başka deyişle bu öykü, khaos’tan kosmos’un doğuşunun ve ortaya çıkışının öyküsüdür.

Kosmos’un doğuş ve ortaya çıkış öyküsünün, Hesiodos’tan çok daha eski zamanlarda Sümer ve Babil yaradılış mitoslarıyla başladığı görülür. Mezopotamya yaradılış mitosları söz konusu edilmeden Hesiodos’un öyküsünü anlamak ve yerli yerine oturtmak oldukça zordur. Bir başka deyişle, kaos kavramı, ilk çağın eski toplumlarında hem doğa ve toplum olayları açısından, hem de kozmogeni açısından önemli bir yer tutmaktadır. Gılgamış Destanı'na göre ünlü Nuh Tufanı'nın nedeni, insanların çoğalması sonucu kıtlık, yokluk, karışıklığın baş göstermesi ve insanların Yeryüzü Tanrısı'nı dinlememeleri nedeniyle Tanrıların insanları cezalandırma isteğidir. Kaosun nedeninin bir şeyin çoğalması ve bir dış etkenle kaosun durdurulabilir olması günümüz kaos kuramlarının da özünde varolan kavramlardır. Sümer yaradılış mitoslarında her şeyin başlangıcında gökyüzü (An) ile yeryüzünü (Ki) doğuran kadim ana, ilk deniz (Namnu) yer alır. Namnu, tabanı yeryüzü, tepesi gökyüzü olan bir dağdır. An ile Ki’nin birleşmesinden hava tanrı Enlil doğar. Enlil An ile Ki’yi birbirinden ayırarak tabanı yeryüzü, ortası hava boşluğu ve üstü gökyüzü olarak adlandırılan kosmosun ortaya çıkmasına neden olur.

Babil yaradılış mitosu olan Enuma Eliş’e göre başlangıçta her şeyin hakimi olan tatlı su tanrısı Absu ile tuzlu su tanrıçası Tiamat bir aradaydı. Kosmos ortaya çıkmadan önce, sadece suların ‘khaos’u vardı. Bu sular khaos’undan, yani Absu ile Tiamat’ın birleşmesiyle bir dizi tanrılar soyu ortaya çıkar. Destanın dördüncü tabletinde, genç tanrılar kuşağından olan Marduk adlı tanrının, Tiamat’ın bedenini ikiye ayırarak yarısını yeryüzü olarak aşağıya, diğer yarısını da sırıklar üzerinde gererek gökyüzü olarak yukarıya yerleştirdiği, yani kosmosu düzenlediği (form verdiği) anlatılır. Mısırlılar'da da aslında evrenin su olduğu ve göklerin de su ile kaplı olduğu düşüncesi bulunmaktadır. Yine bir Sümer düşüncesine göre de yer su üzerinde yüzen yassı bir kara olarak düşünülmekteydi. Kur'an'da da tüm varlıkların özü sudur şeklinde bir ayet bulunmaktadır. Mısırlılar da kaos sözcüğünün karşılığı nun olup yaratılıştan önceki hal ve aynı zamanda şekil ve yapı dünyasının da ortak olarak varolduğu ortamdır. Bu hal aynı zamanda bütün kuvvetlerin sonsuz küçük zaman aralığı içinde çözüldüğü bir depodur. Tevrat ve İncil'in Yaratılış bölümünde ise farkların olmadığı kaba bir yapı, aynı zamanda bir şeylerin oluştuğu kaynaktır.

Yunanca khaos ve kosmos terimlerinin incelenmesi, Yunan kültüründe, görünmez evrenin görünebilir bir haritasını çıkarma girişimidir. "Doğanın yalın hali nedir?" biçiminde çocukça bir merakla sorulan o naiv ama çok boyutlu soruya verilen yanıt, diğer kültürlerde olduğu gibi, Yunan kültürünün de geçit vermez gibi görünen dinsel ve düşünsel katmanlarının yarılıp, bir kültürün kimlik kartları olan evren, tanrı ve insanla ilgili öğretilerinin karanlık yanlarına nüfuz edebilmesine olanak tanır. Yunan mitoslarındaki evren doğum şemalarına, bu iki sözcüğün kökeninde yatan anlamların ışığında yaklaşmak, Yunan evren anlayışının ana hatlarının çıkarılmasına ve dolayısıyla konuyla ilgili yapılacak edebi ya da bilimsel bir çalışmanın sağlamlığına kanıt oluşturacaktır. Çünkü kelimelerin kültürün o anki değerlendirişiyle tanınmasının ve açımlanmasının, bugünkü kullanımındaki benzerliklerini ve farklılıklarını, hatta olağanüstü değişikliklerini algılamak açısından üstlendiği başat rol tartışılmaz. Bilimsel-felsefi görüşe ve Gökberk’e göre bu, “felsefi düşüncenin uyanmaya başladığını gösteren ilk belirtidir”.

“Hesiodos’a göre, başlangıçta Khaos vardı. Khaos, türevi bakımından, “esneyen boşluk” demektir. “Bu da bize hiçliği, boş uzayı, zamanı, sonra kendisinden bütün var olanların oluşacağı o düzensiz, karmaşık yığını düşündürüyor” der, Gökberk: Bu, var olanlardan önce gelmiş olan ve var olanların kendisinden doğmuş oldukları hiçliği, kavram olarak belirlemek için yapılmış ilk denemedir. Bu denemede, salt düşünce ile bir şey saptanmak isteniyor; burada mythostan bir ayrılma, işin içine tanrıları ve benzerlerini karıştırmama eğilimi var; Hesiodos burada inançlarını bir yana bırakmak, gelenek-görenekten edindiklerine dayanmamak istiyor.

Oysa Hesiodos, ne hissettiğini, bir sıfat kullanıp bize duyumsatmaz. Biz ancak sözcüğün o kültürdeki kullanım biçimine, anlam içeriğine baktığımızda ve kendinden sonra gelen edebiyatçıların ve felsefecilerin geliştirdiği dil yapısını incelediğimizde Khaos'un, yani doğanın ilk halinin özelliklerini sezinleyebiliriz.

Khaos, Yunancada khasko (khaskein, khastmasthai) fiilinden türemiştir. Fiilin anlamı, esnemek, yarılmak, açılmak, bir şeyi doğurmak üzere esneyip açılmaktır. Khaos, boşluk, açıklık ve esneyen yarık anlamlarına gelir. Dolayısıyla, düzenlenmiş evren kosmos ile zıt bir anlam içeriğine sahiptir. Khaos’un, etimolojik çağrışımları olan khazo, khaino, khoris ve khora ya da chasma sözcüklerinin kökündeki ortak anlam, açılma, yarılma, çukur, delik diye çevrilebilir. Yunan düşüncesinde her şey, dünya düzenine khaostan, başka deyişle boşluktan ya da bu bilinmeyen büyük uçurumdan sıçramıştır.

Khaos’a karşıt terim olarak kullanılan ve düzen olarak çevrilen kosmos ise düzenlemek, ayarlamak anlamına gelen kosmeo fiilinden türemiştir. Oysa, Yunanlılar için kosmosun ilk anlamı sadece düzen değildir. En yüksek dinsel saygınlık, dinsel yücelik anlamını da içerir. Dinsel yücelikte hayranlık uyandırıcı bir harmonia, yani uyum, biçimlilik, güzellik ve yasalılık; aynı zamanda anlaşılabilirlik ve açıklanabilirlik söz konusudur. Ayrıca kosmos Yunanca’da, devlet düzeni; süsleme, bezeme; saygınlık, onur anlamlarını da içerir. Geç dönemde ise bu sözcük, bilinen ve yerleşilen dünya, şu an üzerinde yaşadığımız dünya olarak da kullanılmıştır. Kosmos’u ilk kez bir felsefe terimi olarak, evren (düzen) anlamında Pythgoras’ın kullandığı düşünülür ancak evrenin bir kosmos olduğu ana düşüncesine Anaximandros, Anaksimenes gibi doğa düşünürlerinde de rastlanır. Pythagoras’a göre evren, bir kosmostu; çünkü matemetiksel oranlara (harmonia) indirgenebilirdi (bu noktada, Aronofsky’nin Pi isimli deneysel filmi şiddetle tavsiye edilir).

Yunan düşüncesinde khaos terimiyle ilk sıcak ilişkiyi kurduğumuz metne, Theogonia’ya baktığımızda, adeta bir tiyatro sahnesi içinde oynanan bir piyesi izliyormuşuz gibi, bu esneyen kocaman yarıktan, düzenli olana nasıl gidildiğini adım adım gözlemleyebiliriz. Bu khaostan kosmosa geçiş piyesi, aynı zamanda, Yunan dini olarak bilinen Olympos dininin, Yunanlının sosyal ve siyasal kültür yaşamının ve düşünsel öğretilerinin de oluşumunun sahnelenmesidir. Zeus’un henüz doğanın egemenliğini ele geçirmediği ve kült bir varlık haline gelmediği, tanrılar arasındaki kıyasıya mücadelelerin henüz başlamadığı bir aşamada oynanır bu oyun. Hesiodos’un yaptığı, savaşımların, aşkların, yıkımların, ayrılıkların, baştan çıkarmaların ve aldatmaların yaşanacağı düzeni dekore etmektir.

Hesiodos’un sahne dekoru, doğanın düzenini, yani kosmosu oluşturacak olan üç öğe üzerine döşenir ve her bir öğe birbirinin özellikleriyle kıyaslanır, tanımlanır ve anlaşılmaya çalışılır. Dolayıyla, şu ana kadar karanlık ve gizemli tanımlamalarından, zihnimizde bir yer bulup oturtamadığımız, gönül bulandıran bir burgaç olarak gördüğümüz khaos da, yaşayan, soluk alan, adeta tanıdık bir varlık haline dönüşüverir. Hesiodos’un kendilerine yükledikleri sıfatlarla söyleyecek olursak bu üç öğe şöyledir:
İlkönce varolan, Khaos,
Geniş bağırlı toprak, Gaia
(Gaia eyrysternos)
Kişinin elini ayağını çözen, Eros (Arzu)


Hesiodos, Khaos’un yanına iki güç, iki ilke daha koyuyor: 1.Gaia: Geniş göğüslü yer, doğurucu ilke, 2.Eros: Doğurtucu erkek ilke. Bu iki güç de, kişiliği olan, insanımsı birer varlık ile kişi olmayan, salt kavram arasında bulunan şeylerdir. Evrenin bu ilk eskizleri, saf öznedir. Kendi kendilerine varolmuştur ve kendi kendilerini idare eden araçlardır. Varlıkları doğuracak güç onların içindedir. Kendi içinde apaçık olan bir başlangıca işaret ederler. Hiçbiri bir başka şeye bağlı değilken, bunlardan çıkan her şey kendilerine bağlıdır.

Bu öğelerin ilki olan Khaos, daha önce söz ettiğimiz khasko fiilinden türemiş olan saf anlam haliyle kullanılır. Biz kelimenin türediği fiilin anlamından yola çıkarak ona esneyen yarık ya da uçurum anlamlarını yüklüyoruz. Onun, evrenin kurucu öğelerinin henüz ayırt edilmemiş karışımı (syghysis stokheiron) olduğunu ya da düzeni olmayan, biçimi olmayan ve şeylerin farklılaşmamış başlangıcı olduğunu Yunan edebiyat ve felsefe dilinin gelişmesiyle birlikte, sözcüğe sonradan yüklenmiş anlamlardan çıkarıyoruz. Aristoteles, Hesiodos’un Khaos’unun “boş yer-topos” ya da “küçük mekan, yer, oda-khora” anlamlarına geldiğini belirtmiştir. Aristophanes, Kuşlar adlı komedia eserinde khaos’u, yeryüzü ile gökyüzü arasında kuşların uçtuğu hava veya boşluk olarak belirler. İ.Ö. 6.yüzyılda, boşluk sözcüğü hava ile eşanlamlı kullanılmaktadır ve buradan hareketle, Hesiodos’un Khaos’tan yer ile gök arasındaki havayı anladığı belirtilmiştir. Theogonia’nın 700. dizesinde ise Hesiodos, bu düşünceyi bir anlamda kanıtlar nitelikte,
“Khaos Zeus’un ve Titanların savaşında,
muazzam bir sıcaklıkla doldu”,

diyerek hem savaşın şiddetini, hem de zihnindeki Khaos’un yerini belirtmiştir. Eski Yunan mitolojisinde hava hem karanlık, nemli, doğurgan dişi unsur hem de aydınlık, mavi gök ve erkek unsur olarak tahayyül edilmiştir. Hesiodos açısından bakıldığında, khaos ne mutlak boşluk ve hiçliktir, ne de varlık sebebi yeryüzü ve gökyüzünün yapışık birlikteliğine bağlıdır. Khaos, ilk önce gelen ve "esas" teşkil eden bir varlık olmasından dolayı mevcudiyeti başka varlıklara bağlı olamaz.

Hesiodos’un bize sunduğu tabloda, bu dizelerdeki Khaos’un neliğine, diğer öğelere yüklenen sıfatların özellikleriyle kıyaslamalar yaparak, ilk başta dilsel bir sezgiyle erişebiliyoruz ancak Khaos’tan derinliklerin ışıksız karanlığının, Erebos’un doğmasından ve her şeyden önemlisi Khaos’un bunu başka bir varlığa ihtiyaç duymadan, kendiliğinden yaratmasından, Hesiodos’un Khaos’unun iş yapabilme gücüne sahip bir uçurum olduğunu algılıyoruz. Yunanlıların anlayışına göre, iş yapabilme gücüne sahip olma, theos (tanrı) olmayla eşdeğerdir. Buna göre Korku (Deimos) tanrıdır; Terör (Phobos) tanrıdır; Savaş (Eris) tanrıdır; Adalet (Themis) tanrıdır. Menandros, “güce sahip olan varlıklara şimdi tanrı olarak tapınılıyor” derken, bu anlayışı en iyi şekilde dile getirir. Bu şekilde düşünüldüğünde, Hesiodos’un Khaos’u, Homeros’un Okeanos anlayışına benzer; bütün tanrıların genesis’i (varlığın çıktığı kaynak) olarak görülen, dünyayı çevreleyen tanrısal nehre.. ya da felsefecilerin deyimiyle, her şeyin physis’ine veya arkhe’sine.

Khaos! Hiçlik midir? Tanrıların tanrısı mıdır? Bilinmez.. Ancak Khaos'tu hepsinden önce varolan.

KAYNAKLAR
GÖKBERK, Macit, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1996
Mantık, Matematik ve Felsefe: Kaos, II. Ulusal Sempozyumu, İstanbul Kültür Üniversitesi Yayını, Çanakkale, 2004

12 Haziran 2007 Salı

Aşkın Türbülansı ve Garip Çekici - Barış Safran

Tutkulu, sancılı, kaotik bir aşkın etkisiyle tüm hayatının alt üst olduğunu ve dönüştüğünü düşünürsün. Oysa o anda bunları yaşıyor olmanın tek sebebi, olaylar evreninde bir türbülansın yaşanmakta olmasıdır belki de. Peki türbülans nedir?

Türbülans, her ölçek düzeyinde ortaya çıkan bir düzensizliktir; büyük burgaçlar içindeki küçük burgaçlardır.
Türbülans istikrarsızdır. İleri düzeyde sönüm özelliği vardır; enerjiyi akıtır ve sürtünme yaratır.
Türbülans, gelişigüzelleşmiş hareket demektir.


Düzgün bir akış nasıl değişip türbülans olmaktadır?
Akış düzgün ya da tabakalı olduğu zaman küçük pestürbasyonlar ortadan kalkar. Fakat türbülans eşiği aşıldığında pestürbasyonlar felaket derecesinde artar.

Türbülansı açıklamak için ortaya konan önemli teorilerden biri olan Lev D. Landau’nun modlar ve türbülansın başlangıcı teorisini anlamak için su gibi ağdalı bir akışkanın (akışının sürmesini sağlayacak koşullar sağlanmadığı takdirde) bir süre sonra hareketsiz kalacağını göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Bu durumda akışın sürmesini sağlayan gücün azalıp çoğalmasına bağlı olarak farklı görünümler ortaya çıkar. Somut bir örnek olarak bir musluktan akmakta olan suyu ele alalım. Akışı etkileyen ve gerçekte yerçekiminden kaynaklanan güç musluğun az ya da çok açılması ile bağlantılı olarak küçülür ya da büyür. Musluğu çok az açarsanız musluk ile lavabo arasında ince ve düzgün bir su sütunu elde edersiniz: bu durumda su akmakta olmasına karşın hareketsiz görünür. Musluğu dikkatlice bir biçimde biraz daha açtığınız zaman (bazen) düzenli olarak kesik kesik fışkırma biçiminde bir akış oluşur, ki bunu periyodik akış olarak tanımlarız. Biraz daha açtığınız takdirde kesik kesik fışkırmalar düzensizleşir ve nihayet musluğu sonuna kadar açtığınız zaman tümüyle düzensiz bir akış ortaya çıkar. İşte bu türbülanstır. Suyun akış biçiminde görülen bu birbirini izleyen değişimler, giderek büyüyen bir dış gücün etkilediği bir akışkan için tipik bir durumdur.


Aşkın Türbülansı - Blake

Giderek büyüyen bir dış gücün etkilediği bir akışkan için tipik olan durumu Landau, uygulayan güç büyüdükçe sistemin içerdiği modların giderek artan biçimde hareketlenmesi olarak açıklar. Bu aşamada biraz fiziğe girmek ve mod kavramına açıklık getirmek gerekiyor. Çevremizde gördüğümüz bir çok cisim, bir darbe aldığı zaman titreşim ya da salınım dediğimiz bir biçimde hareket etmeye başlar. Bir sarkaç, metal bir çubuk ya da bir müzik aletinin tellerinde kolaylıkla bu tür periyodik bir dizi hareket başlatılabilir. Bu diziyi oluşturan hareketlerin her biri bir mod’dur. Bir orgun borularının içindeki havanın titreşiminde, bir asma köprünün salınımında ve buna benzer bir çok şeyde birbirini izleyen bu modların varlığı söz konusudur. Belli bir fiziksel nesne, genelde çok çeşitli modları içerir ve bazen bunların denetim altına alınması gerekebilir. Örneğin bir kilise çanının çeşitli titreşim modları birbiriyle uyumsuz frekanslarda ortaya çıkıyorsa duyulan sesler hiç de hoş olmayacaktır. Bir katı madde parçasının içerdiği atomların ortalama konumları çevresindeki titreşimleri, modlara önemli bir örnek oluşturur. Bu örnekte birbirine karşılık gelen modlara fonon adı verilir.

Landau, bir dış güç tarafından etkilenen bir akışkanın belli sayıdaki modlarının hareket kazandığını ileri sürmüştü. Landau’ya göre eğer modların tümü hareketsizse düzgün akış, tek bir mod hareketlendiği zaman periyodik akış, birden çok modun harekete geçmesi halinde düzensiz akış ve en sonunda çok sayıda modun hareket kazanmasıyla türbülans ortaya çıkmaktadır. Deneysel alanda, türbülans durumundaki bir akışkanın gösterdiği salınıma ilişkin bir frekans analizi yapılması, yani salınımda yer alan frekansların saptanması olasıdır. Bu analiz sonucunda çok sayıda frekans –daha doğrusu bir frekanslar dizisi- ortaya çıkabilir ki bu da akışkanın modlarının çok büyük oranda hareket kazanmış olduğunu gösterir. Landau, bir dış güç tarafından etkilenen bir akışkanın belli sayıdaki modlarının hareket kazandığını ileri sürmüştü. Landau’ya göre eğer modların tümü hareketsizse düzgün akış, tek bir mod hareketlendiği zaman periyodik akış, birden çok modun harekete geçmesi halinde düzensiz akış ve en sonunda çok sayıda modun hareket kazanmasıyla türbülans ortaya çıkmaktadır. Deneysel alanda, türbülans durumundaki bir akışkanın gösterdiği salınıma ilişkin bir frekans analizi yapılması, yani salınımda yer alan frekansların saptanması olasıdır. Bu analiz sonucunda çok sayıda frekans –daha doğrusu bir frekanslar dizisi- ortaya çıkabilir ki bu da akışkanın modlarının çok büyük oranda hareket kazanmış olduğunu gösterir.

Bu aşamada, modlara ilişkin bir kaç özelliğe daha değinmek gerekmektedir. Bazı fiziksel sistemlerin aynı anda birden fazla farklı moda göre salınım göstermesi ve bu farklı türlerdeki salınımların birbirini etkilememesi olasıdır. Bu görüşe açıklık kazandırmak için fizikçiler arasında çok tutulan bir benzetmeye yer verilebilir. Modların, bizim kendi fiziksel sistemimiz içinde bulunan osilatörler olduğunu ve bunların her birinin diğerlerinden farklı biçimde salınım yaptığını varsayabiliriz.

Thomas Kuhn’un terminolojisi ile bağımsız osilatörler olarak düşünülen modların fiziğin belli başlı ilgi alanlarının yorumlanmasında kullanılması bir paradigmadır. Basit ve genel nitelikte oluşu modlar paradigmasını büyük ölçüde işlevsel kılmaktadır. Bağımsız ya da bağımsıza yakın modların saptanabildiği her durumda bu paradigma geçerlidir. Örneğin katı bir cismin atomlarının salınım modları –fononlar- tam olarak bağımsız sayılmazlar zira aralarında bağlantılar (fonon – fonon etkileşimi) bulunmaktadır. Diğer yandan bu bağlantılar önemli boyutlarda olmadığından fizikçiler bu durumu bir ölçüde göz ardı edebilirler.

Landau-Hopf teorisi, türbülansın başlamasını akışkanı etkileyen dış gücün büyümesi ile akışkanın türbülans durumuna geçmesi olarak açıklamaktadır. Ancak bu açıklama, matematiksel bazı nedenlerle yetersizdir ve modlar paradigmasının Landau’nun öne sürdüğü gibi evrensel uygulanabilirliği yoktur. Örneğin, modlarla tanımlanabilen bir zamansal evrimin başlangıç durumuna hassas bağlılık göstermesi olanaksızdır. Eğer ağdalı bir akışkanda modların varlığı söz konusu ise bunların arasındaki etkileşimin zayıf değil aksine güçlü olması ve bu nedenle ortaya Landau’nun öne sürdüğünden farklı –çok daha zengin ve ilginç- bir görünümün çıkması gerektiği düşünülebilir.

















Ruelle ve Takens, türbülansa ilişkin olarak “garip çekiciler” olarak adlandırdıkları alternatif bir teori geliştirmişlerdir. Garip çekici, modern bilimin en güçlü buluşlarından biri olan faz uzayında yaşamaktadır. Faz uzayı sayıları resimlere dönüştürür, hareket halindeki mekanik ya da akışkan bir sistemden bütün temel bilgileri, en küçük kırıntısına kadar çekip çıkartır ve kendi imkanlarının hepsini esnek bir yol haritası çizip bunun üzerinde gösterir. Fizikçiler, daha önceleri de çekicilerin iki basit çeşidi üzerinde çalışmışlardır: sabit noktalar ve limit devreler; bunlar, düzenli bir hale erişen ya da kendini durmadan tekrarlayan bir davranış biçimi gösterirler.

Faz uzayında, dinamik bir sisteme ilişkin bütün bilgilerin zaman içinde belirli bir andaki durumu tek bir noktaya indirgenmektedir. Bu nokta, tam o andaki dinamik sistemin kendisidir. Buna karşılık, bu anı takip eden bir sonraki anda sistem, çok hafif de olsa değişecek ve nokta yerinden oynayacaktır. Sistemin zamanının tarihini, yerinden oynayan ve zamanın geçişi sırasında faz uzayında kendi yörüngesini çizen nokta ile göstermek mümkün olacaktır.

Komplike bir sisteme ilişkin bütün bilgiler tek bir noktada nasıl depolanabilir? Sistemde sadece iki değişken varsa bunun cevabı kolaydır. Liselerde okutulan Descartes geometrisine bakmak yeter: Bir değişken yatay eksende; diğer değişken de dikey eksende yer alır. Eğer bu sistem sallanma halindeki sürtünmesiz bir sarkaç ise değişkenlerin biri pozisyonu, diğeri de hızı temsil eder; iki değişken durmadan değişerek noktalardan oluşan bir hat çizer, bu da kendi etrafında durmadan dönerek kendini tekrarlayan bir sarmal meydana getirir. Aynı sistem, daha yüksek bir enerji düzeyinde –gittikçe daha hızlı sallanarak- faz uzayında tıpkı birinci sarmala benzeyen fakat ondan daha geniş olan bir sarmal meydana getirir.

Bu tabloya, sürtünme biçiminde katacağımız biraz gerçeklik resmi değiştirecektir. Sürtünmeye tabi olan bir sarkacın akıbetini bilmemiz için hareket denklemlerini kullanmamıza gerek yoktur. Sonuçta, her yörüngenin sonu aynı yer, yani merkez olacaktır: pozisyon 0, hız 0. Bu merkezi sabit nokta yörüngeleri “çeker”. Yörüngeler sonsuza kadar çevrede sarmallaşacağına, içeriye doğru dönen bir helezon yaparlar. Sürtünme sistemin enerjisini söndürür; faz uzayında sönüm, merkeze doğru, yüksek enerjinin dış kesimlerinden alçak enerjinin iç kesimlerine doğru bir çekiş biçiminde kendini gösterir. Çekici –en basit türden olanı- tıpkı lastik bir yaprağa sarınmış sivri uçlu bir mıknatıs gibidir.

Özellikle enerjilerini dağıtan dağıtıcı sistemlerde kaotik gelişim, garip çekiciler olarak adlandırılan farklı ölçeklerdeki yapıların etrafında örgütlenebilmektedir. Kaostan yeni bir düzenin oluşması sırasında, açıkça rasgele olan davranış belirli bir alana “çekilir” ve bu alanın sınırları içinde kalır. Çekici, kaos içinde açıkça görülemeyen bir düzen yaratır. Çekici alanının içinde sistem davranışı oldukça kompleks ve istikrarsızdır. Ancak bu karmaşıklık dikkatlice gözlemlendiğinde, aslında organize olduğu ve daha büyük ölçekte gözlemlenen şeyi daha küçük ölçekte ürettiği fark edilebilir.

Garip çekiciler, fraktal nesnelerdir. Görünümleri düzgün eğriler ya da yüzeyler biçiminde değildir. Tam sayı olmayan boyutlara sahiptirler.


Gerçekliğin tümü, en küçük mikro kozmik atom-altı parçacıktan en geniş galaksi kümelerine kadar, aynı temel yapıyı izliyor gibidir. Bu sayı ve boyutlara bağlı fraktal bir yapıdır. Doğanın büyük resmine baktığımızda bilincin küçük sistemler ya da varlıklardan; adım adım daha genişleyen ve karmaşıklaşan bir bilince uzanan evrimini görürüz. Doğada tüm bilinçli varlıkları hep daha genişleyen bir bilinç haline ve birleşik bir zeka sarmalına doğru yükselten temel bir güdü var gibidir. Hepimiz, hep daha geniş ve bütünsel bilinç alanlarına, daha geniş bilgi tabanlarına doğru ilerlemek için doğuştan gelen bir ihtiyaç duyarız. Bu yönden, bilinçli varlıklar hep daha büyük ölçeklere doğru genişleyen fraktallara benzer.

Peki bu varlığını genişletme isteği nereden gelmektedir? Belki de cevaplamam gereken ilk soru neden varlığımızı genişletmeyi dilediğimizdir. Biz, kendimizden fazlasını istiyoruz. Her birimiz doğal olarak tüm dünyaya kendimize özgü perspektif ve seçicilikle ayrı pencerelerden bakıyoruz.

Başka gözlerle görmek, başka hayal gücüyle hayal etmek, başka kalplerle hissetmek isteriz, hala kendimizken. Yeni pencereler arzularız. Tanrının sözü olarak edebiyat,böyle pencereler dizisidir. Büyük bir eseri okuduktan sonra eserin dışında hissedebiliriz. Ya da esere sızabilmişizdir; salyangozun içi keşfedilmiştir artık.

Bir şeyleri anlamaya çalışırken olguların kendi gerçeklikleri namına onların bizim için ifade ettiklerini reddederiz. Her bir eylemin ilk etkisi öznenin devamını sağlamak, onu zenginleştirmektir. İkinci etki ise, benliğin dışına çıkarak, onun ayrıklığını, yalnızlığını, gidermektir. Açıkça bu sores benliğimizin genişlemesi veya geçici olarak yok edilmesi olarak açıklanabilir. Fakat bu eski bir ikilemdir: Hayatını kaybeden onu kurtaracaktır!

Bu yolda hepimiz aynı temel modelleri izleriz, fakat her bir aşamada bazı özel farklılıklar vardır. Bu farklılıklar çeşitliliği yaratır ve bu, eğer bunların altında yatan paternleri, temel kuralları bilmiyorsak, bizi kafa karıştırıcı bir kaosa, fazlaca bir bilgi yüküne sürükleyebilir. Ama eğer ne aramanız gerektiğini, temel fraktal yapıları biliyorsanız, milyonlarca ağacın ötesine doğru bakabilir ve ormanı – doğanın sonsuz çeşitliliğinin ardındaki bütünlüğü- görmeye başlayabilirsiniz.

Bu büyük resme baktığınızda, evrimin genel anlamda tüm bilinçli fraktalların doğasında var olan 8 temel yapıyı takip ettiğini görebilirsiniz:

3 alan ve 4 işlev, artı farkındalık. Doğada bu kozmosun 3 ölçeğine (mikro kozmos, mezo kozmos ve makro kozmos) ve 5 boyuta (bilincin altında yatan farkındalığı temsil eden birinci boyut, ikinci, üçüncü ve dördüncü boyutlar) işaret eder.


Bu genel evrim kavramını daha iyi anlamak için öncelikle ilk sütundaki, sonra son sütundaki, daha sonra da orta sütundaki kavramlar hakkında düşünün. İlk sütundaki kavramlar uzaya aittir. Son sütundakiler ise zamana ait –geçici- kavramlardır. Bunların her ikisi de yaratılışın azalan ışınları şeklinde aşağıya doğru gider. Ortadakiler ise negatif entropinin* artan ışınlarıdır. İlk sütundaki yaratılışın uzaysal ışını, temelde elektromanyetizma tarafından kontrol edilen azalan enerjinin birleşimini mikro kozmik ölçekte gösterir. Enerji madde ile daha çok iç içe girmekte ve öz-kişilik kendini hep daha geniş ve daha sınırlı sistemlerde ifade etmektedir. Sıfır boyutundan dördüncü boyuta doğru ilerlediğimizde, enerji katı maddenin karakteristik özelliklerini alarak, daha simetrik, küçülmüş ve tahmin edilebilir hale gelir. Mikro kozmik dünya anlaşılamaz ölçüde küçüktür ve onu yalnızca insan mikroskop yardımı ile görebilir, görebildiği ölçüde tabii.

Sağdaki, yaratılışın zamansal ışını, aşağıya doğru inerek, temelde yer çekimi tarafından kontrol edilen maddenin bağımlılığını ve birbirine bağlılığını gösterir. Makro kozmos, insandan çok çok daha büyük ölçekler içindir. Ortadaki mezo kozmik sütun ise mikro kozmos ve makro kozmosa uzanan yükselen ışındır. Artan karmaşıklıktaki kişilik düzenlemelerine ve azalan simetriye sahip yaşam formlarının evrimini gösterir. Bilgi; sayı ve kelime ile ilgilidir. Mezo kozmos, insan dünyasına eşit ölçekte bir büyüklüğe sahiptir.


Soldaki uzaysal kavramların başlangıcı olan hareketin kuantumu sonsuz bir potansiyele ve enerjiye sahiptir, fakat bir uzanımı yoktur. Enerjinin forma dönüşümündeki ilk aşama, yaklaşık bir milyar elektron volt enerji taşıyan Foton’dur. Foton, önceden tahmin edilmesi imkansız herhangi bir noktaya doğru seyahat edebilir; hızı saniyede 186.000 mile eşit olan ışığın hızıyla ifade edilir. Fotonun sadece tek bir türü vardır; birim dönüşe sahiptir ve yükü yoktur.

İkinci adım elektronlardır. Elektronlar, karşıt dönüşlerle ve diğer nükleer partiküllerle çiftler oluştururlar. Bir elektronun konumunun tam olarak tahmin edilememesine rağmen –elektron bir atomun içine sıkışmış olsa dahi- seyahat ettikleri yönler atomların kabukları ve nükleer partiküller arasındaki ilişki ile sınırlanmıştır. Nükleer partiküller yarı dönüşe sahiptir ve artı eksi ya da nötr yükleri vardır. Nükleer partiküller, Fotona göre daha çok simetriye ve daha az özgürlüğe sahiptir.

Üçüncü adım atomdur. Atomun bir çekirdeği ve 7 kabuğu vardır. (Bilincin ve farkındalığın 7 biçimini, 7 çakrayı hatırlayalım. Hidrojen atomu yaklaşık 10 elektron volt enerji taşır. Farklı kimyasal özelliklere sahip yaklaşık 100 tür atom vardır. Atomlar, nükleer partiküllere göre daha çok simetri ve daha az özgürlüğe sahiptir.

Dönüşümün son halkası olan Molekül, 1/25 elektron volt enerjiye sahiptir ve 3 ayrı formda olabilir: metal, tuz ve kristal. Toplam bir simetrisi vardır, fakat sayısız çeşitlilikte ve pek çok farklı özelliktedir.

Moleküler seviye, yaşamın oluştuğu ve geriye daha az simetri ve daha çok özgürlüğe doğru ilerleyen evrimsel bir seyahatin başladığı bir dönüm noktasıdır. Peki bu maddeleşme sürecini ve ardından da yaşamı başlatan enerji nereden geliyor?

Maddi evrenin başlangıcına dair geçerli bilimsel anlayış ‘Big Bang’ teorisi olarak adlandırılır. Bu ‘bilim mitinin’,modern kültürün baskın inanç sisteminin yaratılış hikayesidir. Büyük patlama kozmolojisi ‘Brahman’ın nefesi’ olarak bilinen Hindu yaratılış efsanesi ile neredeyse aynıdır. Büyük patlama teorisine göre şu anki uzay zaman evreni 15 milyar yıl önce meydana gelen büyük patlama ile yaratıldı. O zaman evrenin tümü, tüm madde ve enerji ‘büyük teklik’ denilen toplam bir düzen ve simetri içinde bir arada bulunuyordu. Daha sonra evren büyük patlama ya da Brahman’ın nefesi ile yayıldı ve hepsi birbirinden ayrı hareketlerine başladı ve yönler ile zaman ortaya çıktı. ‘Büyük teklik’ kırılmaya başladı. Uzay ve farklı elementler oluştu. Bu ilk nefesle aritmetik dağılımın karşı ritimleri ve geometrik küçülmeler başlamış oldu.


Biz hala galaksilerin ışık hızıyla birbirinden uzaklaştığı evrenin genişlemesinin ilk devirlerindeyiz. Brahmanın nefesini yaşıyoruz. Genişleme, aritmetik elektromanyetik büyüme ile gerçekleşiyor. Aynı zamanda yer çekiminin geometrik büyümesi ile büzülme gücü de artıyor.

Kainat genişlemeye devam ettiği sürece milyarlarca galaksi oluştu ve oluşmaya devam ediyor. Her galakside milyarlarca yıldız oluştu. Böyle bir galaktik kolda, Samanyolu üzerinde bizim yıldızımız güneş bulunur. Yıldızların etrafında gezegenler vardır ve yıldızlarının etrafında hareket ederler. Güneşimizden üçüncü uzaklıktaki gezegen dünyamızdır. Çoğu gezegenin kendi etrafında dönen uyduları bulunur. Dünya etrafında dönen tek uydu aydır. Bu makro kozmik genişleme süreci trilyonlarca yıldır, ve milyarlarca galaksinin, yıldızın ve gezegenin oluşmasıyla sonuçlanır.

Neticede çekimsel küçülme gücü elektromanyetik genişleme ile eşit olacaktır, evren ulaşabileceği maksimum büyüklüğe ulaştığında, yeni galaksilerin, yıldızların ve gezegenlerin yaratım süreci bir sona gelecektir. Denge noktası, kozmik nefesin üflenme ve çekilmesi arasındaki duraklamadır. Bundan sonra geometrik güç aritmetik olanı geçecek, yön geri dönecek, evren küçülmeye başlayacaktır; bu Brahman’ın nefes almaya başlamasıdır. Tüm evren tek bir noktaya dönene kadar çekilecek, tüm enerji ve madde birleşecek, büyük frekanslı kara delikler ortaya çıkacak, ve tüm uzay zamanı içine çekecek tek bir kara deliğe dönüşecektir. Bu, son Omega noktasıdır. Sonunda Brahman’ın nefesiyle tekrar büyük patlamaya dönüşebilir ve yeni bir evren oluşabilir. Fraktal oluşuma göre bu yeni evren bazı temel formları tekrarlayacak, ama sonunda yeni ve özel çeşitliliklere ulaşacaktır.

Mikro kozmos ve makro kozmos nedenleri oluşturmazlar, ancak gelişimin parametreleridirler. İnsanın mikro kozmos ve makro kozmos arasındaki dünyasına -mezo kozmos- adı verilir. Bu, bilginin ve sayının dijital alanıdır. Burada, yaşayan bilinçliliğin, karışık kendi olma organizasyonunun daha yüksek derecelerine evrildiğini, bunu yaparken daha yüksek ve karışık bilgi sistemleri kullandığını görürüz. Mineral dünyadan başlayarak, bitkiye, hayvana, insana ve Büyük Tekliğe, evrenin konusuna, tanrıya – temel sona ulaşılır. Bunlar birey olmaya ulaşan bilincin artan birleşiminin evreleridir. Bu evreler enerjinin boyutlara göre oluşumuna paraleldir.

Organize olma becerisi, bilgi ve verileri yorumlayabilme yeteneği, bilinçli varlığın kendi içindedir. Bu, kendi olma organizasyonu diye adlandırılır. Bu doğuştan yetenek önceden belirlenmemiş olmasına rağmen, gelişimi 4 kaotik çekiciden birinin paternlerini izlemektedir.

nokta çekici – kristal
yuvarlak çekici – bitki
torus çekici – hayvan
garip çekici – insan


4 çekici, kaosun kozmosunu yaratır; tanrı hepsinin temeli ve amacıdır. Moleküler evreden sonraki kuantum, tanrının parselidir, bundan sonra ayrı organize olmuş varlık mezo kozmik seviyede enkarne olur. Bu durumda hepimiz bilgiyiz, verilerin akıllı parçalarıyız ve siber uzayın içinde ve dışında defalarca organize oluyoruz!

Yaşam formları evrenin yaratılışı sürdükçe ve bilgi toplama izin verdikçe daha büyük sistemlerle tutarlılık sağlayacak şekilde gelişmeye devam eder. Her evrede simetrinin bir yönü yitirilir ve bir derece fazla özgürlük kazanılır.

4. Kristal tamamlanmış bir simetriye sahiptir. Nokta çekiciler, inorganik moleküllerin organik moleküller gibi organize olması için enerjiye izin verir ve cansız moleküllerin ve enerjilerin mikro kozmosundan, yaşayan kristallerin mezo kozmosuna bir köprü atılır. Canlı ve cansız kristaller ile birlikte her şey tek bir noktaya çekilir ve mükemmel bir düzenle dizilirler. Moleküller (aşağı/yukarı, sağ/sol, ön/arka) mükemmel simetrik diziyi oluştururlar. Mikrokozmik geometrik yapı; ay, ürettiği hava ve maddenin 4 hali, katı, sıvı, gaz ve ateş ile dengelenirler. Kristal evrede, daha sonraki yaşam formlarını kontrol eden hayati bir kod bulunur; DNA/RNA hayat yapısı. Hayat, amino asitlerin kristal yapılarını kullanarak hücre bölünmeleri ile çoğalır. Yaşam formlarının hayati bilgilerini korur ve bilgiyi daha sonraki nesillere aktarır.

3. Bitki; bir simetriyi, aşağı/yukarı simetrisini yitirir. Yuvarlak çekiciler, basit kristalimsi yaşam formlarının daha fazla özgürlük için daha yüksek bir bilinç seviyesinde organize olmalarını sağlarlar. Artık bitkinin sadece ön ve arka, sağ ve sol eksenlerinde simetri kalmıştır. Buna silindirik simetri denir. Ağaçlar fotosentez yoluyla enerjilerini doğrudan güneşten alırlar.





Yuvarlak Çekici





2. Gelişim merdivenindeki bir sonraki basamak torus çekicileri ile hayvandır. Hayvan kendini bir simetriden daha kurtarmış, besin ve dışkı yoluyla ön ve arka simetrilerinden bağımsızlık kazanmıştır. Ancak sağ ve sol simetrileri simetrik kalmıştır. Bu tek eksenli iki yönlü simetridir. Hayvanlar, bitkilerden ve birbirlerinden beslenir, ve dört güdüyle kontrol edilirler, hayatta kalma ve tür içgüdüleri ile besin, korku, öfke ve üreme. Hayvanlar, torus çekicisini izlerler, karışık davranış yapılarına ve bilgi işleme metotlarına sahiplerdir, birbirlerine ve yaşadıkları ekolojik çevreye bağımlılardır.









Torus Çekici









1. Yaklaşık 11.000 yıl önce, ilk cilalı taş devri insanı, yontma taş devrinin hayvan adamından evrildi. O zamandan beri garip çekicileri uysallaştırarak son sağ-sol simetrisinden kurtulma potansiyeline sahibiz.

İnsan hayatı evresi henüz çok yeni olduğu için, hala hayvanların sağ-sol simetrisi ile doğmamız şaşırtıcı değil. Gerçek insanlığa ulaşmak için çabalamamız gerekiyor. İnsan yüzünde simetri harici öğeler bulunmasına rağmen, sonuçta diğer hayvanlar gibi bu simetriyi taşıyoruz. Ancak yeni korteks yeteneklerimizle, dil ve sayı bilgilerimizle, bu son sınır haricinde kendimizi organize edebiliriz. Bu küresel ölçekte oluşmaya başlamış bir süreçtir. İnsan türü dijital kültüre doğru hareketleniyor. Bilginin kendisinden beslenmeyi öğreniyoruz, ekonomilerimiz tarımdan ve endüstriden bilgi iletişimine doğru taşınıyor.

Garip Çekici

Anahtarlardan biri garip çekicileri yönetme şansının uygulamalarıdır. Bu yolla, doğduğumuz beyinleri, sağ ve sol yarı küreleri ile beraber kullanabiliriz. Sol yarı küre kozmosa dönüktür, yapısı dijital ve lineerdir. Sağ yarı küre kaosa dönüktür ve temeli fraktal ölçeğe, 9 numaraya dayanır. Hepsi sonuna kadar gelişmeye açık olmalı, farklı ve asimetrik şekilde ilerlemelidir. Sağ beyin de sol beyin kadar güçlü olduğunda, daha yüksek bir varlık yaratılacaktır – yeni bilgi seviyeleri işlenebilecek, ve varlığımıza kodlanacaktır. Yüksek bilinç garip çekicileri izler, Maldelbrot setiyle organize olur ve aynı zamanda müzik oktavları ve Tao sembolleriyle ilişkilendirilebilir.

Çoğumuz sağ-sol simetrisine bağlıyız, çünkü sol beynimiz sağ beynimize baskın durumda. Dikkatimizi kozmostan çekip, kaosa yöneltmeliyiz, bu sayede baskın sol beyinden, sağ beyin dengesine ulaşabiliriz. O zaman sağ beyin sol beynin taklitçisi olmaktan çıkıp, farklı ve benzersiz olacaktır. Yeni veriler alabiliriz, son simetri kaybolur ve iki asimetrik kısım yeni bir teklik oluşturabilir.

Sağ beyin garip çekicilerin hareketlerini kavrar. Bunu ilk fark ettiğimizde dünyanın öngörülemez türbülansını yaşıyorduk. Gelişimin daha yüksek bir evresine doğru kendimizi organize etme potansiyelimizi fark ettik. Kendimizin ve diğerlerinin iki yanıyla da iletişimli bütün bir varlık olarak sağ-sol hayvan simetrisini aştık. İki beynimizi de olabildiğince geliştirerek, asimetrik ve bağımsız bir varlığa ulaşmak için.

Kaosun ortasında kendi organizasyonumuzu kurmak için iç tutarlılığımızı geliştirmemiz gerekiyordu. Bir bilgi dalgasının içinde yüzerek, korku yerine anlayış duyarak. Hayvan insana sadece garip çekiciler gibi göründük. Yüzeyde, ve kısa vadede, hareketlerimiz tesadüfi ve çılgınca görünebilir ama zamanla zeka ve insan adamın güzelliği meydana çıkacak. İletişim çağının güzelliği parlayacak!

En yüksek seviye, yüksek insanın da ötesinde, ismin ve biçimin ötesindeki büyük teklik, varlığın gerçek konusu, eşzamanlılığa, aşka ve ışığa doğru, sonsuz harekete ve sonsuzluğa ulaşmak.

Boyutlara ve bilinç katmanlarına ilişkin 5 boyut:

Sıfır boyutu, farkındalık, 4 boyutun ve bilincin 4 evresinin entegrasyonunu mümkün kılar. İnsanın dördüncü boyuta girmesine ve garip çekicilerin fraktal güçlerine ulaşmasına izin verir. Sol beyinden sağ beyine geçerek geçmişi, geçmiş gelişimi, evrenin başlangıcını, büyük birliği ve ilk ateş kuantumunun patlama gücünü tekrar yaşayabilirsiniz. Orijinal ilk kuantuma dönüş, kendi organizasyonunun kaynağına ulaşmaktır. Bu sayede tüm beyninize ulaşarak dördüncü boyutun fraktal kaosunda tutarlılığınızı sürdürmek için gereken gücü elde etmiş olursunuz. Bilgi dalgaları tarafından yönlendirileceğinize, bu dalgaları yönetmenin anahtarıdır.

Bütün bunlar size çok radikal ve çok yeni mi gözüküyor? Bilimsel bilgi yeni olsa da temel bilgiler antiktir. Çok eski bir aforizma, yüzyıl önce Alman filozof Schelling tarafından gündeme getirilmişti:

Tanrı minerallerde uyur,
Bitkilerde rüya görür,
Hayvanlarda düşünür,
Ve insanda uyanır...

Tutkulu, sancılı, kaotik bir aşkın etkisiyle tüm hayatının alt üst olduğunu ve dönüştüğünü düşünürsün. Oysa o anda bunları yaşıyor olmanın tek sebebi, olaylar evreninde bir türbülansın yaşanmakta olmasıdır; aşkın türbülansı, bir garip çekicinin etkisiyle..

KAYNAKLAR
GLEICK, James, Kaos: Yeni Bir Bilim Teorisi (Çev.: Fikret Üçcan), 8. Baskı, TUBITAK, Ankara, 2000
LEWIS, C.S., An Experiment In Criticism, Cambridge University Press, January 1961
RUELLE, D., Rastlantı ve Kaos (Çev. Deniz Yurtören), 7. Baskı, TUBITAK, Ankara, 1996
"Fraktallar: Başlangıcın Fraktal Teorisi ve Evrenin Anlamı", http://www.meditatifdans.com/fraktalteori.htm

*Entropi: Fizikte, açıkça görünür düzensizliği anlatan terim. Düşük entropi "özel olarak düzenli" bir durumu, yüksek entropi ise daha az düzenli bir durumu anlatır. Evrende öteki sistemlerden yalıtılmış bir sistemin toplam entropisi artar ve böylece görünür herhangi bir düzenlemeye sahip durumda bir eyleme başlarsa, bu düzenleme zamanla aşınacak, görünürdeki özel nitelikleri yararsız "uyumlu" eylemlere dönüşecektir.